DOSYALAR

Osmanlı

Osmanlı
Peygamber sevgisi asırlar boyunca en belirgin vasfını meydana getirmiş insanımızın. Doğumunda 'Ezan—ı Muhammedî' okunarak ismi konmuş. Bu isim de çoğu zaman Ahmet, Mehmet, Mahmut, Mustafa.. gibi ya doğrudan O'nun (s.a.v) ismi; ya da Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Hatice.. gibi yakınlarından birinin adı olmuş. O'nun (s.a.v) izini takip etmeye çalışarak sürülen bir hayatın ardından yine O'nun (s.a.v) ruhuna salâlar vererek ilan edilmiş vefatı. Hayatının meyvesi yavrusuna Mehmet adını verenler, vatanının bekçisi askerine de Mehmetcik deyivermiş.

'Arayı arayı bulsam izini / İzinin tozuna sürsem yüzümü' diye beyitler dizen Rasulüllah aşıkları O'nun (s.a.v) izini taşıyan her hatıraya büyük hürmet gösterip muhabbet tazelemişler. Bu itibarla Hazreti Peygamber'in ailesi demek olan Ehl—i Beyt ve onların asırlar içerisinde uzanan nesilleri de her dönemde yadigâr—ı peygamberî olarak büyük hürmet ve itibara mazhar olmuş. O derece ki sadece Peygamber soyundan gelenleri tespit ve ailelerinin şerefine uygun yaşamalarını temin için 'Nakibüleşraflık' denilen resmi bir kurum oluşturulmuş.

Geçmişi bilmek gerek

Ülkemizde toplumu gerginlik içine sokmak amacıyla sık sık suni gündemler oluşturuluyor. Bunların başında da Alevi—Sünni ayrımcılığı geliyor. Aynı dine mensub, aynı vatan toprağında yaşayan vatandaşlarımız arasına serpilmek istenen bu ayrım tohumlarına bir de tarihi gerekçeler kazandırılıp Osmanlı döneminde olan birtakım siyasi hadiselerden bahsedilerek bu olaylar günümüze taşınılmaya çalışılıyor.

Oysa tarih incelendiğinde, alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz'in Ehl—i Beyt'ine ve onların torunlarına Selçuklu ve Osmanlı Devletleri döneminde büyük saygı ve hürmet gösterildiği görülür. Zaten Hz. Peygamber'in sünnetine bağlı olup onun yolundan giden manasına gelen Sünni Müslümanların Peygamber evlatlarına başka türlü davranması da mümkün değildir.

Hz.Peygamber (s.a.v) kızı Fatımatü'z Zehra ile Hz. Ali'nin (k.v) nikahlarını kendisi kıyıp " Allahım onların nikahını mübarek eyle, onlara ve hatta onlardan gelecek nesillere de ilahi bereketlerini bol ve geniş kıl" şeklinde dua etmişti. Diğer evlatları kendisinden önce vefat eden Hz. Peygamber'in (s.a.v) soyu bu evlilikten olan Hz. Hüseyin ve Hz. Hasan ile devam etti. Daha sonraları genel olarak bu soydan gelenlere seyyid; daha özel bir tanımlama ile de Hz. Hüseyin soyundan gelenlere "seyyid", Hz. Hasan soyundan gelenlere ise "şerif" denilmiş.

"Ehl—i Beyt, Allah sizden sadece şek ve şüpheyi gidermek için sizi tertemiz yapmak istiyor" ayeti ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in ellerinden tutarak ifade buyurduğu "Bir kimse beni, bu iki çocuğu ve bunların babasını ve anasını severse kıyamet günü benimle beraber bulunacaktır" (Şifa—ı Şerif, Kadi İyad) şeklindeki sözleri Ehl—i Beyt'e gösterilen sevginin temellerini oluşturmuş.

Yine Hz. Ebubekir'in (r.a) Ehl—i Beyt hakkındaki "Ey ahali, Allah'ın sevgili Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'yı (s.a.v) ve Ehl—i Beyt'ini iyi koruyunuz. Onlara sakın eziyet ve zulüm etmeyiniz. İyi biliniz ki, ben Hz. Peygamber'in akrabasını ziyaret etmeyi kendi akrabalarımı ziyarete tercih eder ve onları bütün yakınlarımdan daha çok severim" (Mevahibün Ledunniye, Kastalani) sözü de ashab—ı kiram tarafından Ehl—i Beyt'e nasıl bakıldığının veciz bir ifadesidir.

Ne yazık ki Hz. Peygamber'in (s.a.v) vefatından bir süre sonra, hilafet mücadeleleri yaşanmış, Emevi ve Abbasiler döneminde bir çok tazyiklere uğrayan Peygamber evladları, İslam dünyasının çok uzak bölgelerine dağılmak zorunda kalmışlardı.

Osmanlı sultanları da, Osmanlı topraklarına gelen seyyid ve şeriflere, başka memleketlerde örneğine zor rastlanır şekilde sevgi ve saygı gösterir, rahat ve huzur içinde yaşamaları için gereken her türlü hizmeti yaparlardı. Evlad—ı Resul olduklarını belgeleyenlere birer berat verir, kendilerini her çeşit vergiden muaf tutarlardı. Geniş Osmanlı coğrafyasının çeşitli bölgelerine dağılan seyyidler bulundukları bölgelerde huzur ve sükun kaynağı manevi bir otorite olarak görülürlerdi. Bu sebeple halka örnek olacak bir durumda bulunmalarına dikkat gösterilir, mesleklerinden evlenmelerine kadar her hususa dikkat edilirdi.

Seyyid ve şeriflere ait işleri görmek için vazifeli memur tayin edilmişti. Nakibüleşraf adı verilen seyyid ve şeriflerden seçilen bu memur, aralarına sahtekarların karışmasını önlemek için seyyidlerin neseplerini kaydeder, doğum ve vefaatlarını deftere geçirirdi. Adi işlere girmelerine mani olur ve haklarını korurdu. Ganimetlerden hisselerini alıp aralarında dağıtırdı. Bu sülaleden olan kadınların dengi olmayanlarla evlenmelerini men ederdi. Nakibüleşraf bütün bu vazifeleriyle, seyyid ve şeriflerin umumi bir vasisi durumunda idi.

En yüksek seviyeli devlet memurlarından olan ve doğrudan padişaha bağlı olan nakibüleşraflara konaklar ve daireler tahsis edilmişti. Maiyetlerinde hizmet eden adamları ile bu konaklarda işleri yürütürlerdi. Taşrada da seyyidlerle ilgili işleri görmek üzere nakibüleşrafın yardımcıları mahiyetindeki nakibüleşraf kaymakamları vardı. Sâdât ve şürefadan hepsinin isim, hüviyet, siyadet ve şerafet silsileleri, evlad, ahval ve ahlakı, ikametgahları (şecere—i tayyibe) denilen defterlere yazılırdı.

Ayrıca Ehl—i Beyt'ten olanların kendi ellerine de siyadet beratı denilen ve o sülaleye mensub olduğunu gösteren senetler verilirdi. Bu senetlerde Kur'an—ı Kerim'den ayetler, hadis—i şerifler, dualar ile seyyid ya da şerif olan zatın kendisinden itibaren Hz. Peygamber'e kadar olan silsilesi kaydedilirdi.

Seyyidler halk arasında belli olmaları için yeşil sarık sararlardı. Seyyid olmayanların ise bu şekilde giyinmeleri yasaktı. İlk defa Harun Reşid ve oğlu Halife Me'mun zamanında adet olan bu husus zamanla unutulmuşsa da Türk—Memlük sultanlarından Melik Eşref Şaban tarafından yeniden uygulamaya konuldu. Yeşil sarık ve cübbe ananesi Osmanlı Devleti'nde de devam etti. Osmanlılar seyyidlerin başlarına sardığı yeşil sarığa "emir sarığı" ismini vermişlerdi. Bir seyyid ancak şeyhülislam olduğunda yeşil sarığını çıkarıp şeyhülislamlık makamına mahsus beyaz sarık sarabilirdi. Nakibüleşrafların resmi kıyafetleri kazaskerler kıyafetinin aynısı olup, küçük tepeli denilen kavuk üzerine sardıkları yeşil sarıkları ile ayrılırlardı.

Hz. Peygamber'in (s.a.v) Fatıma validemize hitaben "Ya Fatıma, canım benim, ben Muhammed Mustafa'nın kızıyım diyerek sakın namazını terketme. Yemin ederim ki, beş vakit namazını vaktinde kılmadıkça asla cennete giremezsin" (Meclisu'l—Envari'l—Muhammediye) beyanını dikkate alan seyyidler de bu hürmeti haksız çıkaracak davranışlardan her zaman kaçınırlardı. Zaten bir peygamber evladına yakışan da iman bağına ilaveten neseb yoluyla da bağlı olduğu peygamberin ve Ehl—i Beyt'in ahlakı ile yaşantısını öğrenip o ahlak ile ahlaklanmaktır.

Buna rağmen her insan gibi cezayı gerektirecek bir suç işleyen seyyidlerin mahkeme edilmeleri ve cezalandırılmaları da ayrı bir incelik idi. Kabahati sabit olan seyyidler İstanbul'da nakibüleşraf, taşrada ise nakibüleşraf kaymakamları tarafından cezaya çarptırılırdı. Nakibüleşraf konaklarında kabahatlilerin hapsi için ayrı yer olduğundan, suçlu ve borçlu olanlar burada hapsolunurlardı. Böylece soylarının şahsi kabahatler sebebiyle rencide edilmemesine dikkat edilir, hatta dayak cezası uygulanacaksa bu esnada başından yeşil sarığı alınırdı.

Protokolde en önde

Osmanlı Devleti'nde Nakibüleşraf olarak ilk defa Emir Sultan'ın talebelerinden Seyyid Ali Natta bin Muhammed isminde bir zat tayin edildi. Seyyid Ali bin Natta, Yıldırım Bayezid Han zamanında, devlet dahilindeki sadatın Osmanlı Devleti'yle münasebetlerini temine başlamıştı. Tayin beratı ile birlikte bu zata Bursa'daki İshakiye Zaviyesi Vakfı'nın idareciliği de verilmiş ve bu vazifenin evlatlarına intikali şart koşulmuştu. Seyyid Ali Natta'nın vefatından sonra yerine Seyyid Zeynelabidin tayin edildi.

Daha sonraki yıllarda bu teşkilat iptal edildi. Fakat seyyid ve şerif olmadıkları halde hürmet görmek için bu iddiada bulunan kişiler ortaya çıkınca Sultan II. Bayezid Han devrinde yeniden faaliyete başladı. Nakibüleşraf ismi de bu tarihlerde verilerek teşkilatın başına Seyyid Mahmud tayin edildi. Nakibüleşraflık ilmiye sınıfından olmasına rağmen, ilk dönemlerde nakibüleşraf olmak için mutlaka yüksek dercede ulemaya mensup olmak gerekmezdi. 17. asırdan itibaren seyyid ve şerif olup da, İstanbul kadısı ve kazasker olanlardan emekliye ayrılan zatlar, nakibüleşraf tayin edilmeye başlandı. Bu vazifeye yeni tayin edilecek olan zat, Bab—ı Âli'ye davet edilir, burada sadrazam tarafından ayakta karşılanır, kahve, gülsuyu ve buhur ikram edildikten sonra, samur erkan kürkü giydirilerek, memuriyeti ilan edilir ve beratı kendisine takdim edilirdi.

Padişah cüluslarında Osmanlı sultanına ilk önce nakibüleşraf biat edip dua ederdi. Bayram tebriklerinde de padişah nakibüleşrafın tebriğini ayakta kabul ederdi.

Padişah ile beraber sefere giden nakibüleşraf, Hazreti Peygamber'in (s.a.v) sancağı dibinde yürürdü. Sancağ—ı şerifin İstanbul'dan çıkışında, muharebe müddetinde ve İstanbul'a dönüşte nakibüleşraf ile maiyyetindeki seyyid ve şerifler tekbir ve salavat getirirlerdi.

Sultanahmed Camii'ndeki mevlid merasimlerinde sadrazamın mektubuyla davet olunurlar ve yalnız olarak mihrabın sağ tarafında, mahfilin altında etrafı yeşil perde ile kapatılmış yerde otururlardı.

Osmanlı padişahlarının cüluslarında bazı nakibüleşraflar kılıç alayı merasiminde Eyüp Sultan Hz. Türbesi'nde yeni padişaha kılıç kuşatmışlardı. III. Ahmed, I. Mahmud ve III. Mustafa'ya şeyhülislamlarla beraber nakibüleşraf kılıç kuşandırmışlardı.

Nakibüleşraflara padişah tarafından zemzem dağıtma vazifesi ve adalet divanı reisliği gibi yüksek memuriyetler verilirdi.

Osmanlı saltanatı ile beraber nakibüleşraflık müessesesi de tarihe karıştı. Fakat peygamber soyundan gelenler memleketimizin birçok yerinde halen sessiz sadasız hayatını sürdürmeye devam ediyorlar.

ÖNERİLEN YAZILAR