|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KÜLTÜR SANAT

" Son Yeniçeri" isyanı

10 Şubat 2001 / MUHSIN ÖZTÜRK
Vaka—i Hayriye... Yani yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması... Osmanlı, daha 18. asırda savaş meydanlarında üst üste alınan darbelerden sonra askeri alanda revizyona gitmeye karar veriyor.
Avrupa'da kullanılan teknoloji, Avrupalı uzman subaylar tarafından Osmanlı askerine öğretiliyor. Fakat bir türlü istenen reformlar tamamlanamıyor. Yeniçeri'ye alternatif olarak üretilen Nizam—ı Cedit, yine alternatifinin baskısıyla kaldırılıyor. Yeniçeri ile saltanat arasında giderek büyüyen güven bunalımı sonrası 1826'da da Yeniçeri Ocağı kaldırılıyor. Bu olayı Vaka—i Hayriye olarak hatırlıyoruz.

Tarihçi ve araştırmacı kimliklerine İsmail ve Son Yeniçeri ile romancılık kimliğini de ekleyen Reha Çamuroğlu son kitabında tarihte "hayırlı olay" olarak yâdedilen bu olayı Vaka—i Şerriye olarak niteliyor. Son Yeniçeri, Vaka—i Hayriye'nin 50 yıl öncesinde, savaşta esir düşen, bir yeniçeri ağasının yanında uşaklık yapmaya başlayan bir Rus'un hikayesiyle başlıyor. Rus, Türk topraklarına geldikten sonra ismini değiştirip Müslümanlığı kabul ediyor, üstelik de esaslı bir derviş oluyor. Ağasının yeniçeri olması nedeniyle de kendisini bu dünyanın ortasında buluyor. Tekkeler, bitmek bilmeyen ritüeller, yeniçeri kavgaları, sarayla kurulan inişli çıkışlı ilişki, gençlerde yeniçeri olma heyecanı, giderek fakirleşen cengaver, kanlı—canlı meydan savaşı kesitleri yansıyor kitabın sayfalarına. İyi bir araştırmaya dayandığı her halinden belli olan roman gerçek olaylar çerçevesinde yazarın kurguladığı karakterlerle dönemi ve adım adım yaklaşan Vaka—i Hayriye'yi resmediyor.

Şüphesiz, Son Yeniçeri, tarih kitaplarında hayırlı anılan bir olayı hayırsız olduğunu göstermek gibi 'gömülü' bir tezi taşısa da amaç sadece bu değil. Zaten kitabı okuduğunuzda yeni düşmanlar üretmiyorsunuz, sadece 'yazık olmuş' diyorsunuz. "Yeniçerilerinin etiyle, kanıyla, canıyla bir insan olduklarını, Osmanlı ahalisinin çok önemli bir kısmını teşkil ettiklerini ve başka kesimleriyle birlikte hayata ve siyasete müdahale ettiklerini göstermek; Osmanlı devletinin uzun süre karşısına neredeyse yekpare olarak çıkmış sivil muhalefeti nasıl darmadağın ettiğini ve Vaka—i Hayriye'yle, devlet ve toplum dengesinin bir daha düzeltilmesi çok zor bir şekilde nasıl bozulduğunu anlatmak istedim' diyor yeniçerilerin öyküsünü yazan Çamuroğlu.

Yeniçeri sivil bir muhalefetti

Reha Çamuroğlu'na göre bu sivil muhalefet esnaf, yeniçeri ve ulema ittifakı ile sürdürülmektedir, ta ki 1826'da ulemanın yeniçerileri yalnız bırakmasına kadar. Halbuki yeniçerinin ortadan kaldırılması ne ulemaya, ne yeniçeriye, ne de yeni kurulan ordudan beklentileri olan Osmanlı'ya yaramıştır. Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasından sonra Osmanlı'nın ilk aldığı zafer daha düne kadar kendi sınırları dahilinde olan Yunanistan'a karşı olmuş, o da 1897'de. Ve Osmanlı orduları, taarruz kabiliyetini kaybetmiş Avrupa'da bile, savunma savaşlarındaki başarısıyla anılır olmuş.

"Son Yeniçeri" yazarına göre neredeyse anamuhafelet partisi gibi çalışan yeniçerinin ortadan kaldırılmasının sebep olduğu şey sadece ne askeri zaafiyet ve ne de sivil muhalefet boşluğudur. Halen bir türlü içinden çıkamadığımız "ileri—geri", "ilerici—gerici" retoriği bu olayda gizlidir. "Osmanlı modernleşmesinde ulema ve yeniçeriler ve esnaf yenileşmeye karşı çıktı, saray yenileşmeden yana oldu gibi bir anlayış çok kaba bir anlayıştı. Osmanlı da biraz aklı olan herkes yenileşmemek gibi bir ihtimali zihinde taşımıyordu."

"Cumhur" bize yabancı değil

Merkezi idare, yeniçeri, esnaf, uleme arasındaki ilişkiler modeli sadece İstanbul'a has bir olay değil, bütün Osmanlı Devleti dahilindeki yerleşim birimlerinde benzer bir model geçerliydi. Çamuroğlu "Zannedildiği gibi 'cumhur devleti' fikri İslam kültür kuşağına çok yabancı bir fikir değil. 1703'te bir yeniçeri zabiti olan Çalık Ahmet'in cumhur devleti ve tecemmu hükümetinden bahsettiğini görüyoruz. 1703 Amerikan Cumhuriyetinden de öncedir, Fransız Cumhuriyetinden de" diyor. Elbette bugünkü anlamda bir Cumhuriyet değildir bu. Çamuroğlu, yeniliklere kapalı olduğu söylenen yeniçeri, ulema gibi gruplara yapılan bu nitelemenin ispata muhtaç bir konu olduğunu, esas problemin başka tarafta aranması gerektiğini söylüyor. Üstelik tarihe gerici—ilerici çerçevesinden bakmak komik ve safdillikten başka birşey değildir.

Yeniçeri yeniliklere karşı değil, ulema da 'gerici' değil. Peki sorun nedir? İşte Çamuroğlu'na göre cevabı; " Sorun bu yenileşmenin nasıl yapılacağı ve kimin eliyle yapılacağıydı. Sorun, iktidarın paylaşımı sorunudur; yenileşme klasik iktidar komposizyonunda mı yoksa bu klasik yapıdaki bazı güçler tasfiye edilerek mi yapılacaktı? Sorun budur, bugün de olduğu gibi." Çamuroğlu Vaka—i Hayriye ile eski yapıyla yeni yapının bir şekilde harmanlanıp aynı potada eritilerek toplumsal uzlaşma temelinden yenileşme yolunu kapattığını iddia ediyor; "Japon modernleşmesinde, Türk modernleşmesinde olduğu gibi kimse Samuray klanlarına tasfiye etmeye kalkmamıştır. Bugün birçok Japon firmasının ismine bakıldığında çoğunun bir samuray klanının ismine denk geldiği görülecektir; Honda, Toyata gibi."

Reha Çamuroğlu Osmanlı ordusunda 1897'ye kadar zafer elde edilememesini Yeniçeri ile birlikte Bektaşi Tekkesi'nin de ortadan kaldırılmasına bağlıyor. Çünkü maneviyat olmadan savaşa yani ölüme gülerek gitmek olmaz. "Savaş dünyanın en zor işi. Savaş bir mezbahadır. Mehter marşında söylendiği gibi bu meydanda kesilir başlar soran olmaz. Bu çapta zor bir işe ölüm, hayatın anlamı, ölümden sonrası gibi konular düşünülmeden, bunlar üzerine cevaplara sahip olmadan giremezsiniz. İnsanlar bu kadar zor bir uğraşa güçlü bir manevi yapı olmadan giremezler, ayakta duramazlar. Dünyanın her ordusu savaş meydanında kendi kutsalını haykırarak savaşır." Çamuroğlu, Vaka—i Hayriye'nin Vaka—i Şerriye olarak tashih edilmesini öneriyor. Konu üzerinde en önce düşünmesini istediği kurum ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı. Çünkü Kara Kuvvetleri Komutanlığı Yeniçeri Ocağı'nın kuruluşunu kendi kuruluş tarihi olarak belirlemiş.

Her romanın bir tezi var

Reha Çamuroğlu, romanlarının tarihsel roman kategorisine girmekle beraber, içinde tarihsel olayla ya da kişilerle ilgili yeni "tezler" taşıdığını ve bu nedenle haremi, hanımağalarını anlatan romanlardan ayrıldığını düşünüyor. Bunu anlatırken kriminoloji üzerine okuyucuda derin izler bırakan eli yüzü düzgün polisiye romanlarla paralellik kuruyor kendi eserleri arasında.

Peki tarihsel tezlerini niye romanla anlatma ihtiyacı duyuyor? "Şurası açık ki tarihte belgesi olmayan, asla da olmayacak pek çok şey var. Birşeyi bilirsiniz ama bunun belgesi yok. O zaman hayal gücünüzü devreye sokmanız gerekir. Gözünüzde yeniden bir toplumu canlandırmak. Bunu tarih disiplini içinde kalarak yapmanız mümkün değil." Ayrıca romandaki karakterler, olaylar bir tarih kitabında olmadığı kadar okuyucunun hafızasında yer ediyor. "Son Yeniçeri'yi okuyan bir kişi mehter konserini farklı dinlemeye ve algılamaya başlıyor.

[email protected]