PORTRELER

Son sadrazamın torunu

  • Cemal A. Kalyoncu
Son sadrazamın torunu
Şefik Okday, onlu yaşlarına kadar yoklukları pek bilmeyen bir çocukluk dönemi geçirir. Dedesi Osmanlı'nın son sadrazamı, babası da Sultan Vahdettin'in yaveridir. Ama özellikle dedesi Ahmet Tevfik Paşa ile babası Ali Nuri'nin cumhuriyetin kurulmasından sonraki dönemde girecekleri mali darlık yüzünden o da sıkıntılı bir çocukluk geçirecektir. Cumhuriyetten sonra ise Okday ailesi hayata neredeyse sıfırdan başlar. Aslında sıfırdan değil 'cepten yiyerek' sıfırı tüketip başlar demek daha doğru sanırım.

Osmanlı'nın üç devrinde iş başında bulunmuş birisi olan Ahmet Tevfik Paşa yıkılan imparatorluğun da son sadrazamıdır (başbakan). Abdülhamid döneminde 14 yıl gibi uzun bir süre Hariciye Nazırlığı yapan Paşa, 1909'da, Meşrutiyet zamanında Abdülhamid'i hal eden hükümetin de sadrazamlığını yürütür. En son 20 Ekim 1920'de kendisine teklif edilen sadrazamlığı, cumhuriyetin ilanından sonraya da taşıyan Tevfik Paşa, cumhuriyet döneminde hiç vazifesi kalmamasına rağmen, istifa edecek merci bulamayınca bir süre daha sadrazam olarak kalan bir devlet adamıdır.

Ahmet Emin Yalman'ın yakıştırmasındaki gibi Tevfik Paşa aslında 'kocaman bir parça tarihtir.' Onun Osmanlı ile örtüşen bir başka yanı daha vardır. Tevfik Paşa ve ailesinin hikayesinin son kısmı da en az Osmanlı kadar hüzünlüdür.

Dedeleri Kırımlı

Tevfik Paşa'nın babası İsmail Hakkı Paşa, Tuna havalisi kumandanlığında bulunmuş, Bulgaristan'da halkın ayaklanacağı yönünde yanlış anlamadan doğacak bir katliamı önlediği için Bulgarlar tarafından Yanya'da kendisine bir türbe yaptırılarak türbesine '1876'da Kargona ve Tavşan Tepe katliamı ve yangınından halkı kurtaran...' yazdırılmış birisidir. Onun babası Mirza Mustafa da Kırımlı olup Kırım Hanı'nın kızı ile evlenir. Kırım Ruslar tarafından işgal edilince de Rumeli'nin yolunu tutar.

Çocuklar vaftiz ediliyor

Tevfik Paşa, Roma, Viyana, Petesburg, Atina ve 1885'ten itibaren on yıl süreyle de Berlin'de maslahatgüzar ve büyük elçilik görevlerinde bulunur. 1879'da Atina'da Maslahatgüzar iken burada bir diplomat ailesinin çocuklarına mürebbiyelik yapan İsviçreli bir köy polisinin kızı Elisabeth Tschumi ile evlenir. Daha sonra Afife ismini alacak olan Elisabeth Hanım, dinini değiştirmeyip Protestan olarak yaşar. Bu yüzden çocukları için eksik bir şey yapmamak amacıyla ilk iki çocuğu İsmail Hakkı ve Ali Nuri'yi (Şefik Bey'in babası) gizlice vaftiz ettirir. 1949'da vefatından birkaç gün önce Müslüman olarak eşinin yanında gömülmeyi vasiyet edecektir.

Babası sadrazam, kayınbabası padişah

Tevfik Paşa ile Afife Hanım'ın bunlardan başka üç çocukları daha olur. Zehra Hanım, daha sonra borsa komiserliği yapacak olan Dahiliye Nazırı Memduh Paşa'nın oğlu Mazlum Bey'le evlenir. Naile ve Gülşinas ise hastalığa yenik düştükleri için genç yaşta vefat ederler. İkinci çocukları olan Ali Nuri Bey, Tevfik Paşa'nın Berlin Büyükelçiliği görevi sırasında görüp tanıdığı Sadullah Paşa'nın torunu Edibe (Ayaşlı) Hanım'la evlenir. Bu evlilikten doğacak olan Şefik Bey (1909) ile kardeşi Semra Hanım'ın (1917) anne ve babasının düğününün bir ilginç yanı daha vardır. Düğün Osmanlı'da kadın erkek bir arada yapılan ilk düğündür aynı zamanda. Tevfik Paşa ile Afife Hanım'ın ilk çocukları İsmail Hakkı ise, önce Sultan Vahdettin'in kızı Ulviye Sultan'la evlenerek saraya damat olur. İsmail Hakkı Bey'in babası sadrazam, kayınbabası da padişahtır. Savaş sırasında hemen Kurtuluş Savaşı saflarında yerini almak için girişimde bulunur. Bunun üzerine Atatürk "Ne haber getirdin babandan ve padişahtan" der ona. İsmail Hakkı'nın cevabı da "Ben savaşmaya geldim" olur.

Rusların savaş planı Tevfik Paşa'da

Bu olay üzerine padişahın 'Senin oğlun kaçtı' sözüne maruz kalan Tevfik Paşa kendinden emin bir şekilde Sultana "Hayır o vazifesini ifa etmeye gitti" diyecektir. Sonrasında padişah Vahdettin'in ailesiyle birlikte yurtdışına gitmesi ile de İsmail Hakkı Bey, ikinci evliliğini bugünkü başbakan Bülent Ecevit'in büyük teyzesi Ferhunde Hanım'la yapacaktır. İlerleyen yıllarda İsmet Paşa'nın emrine verilecek İsmail Hakkı Bey'e İsmet İnönü, önce padişahın damadı diye görev vermez. Atatürk'ün bir teftişinde ona 'Buraya boş oturmaya gelmedim' deyince de Moskova Başkonsolosluğu'na tayin edilir. Onun öncesinde Lahey'de de vazife yapar İsmail Hakkı Bey. Daha önce Genelkurmay'ın istihbaratında bulunduğundan olacak o da babası gibi görevi olmamasına rağmen ülkesi için 'istihbarat' toplar. İtalyanların Arnavutluk'u işgal edeceği haberini Genelkurmay'a bildirir. İtalyanlar onu istenmeyen adam ilan eder. İtalyanların istemediği adam İngilizler'in elindeki Basra'ya tayin edilir. İngilizlerin, onun hafiyelik yaptığını anlamaları da uzun sürmeyecektir.

Venizelos Türk casusu

Babası Tevfik Paşa da, 93 Harbi sırasında henüz büyükelçi yokken maslahatgüzar olarak bulunduğu Moskova'da Rusların savaş planlarını ele geçirecektir. Ama Tevfik Paşa'nın planları ele geçirmesi bir işe yaramaz. Çünkü Rus ordusu çok hızlı bir şekilde harekete geçtiğinden bilginin önceden elde edilmesinden faydalanılamaz. Bitmedi. Tevfik Paşa Atina'da sefaret katipliği sırasında da istihbarat edinmeye devam eder. 1936'da yayınlanan Tan gazetesindeki açıklamalarına göre sefaretten her ay beş liralık aylığını gelip alan Lefter Efendi isminde bir casusları vardır. Bu Lefter Efendi, Girit meselesi sırasında Girit'ten Yunanistan'a yerleşenlerin listesini getirmiş daha sonra Yunan Başvekili olacak Elefterios Venizelos'tan başkası değildir.

Neyse biz gene son sadrazam Tevfik Paşa'ya dönelim. Paşa, 1895'te Berlin'den döndükten sonra 14 yıl boyunca Abdülhamid'in Hariciye Nazırlığını yapar. 31 Mart 1909 Vakası ile Sadrazamlığa getirilir. Paşa'nın bu ilk sadrazamlığı kısa sürecektir. Ardından 1911—14 arası Londra Büyükelçisi olur. 1918'de ikinci defa sadrazamlığa gelir, gene gider. 1920'de geleceği sadrazamlık makamında aralıksız üç yıl kalacaktır. Tevfik Paşa, cumhuriyetin ilanı ile Osmanlı'nın o zor döneminin son sadrazamı olarak tarihe adını yazdırır: "Herkes der ki istifa etmiştir. Dedem cumhuriyet kurulduktan sonra da sadrazam kalıyor. Çünkü istifa padişaha mühürü iade ile olurdu. Ama padişah yoktu."

Sefalet yılları başlıyor

Cumhuriyetin ilanından sonraki üç yıl içinde kendisine emekli maaşı ödenmediğinden Tevfik Paşa ailesi için böylece yokluk yılları başlar: "Çok kötü hale düşmüştük. İyi hatırlarım. Büyükbabama yedi—sekiz haftada bir kuyumcu gelir, o da çıkarıp nişan verirdi kuyumcuya. Kuyumcu da karşılığını verirdi. Büyükbabam tebessüm etti mi keserdi vermeyi. Dün gibi gözümün önünde."

Alman İmparatoru İkinci Wilhelm'in Abdülhamid'i ziyarete geldiği zaman Tevfik Paşa'ya verdiği özel plaketin elmasları da birer birer sökülüp satılır. Sıra Tevfik Paşa'nın kılıcının altın kınına bile gelir. O da satılır ve yenir. Mücevher ve nişanların elden çıkarılmasına bir neden de, Tevfik Paşa'nın daha önceki birikimlerini Alman bankalarında mark karşılığı yatırmasıdır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra mark inanılmaz değer kaybeder adeta pul olur. Öyle ki Paşa'nın serveti, bankanın gönderdiği hesap ekstre zarflarında bulunan beş milyarlık pullar kadar bile etmemektedir neredeyse.

Bu sırada Şefik Bey'in babası Ali Nuri Bey, aldığı maaşın (25 lira) yetmediğini görerek askeriyeden istifa eder. (Bunda Tasfiye—i Ruteb kanunu ile rütbelerde yapılan yeni düzenlemelerin de etkisi vardır herhalde. Çünkü binbaşı Ali Nuri tenzili rütbe alır ve üsteğmen olur bu kanundan sonra.) Bu sıkıntılı dönem iki yıla yakın sürer. Aile ilerleyen yıllarda böyle bir dönem daha yaşayacaktır. 1940'lı yıllarda azınlıklara uygulanan Varlık Vergisi Ali Nuri Bey'e de uygulanır. Şefik Bey'e göre bunun nedeni Ankara'nın İstanbul'a düşmanlığı idi: "Yalnız gayrimüslimleri ezmekle Türklere iş sahası açmak amacı yoktu. Bu amaçtan öte Ankara'nın İstanbul düşmanlığı vardı."

Babası devlete denizaltı satıyor

Yeni Türkiye Cumhuriyeti idaresinin Tevfik Paşa'nın birikmiş emekli maaşlarını birden vermesi ile ailenin eline geçen para onlara biraz nefes aldırır. Ufak tefek iş girişimlerinde bulunan Ali Nuri Bey, devlet müteahhitliğine de soyununca para kazanmaya başlar. İlk kazandıkları ile ünlü Park Otel'in temelini atar. Naumann adlı bir Alman şirketi ile ortaklığa girer. Ama Ali Nuri, asıl parayı devlete yaptığı 'komisyonculuk' işinden kazanacaktır. Ali Nuri ve şeriki devlete top ve denizaltı satar. İlk satılan Gür isimli denizaltıyı birkaç tanesi daha izler: "Miktar çok büyük olduğu için ne kadar küçük oranda komisyon alsanız da çok para tutuyor. Böylece aile biraz nefes alabiliyor."

Varlık Vergisi ve yeniden sıkıntılı yıllar

Okday ailesi o sıkıntılı günleri geride bırakır. Ta ki aileye tahakkuk ettirilecek Varlık Vergisi'ne kadar. Ali Nuri 180 bin lira ödemeye mecbur kalır. Ki o Ali Nuri son sadrazam Tevfik Paşa'nın oğlundan ziyade Başvekil İsmet Paşa'nın da harbiyeden arkadaşıdır. İsmet Paşa yüzbaşı, o üsteğmendir o zamanlar. Harp Akademilerinde hocalık da yaptığı için o günkü cumhuriyeti idare eden kadrolarda onun da öğrencileri vardır. Ali Nuri Okday ve ailesi için tekrar sıkıntılı yıllar geri döner: "Altı yıl sürecek bu dönemde kuruşu üç defa çevirerek harcadık. Babam bütün parasını verdi. Vermeseydi Aşkale'ye gönderilecekti."

1940'lı yıllara girildiği bu dönem Şefik Okday için de yeni bir dönemdir. 30'lu yaşlarında olmasına rağmen Şefik Bey yeni iş sahaları aramaktadır. 1909'da Berlin'de doğan Şefik Okday'ın üzerinde, özellikle babaannesi Elisabeth (Afife) Hanım'ın etkisi büyük olur. Henüz çocuk yaşta onu çalışarak para kazanmaya alıştırır. Afife Hanım, ilk işlerinden birinde Ayazpaşa'daki konağın bahçesinde ücret karşılığı çalıştırır onu. O da aldığı paranın bir kısmını bahçıvanın çocuğuna verip ilk 'komisyonculuk' işini gerçekleştirir böylece. İlkokulda da defter alış verişi yapar, sonunda zarar etse bile.

17 gol yiyen milli kaleci

İlkokula Beyoğlu'ndaki Alman Lisesi'nin ilkokul kısmında başlayan Okday, Dünya Savaşı sonunda Almanlar'ın yenilmesi sonucu okulun da kapanmasıyla Galatasaray'a geçer. Galatasaraylı olup da futbol oynamamak olmaz tabii. Üçüncü sınıfta arkadaşları arasında oynayacakları maçta Okday'ın koruduğu kaleye tam 23 gol atılır. Daha sonra Galatasaray ve Milli Takım'ın da filesini koruyacak olan Ulvi Yenal ise kalesinde tam 17 gol görür aynı maçta. Lise'nin 1929 mezunlarından olarak okulu bitiren Şefik Okday, Sıtkı Yırcalı, Tahsin Banguoğlu, Kasım Gülek, kuzeni ve DP milletvekili, Celal Bayar'ın briç arkadaşı Nazlı Tlabar ile iyi arkadaştır. Liseden sonra Berlin Üniversitesi'nde Yüksek Mühendislik eğitimi alan Okday, 1936'da Türkiye'ye döner. O yıllarda üsteğmen olan Semih Sancar'ın komutasında topçu asteğmen olarak Davutpaşa Kışlası'nda 1937—38 yılları arasında askerliğini yapar. Ardından Deutche Orient Bank'ta çalışmaya başlar. 1939'un ağustos ayında ikinci defa askerlik yolu gözükür ona. Almanca tercümanı olarak Edirne'de kolordu karargahında göreve başlar. Ama 'Ecnebilerle evli olanlar geri hizmete verilir' emri ona da uygulanınca geri hizmete çekilir.

Sadrazam torunu nasıl iş yapar?

Kurduğu küçük bir atölyede kör eğeleri bileme işiyle kendi işinin patronu olur. Ticaret Odası'na kaydolmak için başvurduğunda kendisine bir memur gönderirler. Memur geldiği anda bıçakları bilemekle uğraşan Okday'a memur: 'Şefik Bey'i görmek istiyorum' der. O da "Buyrun" der. Bu olay üç defa tekrarlanır. Memur 'Şu Park Otel'in sahibinin oğlu mu...' diye başladığı konuşmasında şaşkınlığını dile getirir. Sadrazam torunu eğe işi yapmaktadır! Ardından Karamürsel Fabrikası'nda çalışır, bilmeden, Alman gizli servis elemanı Schorsch ile bakalit işinde ortaklık yapar. Okday, 1945 yılına gelindiğinde de bugün oğlu Ali Güven Okday'ın başında bulunduğu Oklar Limited İthalatçı Şirketi'ni kurar. Önce torna malzemeleri ithal etmekle işe başlar. Bankalardan kredi talebinde bulunur ama 'Bilançonu görelim' cevabını alır. Buna rağmen Banco Di Roma'nın Musevi asıllı Müdürü Sami Hayırel, ona kredi açmakta çekinmez. Yıllar sonra karşılaşıp kendisine neden kredi açtığını sorduğunda da Hayırel ona şu cevabı verecektir: 'Bir sadrazam torunu ticarete atılınca nasıl iş görecek diye merak ettim.' Okday, 1950'lerde ise bugün ünlü bir marka olan Jumbo Çatal kaşık imalatı işine girer, ama yürütemez. Bu arada 1942'den itibaren de o zaman Yıldız Teknik Okul olan bugünkü Yıldız Üniversitesi'nde makine hocalığı yapmaya başlar. 1968'e kadar bu görevine devam eden Okday, birşeye çok pişmandır şimdi. İTÜ'den bir arkadaşı makine dersi için kendisinden yardım ister. Para konusunda anlaşamayınca o da yardımdan vazgeçer: "Gitmedim. Gitseydim Demirel, Erbakan dahil hepsinin hocası olacaktım."

Bir ameliyatla hayatı değişiyor

1967'deki safra kesesi ameliyatı onun hayatının en önemli dönüm noktası olur. Şefik Okday, ameliyat sebebiyle okuldan ayrılır, şirketi oğluna bırakır, ilk eşinden (Alman vatandaşı ama evlendikten sonra Ayşe Eryar ismini alır) boşanır. Makina Elemanları adlı altı ciltlik bir kitap yazar. 1968'de Annlies Hanım'la ikinci evliliğini yapar. Onunla da Büyükbabam Son Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa adlı kitabını yazdığı sıralarda boşanır (1986). İlk evliliğinden 1938'de Ali Güven ve ondan iki yıl sonra da Meral (Çiftçi), ikinci evliliğinden de 1974'te Jülide adında bir çocuğu olan Osmanlı'nın son sadrazamı Ahmet Tevfik Paşa'nın torunu Şefik Okday da bugün toruna karışmıştır. Oğlu Ali Güven Bey'in evliliklerinden Ahmet Tevfik ile beraber magazin dünyasının tanığıdı Aylin Okday'ın dışında bir küçük kız çocuğu daha vardır.

Dedesinin babası İsmail Hakkı Paşa 80, Ahmet Tevfik Paşa ve babası Ali Nuri Bey 94 yaşında vefat eden Şefik Okday da 90 yaşını henüz geride bırakmasına rağmen halen kitap yazmaya devam ediyor.

İlk olmak önemlidir, son olmak da... İlkler de sonlar da unutulmaz. Okday ailesi ölen bir saltanatın son sadrazamı olarak zorlu bir dönemin tanıkları oldu. Mezar taşları da bu dönemin taşıyıcıları.

Bir saltanatın son padişahı ya da sadrazamı olmak ister miydiniz? Ya da olduğunuzu düşündünüz mü hiç?

Ölen bir saltanatın mezar taşını taşımak istemeyeceğinize eminim.

email: [email protected]