|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Fırat'ın altındaki hazine

12 Nisan 1997 / AYDOĞAN KILIÇ
Fırat.. Yüzyıllar boyu bütün coşkusu, heybeti ve bilgeliğiyle akıp durdu. Asırlara ve tarihe şahit oldu. Ateşi ve ihaneti gördü.
İlk şehirler, ilk organize devletler yanıbaşında kuruldu onun. Nice peygamberler tebliğ vazifesini bu bölgede yerine getirdi. İnsanlık tarihindeki büyük uygarlıklar burada ortaya çıktı. Hz. İbrahim'in doğduğu şehir Ur, bir tufan sonucu yıkıldığında Fırat buradan geçiyordu. Kralların ölümden sonra kendilerine hizmet etmek için seçtiği divan üyeleri, yüksek bürokratlar buraya gömüldü. Türkler Fırat—Dicle havzasına geldiğinde, Bizans'la olan mücadelelerinin çoğu burada cereyan etti. Gazneli Mahmut ilkin buraya akın etti. Nice gümrah ırmaklar kıskandı onu. Kaynağı cennetten gelen bir nehir gibiydi o. Bilgi ve hikmet yalayan çağıltısıyla geçmişin ve geleceğin ve geleceğe dair bazı haberlerin nirengi noktalarından oldu Fırat. Bu sözlerden en önemlisi ise bundan asırlar önce Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından, tüm insanlığı uyarmak için söylendi...

Fırat'ın suları çekilince

"İhtimal, Fırat'ın suları çekilecek, kuruyacak. Ortaya altından bir hazine çıkacak, kim orada bulunursa, hiç bir şey almasın."(Buhari, Fiten, 24, Müslim, Fiten, 30.)

"Fırat nehrinin suları çekilerek altından bir dağ ortaya çıkacak, insanlar bunu almak için, vuruşacak ve her yüz kişiden, sadece biri hayatta kalacak. Bu zaman gelinceye kadar kıyamet kopmaz." (Müslim, Fiten, 29.)

"Fırat'ın altın bir define üzerinden açılması yakındır. İmdi orada kim bulunursa ondan bir şey almasın."(Müslim, el—Fiten, 29.)

"Fırat nehrinin altın bir dağ üzerinden açılması yakındır. İnsanlar bunu işitince ona yürüyecekler ve onun yanında bulunan insanların bundan bir şey almasına müsaade edersek, bunun hepsi götürülür, diyecektir. Müteakiben onun için harb edecekler ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir." (Müslim, Fiten, 29.)

Kuşkusuz geleceğin ve kıyametin bilgisi yalnız Allah'ın yanındadır. Ancak Allah'ın görevlendirdiği peygamberler de, onun bildirdiği kadarıyla geleceğe ait bazı haberleri, bazı hikmetlere binaen verirler. "Rabbim gayb alemini bilendir. Gizli bilgilerini hiç kimseye göstermez. Ancak, razı olduğu elçi müstesna. Çünkü, Allah, o elçinin önüne ve arkasına, onu (şeytanlardan) koruyacak gözetleyiciler koyar" (Kur'an—ı Kerim, 72 / 26— 27) ayeti de zaten bu konuya açıklık getiriyor.

Bundan asırlar önce Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) söylemiş olduğu bu sözlerin, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) gayba ilişkin bir çok sözünün gerçekleştiği, Fırat nehrinin Türkiye'nin Ortadoğu jeopolitiğinde en önemli parametrelerden ve komşu ülkeleriyle ilişkilerinin belirlenmesinde rol oynayan en önemli unsurlardan biri olduğu hemen herkes tarafından bilinirken, ilahiyatçılar, akademisyenler, yer bilimciler ve dış politika uzmanları tarafından tam anlamıyla tahlil edilmemişti.

Halbuki, bu hadis Ortadoğu ile ilgili kurgulanmak istenen bir çok denklemin ipuçlarını verdiği gibi, Türkiye'nin sürüklenmek istendiği bazı tehlikeleri de haber veriyordu.

Birleşmiş şekliyle Fırat önce güneydoğu, daha sonra güneybatı yönünde akarak Suriye'ye; ardından da Culap ve Habur'u alarak Al Kayem'de Irak'a giriyor. Irak sınırları içinde 350 km aktıktan sonra Ramadi'de Dicle—Fırat deltasına ulaşıyor. Hem Fırat suyunun, hem de Karsuyu'nun debisinin büyük bölümü karların erimesinden meydana geliyor. 444.000 km²'lik havza alanının 123.000 km²'sini, 3000 km'lik uzunluğunun 1230 km'sini Türkiye'den almasına karşılık suyunun neredeyse tümü Türkiye'den geliyor. Fırat tam anlamıyla müstesna bir su kaynağı. Yağışın Avrupa ve dünya ortalamasına göre çok daha düşük olduğu bu bölgede bulunması da ayrıca önemli. Bu bölge aynı zamanda petrol bölgesi.

Hazine petrol olabilir mi?

Fırat'ın su kaynağı olarak günümüzdeki önemi tartışılmaz. Yukarıda naklettiğimiz hadis—i şerifler ise bu önemin çok daha değişik boyutlara uzanacağını gösteriyor. Hadiste bahsedilen altından dağın gerçekten altın bir dağ mı olduğu yoksa mecazi olarak mı böyle bir ifadenin kullanıldığı şimdilik meçhul olsa da ilim adamlarının bu konuda çeşitli yorumları var.

Konu ile ilgili görüştüğümüz Erzurum İlahiyat Fakültesi'nden Doç. Dr. İbrahim Bayraktar şunları söylüyor: "Bu hadisler petrolün çıkarılması ile, Fırat üzerinde yapılacak büyük barajların birbirine yakın bir zamanda olacağına veya büyük kuraklıklarla nehirlerin kuruyacağına, yatakların değiştirileceğine işaret ediyor olabilir. Bunlardan Fırat nehrinin çevresinde bulunan kıymetli madenlerin ve petrolün çıkarılacağı, bunun, kıyamete yakın bir zamanda vaki olacağı ve o bölgelerde büyük ihtilafların meydana geleceği anlaşılmaktadır. Konuyla ilgili hadislerde geçen farklı ifadelerden kastedilen petrol olabileceği gibi, büyük barajlar ve daha başka şeylerin de kastedilmiş olması kuvvetli bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır."

Doç. Dr. Bayraktar, "Yakında Fırat'ın suları çekilecek, altından bir dağ oluşacak. İnsanlar bu olayı duyduklarında oraya doğru koşacak. İnsanların ondan biraz almalarına müsaade etsek, hepsini alıp gidecekler. Bunun üzerine onlardan herbiri ondan almak için savaşacak ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecektir" hadisindeki dosan dokuz rakamının çokluk ifade ettiğini "...insanların ondan biraz almalarına müsaade etsek, elbette hepsini alıp gidecekler..." ifadelerinin de topraklarında petrol bulunan devletlerin bunu millileştirmek isteyeceklerine işaret ediyor olabileceğini belirtiyor.

Doç. Dr. İbrahim Bayraktar, "Bu haberlerin bir kısmı aynen çıkmıştır. İleride belki de bu bölgedeki petrol için savaş çıkacaktır. ABD ve diğer devletler arasında bu yüzden bir çıkar çatışması yaşanmaktadır.

Ebu'l Ganaim el Kufi'nin Kitabu'l Fiten'inde, Hz Ali'den yapılan bir rivayete göre bahsedilen hazineler altın ya da gümüş değil. 'Tailikan'a yazıklar olsun, Allah'ın orada hazineleri vardır ki, onlar altın ve gümüş değillerdir.' Talikan, Kazvin'in petrol bulunan bir nahiyesidir. Buradaki hazine sözüne dikkat edilirse, son derece ilginç ve şaşırtıcı, ancak günümüzdeki petrol olduğu anlaşılıyor" şeklinde sürdürüyor sözlerini.

"Bu bir uyarı olabilir"

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Celal Yeniçeri de bu hadisin çok iyi incelenmesi gerektiğini düşünenlerden. Hadiste söz konusu olan hazinenin hayra vesile olmayacağını ancak, yine de insanların bu hadisi iyi anlayıp ders aldıkları takdirde muhtemel bir çatışmanın önlenebileceğini belirtiyor:

"Fırat ve Nil nehirleri Peygamberimiz'in bazı hadislerinde geçmesi bakımından son derece önemlidir. Fırat Miraç'la ilgili bazı hadislerde geçtiği gibi, göklerle ilgili bazı hadislerde de geçmektedir. Fırat'ın altındaki "altundan" dağ ile ilgili hadise gelince, Sahih—i Müslim'in Kitabü'l Fiten adlı bölümünde geçmektedir. Peygamberimiz'in (s.a.v) hadisinden anladığımız kadarıyla Fırat altından bir dağ ortaya çıkaracaktır. Fırat'ın suları çekilecek de, insanlar onun yatağında birtakım araştırmalar yaparken mi böyle bir hazineyle karşılacaklar, yoksa suları akarken mi? Her ikisi de olabilir. Fırat ve Dicle sonuçta birleştikleri için Peygamberimiz Dicle'yi de kastetmiş olabilir. Hadiste belirtildiğine göre insanlar bu altını bulacak, bunun için çarpışacaklar ve bu yüzden çok kan dökülecek. Hadisten bu olayın kesinlikle gerçekleşeceğini anlıyoruz. Ve bu da pek bir hayır getirmeyecektir. Benim anladığım kadarıyla bunu bir zenginlik ve hayır kaynağı olarak görmemek gerek. Bazı zenginlikler musibet getirebiliyor. Ya da bu hadisi bir uyarı olarak da görebiliriz. Eğer bu bölgedeki ülkeler bunu bir uyarı olarak görürlerse ve ona göre hareket ederlerse çok büyük bir hayır da olabilir. Çünkü "mal" kelimesi hayır anlamına da gelir Arapça'da. Pek çok ayette "mal" yerine hayır kelimesi kullanılmaktadır. Çünkü mal insanların hayrına yaratılmıştır."

"Hazine potansiyel bir tehlike"

Hadisle ilgili olarak Fethullah Gülen Hocaefendi'nin söylediklerine özellikle kulak vermek gerekiyor. Hayatının neredeyse tamamını İslam kaynakları ile içiçe geçirmiş bir İslam aliminin Fırat'la ilgili tespitleri konuyu daha ciddiye almamızı gerektiriyor:

"Bugüne dek Fırat'ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat'a yakın bir yerde Irak ve İran katliamı oldu. 1958'de yine Fırat'a yakın bir yerde çok ciddi kıyım yapılarak Allah Resulü'nün torunları katledildi. Gerçi onlar da Devlet—i Âliye'yi arkadan vurmuşlardı. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hadiselere işaret aramak daha uygun olur. Mesela: Fırat'ın suyunun, altın değerinde olacağı bir devreye mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi, yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de "altın" sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat'ın suyu tamamen çekilerek, altında toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslam aleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhur etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hadiselerdir. Ve o günleri gören insanlar, Allah Resulü'ne bir kere daha bütün kalpleriyle "sadakte(doğru söyledin)" diyecek ve imanlarını yineleyecektir."

Hocaefendi'nin özellikle vurguladığı şu: "Bahsedilen hazine ne olursa olsun bölgede İslam alemi için bir dinamit gibi tehlike teşkil ediyor."

Yoksa su mu?

Konu ile ilgili görüşlerine başvurduğumuz Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Recai Kutan hadisin gündeme getirdiği konunun ciddiyetini daha da pekiştiriyor ve Fırat'ın ileride ne denli bir çatışma unsuru olabileceğinin ipuçlarını veriyor: "Güney komşularımızın neredeyse büyük çoğunluğu Türkiye'nin Güney hududundaki sularımıza gözlerini dikmiş durumdadırlar. Bu suların en başında geleni de Fırat'tır.

Fırat nehri suları, sınır aşan bir nehir olduğu için Suriye ve Irak'ın bu nehirden talepleri vardır. Bu elbette ki önümüzdeki yıllar içerisinde Türkiye, Suriye ve Irak arasında Dicle nehri de bir arada mütalaa edilmek üzere müzakere edilecek ve temenni ederim ki makul ve adil bir çözüme varılacaktır."

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanımı Recai Kutan'ın hadiste belirtilen tehlikenin muhtemel bir su krizinden kaynaklanacağına ilişkin yorumları son derece makul bazı temellere sahip.

"İsrail: Gerekirse savaşarız!"

Gerçekten de çağlar boyunca yapılan savaşların tabii kaynakların paylaşılmasıyla yakından ilgili olduğu biliniyor. Tabii kaynaklar ise Allah'ın insanlara bahşettiği en önemli zenginliklerden. Bazı bölgeler insanlığın gelişimine çok iyi imkanlar tanırken, bazıları da geri kalma sebeplerini oluşturabiliyor. Büyük tabii kaynaklara sahip ülkeler, bunlara sahip olmayan ülkelere yardım ederek kalkınmalarını sağlayabilecekleri gibi, aynı kaynakları kullanarak diğer ülkeleri kendilerine bağımlı hale de getirebilirler. İnsanlığın tarım toplumuna geçişinde mücadele edilen alan verimli topraklar oldu. Sıçrama eşiği oluşturan buharlı makinelerin keşfinden sonra ilgi kömür havzalarına yöneldi. Petrolün enerji kaynağı olarak insanlığın gündeminde yer almasıyla birlikte mücadele alanı petrol bölgelerine yöneldi.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı esnasında ve savaş sonrasında ülkelerin başlıca amacı petrole ulaşmak ve petrol bölgelerini kontol etmek oldu. Günümüz dünyasında ise mücadele alanı arazi—kömür—petrol gibi tek boyutlu olmaktan çıkmış gözüküyor. Daralan tüm kaynaklar insanlığın diğerine karşı silah olarak kullanabileceği bir güç unsuru haline geliyor. En hızlı daralan ve insanlığın ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelen doğal kaynak ise "su".

Suyun bu bölgede ne denli önemli olduğunu gösteren en canlı örnek Ürdün Kralı Hüseyin'in 13 Mayıs 1990'da yaptığı bir konuşmada geçen şu cümle: Hiç bir konu İsrail'le tekrar savaşa girmeye bizi zorlayamaz. Su hariç.

Eski BM Genel Sekreteri Butros Gali de Ortadoğu'daki bir sonraki savaşın su yüzünden olacağını açıkça söylemişti. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ise tecrit edilmiş olan ülkesinin gelişmesinde en büyük rolü suyun oynayacağına inanmakta. İşin en ilginç yönlerinden birisini de "Su Savaşları" kitabının yazarları John Bulloch ve Adel Darvish'in, Arap ülkelerine ulaşan suların yüzde 85'inin Arap olmayan ülkelerden geldiği, 2000 yılında pek çok ülkenin 1975'te sahip oldukları suyun yarısına sahip olacakları, ama su ihtiyacının iki kat artacağı şeklindeki tespitleri oluşturuyor. Gerçekten de 1989 yılında bölgenin toplam nufusu 314 milyon, büyüme oranı yüzde 2.8'di. Bu rakam 2000 yılında 423 milyon olacak ve 25 yıl sonra iki katına çıkacak. Sadece bu rakamlar bile bir su krizinin çıkabileceğini gösteriyor. Bunun yanısıra israf, milli çıkarlar, geleneksel çatışmalar, kentleşme ve sanayileşme sözkonusu krizin uzmanların varsayımından da önce patlak verebileceğini mümkün kılıyor. Nitekim 10 Ocak 1996 tarihli Türkiye gazetesinde çıkan bir habere göre, bilim adamları bunun zamanını dahi hesaplamışlardı; su krizi 2050 yılında patlak verecekti.

Alman Stern dergisinin kapak yaptığı araştırma sonucunda dünya portakal büyüklüğünde gösterilmiş, tatlı su kaynakları bu portakalın üzerinde bir damla su ile ifade edilerek tatlı suyun ne kadar kıt olduğu açıklanmaya çalışılmıştı. Bu miktardaki tatlı suyun ekolojik denge açısından da önemi büyüktü. Paul Kennedy'nin Aral Denizi üzerine yaptığı çalışma bu göldeki azalışın 30 yıl süreyle su bentlerinden su bırakılması ile durdurulabilceğini gösteriyordu. 30 yıl Aral Denizi'ne su akıtılması ise bölgede yaşayanların ölüm fermanı demekti.

Dünya gündeminin yeni krizi: Su

Günümüzde su diğer doğal kaynaklardan farklı olarak dünya gündemine kriz şeklinde giriyor. Dünya nüfusu artarken, su kaynakları azalıyor ve kendisini yenileyemiyor. Bir insan için yılda ortalama 800 m³ su gerekiyor. Bu değer daha şimdiden su kıtlığı olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum 1970'lerdeki petrol krizinin yerini su krizinin alacağını gösteriyor. Gerçekten de insan ihtiyaçları, ekolojik denge ve siyasi açıdan son derece önemli olan su, 21. yüzyılın suya sahip olan ülkelerle suyu olmayanlar arasında yoğun mücadele ile geçeceğini gösteriyor.

Alman yazar Von Horrigk'in görüşleri suyun tek başına bir güç olarak kullanılıp kullanılmayacağı konusuna ışık tutuyor. Şöyle diyor Alman yazar: "Bir ulusun kudretli ve zengin olup olmaması, gücünün ve zenginliğinin büyüklüğüne ya da sağlamlığına değil, esas olarak komşularının aynı şeylere kendisinden daha çok ya da daha az sahip olmasına bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye komşularından daha fazla suya sahip gözüküyor ve bu fazlalık Türkiye'yi su zengini ülke haline getiriyor kuşkusuz. Gerek GAP bölgesindeki barajların su toplama kapasitesi, gerekse barış suyu projesi ve Manavgat'tan Ortadoğu'ya su satma düşüncesi suyun Türkiye açısından tek başına bir güç kaynağı olarak kullanılabileceğini gösteriyor.

İsrail nereye koşuyor?

Ancak Fırat nehri ile ilgili taleplerin bununla sınırlı olmadığını, Ortadoğu ile ilgili politikaların belirlenmesinde en etkili ülkelerden biri olan İsrail'in de suya ihtiyaç duyduğunu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Recai Kutan'ın şu sözlerinden daha iyi anlıyoruz: "Güneydeki diğer komşulardan İsrail şu anda çok büyük su sıkıntısı çekmektedir. Bu durumu telafi etmek için ortaya koyduğu alternatiflerden birisi Fırat nehrinden Suriye'ye daha fazla su verilmesidir. İsrail bu fazla su karşılığında Suriye'nin kendilerine Ürdün ve Yarmuk ırmaklarından su vermesi alternatifini ısrarla savunmaktadır. İsrail, bu meseleyi o kadar ciddiyetle ortaya koymaktadır ki, mesela eski Dışişleri Bakanlarından Şimon Perez "Su insanlığın müşterek malıdır" diyebilmiş ve "Su için gerekirse savaşırız" tehdidinde bile bulunabilmiştir."

Su kaynakları bakımından yoksul bir ülke olan İsrail, 1951 yılında, Yukarı Teberiya bataklıklarını kurutarak buharlaşma kayıplarını azaltmış, böylece Yukarı Şeria nehrinin akışını artırmıştı. 1966 yılında İsrail Ulusal Su İletim Sistemi, Teberiya Gölü'ne bağlanmış ve bu Ürdün Nehri'ni adeta kurutmuştu. İsrail, 1967 Savaşı esnasında işgal ettiği Filistin toprakları üzerinde yerleşik halkın tabii kaynaklar üzerindeki haklarını reddetmişti. Daha sonra, Filistin su kaynakları, İsrail'in su kaynakları ile bütünleştirilmişti.

Su konusunda İsrail üzerinde durmamızın nedeni bu ülkenin hem Ortadoğu'nun su konusunda sorunlu bölgesindeki en güçlü ülke olması, hem de ABD ve Batı Avrupa ülkeleri üzerinde büyük etkiye sahip olmasından kaynaklanıyor. Diğer taraftan Fırat —Dicle havzasının, kurulması planlanan Kürdistan devletinin sınırları içerisinde yer alması, bununla birlikte bu bölgenin İsrail'in vadedilmiş topraklarına girmesi ve bu Kürt devletinin bir garantör devlete duyduğu ihtiyaç; ayrılıkçı Kürt hareketine verdiği desteği askeri kaynaklarca dahi bilinen İsrail'le ilgili şüpheleri daha da artırıyor. Bu da bu bölgede bir Kürdistan devletinin kurdurtulmak istenmesinin böylesine rasyonel temellere mi dayandığı sorusunun zihinlerde uyanmasına sebep oluyor.

İsrailli uzman Hillel Shuval'a göre Türkiye, kişi başına 4500 m³ su potansiyeli ile bölgenin en zengin ülkesi. İsrail'in halen kullanmakta olduğu kaynakları kullanmaya devam ettiği varsayılarak yapılan hesaplamada, 2023 yılında Filistinlilerin ve Ürdün'ün asgari su ihtiyaçlarını karşılayamayacakları, İsrail'in ancak bu kadarını sağlayabileceği iddia ediliyor. Shuval'e göre Türkiye ihtiyacından kat kat fazlasına sahip. Çözüm ise son derece basit: Türkiye, Ürdün'ün ve Filistinlilerin su ihtiyacını karşılamalıdır.

Filistinliler ise, kendilerine ait olan suları İsrail'e verip karşılığında Türkiye'den ya da Mısır'dan su almaları gerektiğini anlamakta güçlük çekiyorlar. Burada Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken konu, müsebbibi ya da tarafı olmadığı bir su sorununun içine ne amaçla çekildiğinin ortaya konması. Hz. Muhammed'in (s.a.v) Fırat nehri ile ilgili asırlar önce haber verdiği, insanlarının çoğunun ölümüyle sonuçlanacak çatışma bu yüzden mi çıkacak?

Bizim de cevabını aradığımız soru bu.

Yeni bir yeraltı zenginliği mi?

Celal Bayar Mühendislik Fakültesi'nden Yrd. Doç Dr. Ömer Faruk Noyan "Hayır" diyor sorumuza ve devam ediyor: "Bu bölge petrol bölgesidir. Dünya petrollerinin üçte ikisinden fazlası ve doğalgaz rezervlerinin büyük kısmı bu bölgededir. Güneş enerjisinin yoğun olduğu ve yakın bir gelecekte fiber—optik hatlarla Avrupa ve Asya'ya iletileceği bir bölgedir. Güneş kökenli elektrikle deniz suyundan hidrojen üretmeye yönelik projelere ev sahipliği yapacak bir coğrafyadır."

Jeolojik olarak tarihte bir çok nehrin kuruduğuna ve bunların eski yataklarının uydulardan radar dalgalarıyla tespit edilebildiğine dikkat çeken Yrd. Doç Noyan, bir nehrin kuruma sebeplerini de "Çeşitli kabuk hareketlerinin, yani deprem oluşturan tektonik kuvvetlerin etkisiyle nehir yatağından fay geçebilir. Ve bu fay atımıyla yatak belli noktalarda kayarak yer değiştirir. Böylece nehrin faydan aşağı alt kesimlerinden artık akış olmaz ve bu kesimler kurur. Yukarıdan gelen su kendine yeni bir yatak, yeni bir hat bulur ve akışına devam eder. Ya da nehrin belli yerleri çok küçük ölçekli küvetler şeklinde çöküntüye maruz kalır. Oluşan göl veya gölcüklerden geçen nehir, topoğrafyaya göre kendine yeni bir yatak bulur" şeklinde özetliyor.

Ömer Faruk Noyan'a göre binlerce yıldan beri akmakta olan Fırat şu anda Güneydoğu Anadolu Projesi içinde çok büyük bir misyonu yerine getirmektedir. Çünkü GAP ile 2000'li yılların ilk çeyreğinde 1.7 milyon hektar alanda sulu tarım yapılacak ve bölgenin gıda problemine Türkiye çözüm bulacaktır. Tarım, buna bağlı olarak sanayi, ayrıca turizm ve spor faaliyetlerinin ihya edeceği bölge, akarsuları, barajları, hidroelektrik santralleri, canlandırılan tabii güzellikleri ile bir cazibe merkezi haline gelecektir. Fırat gibi bir nehir kurursa; GAP, Fırat'ın sağladığı su, elektrik, tarım, sanayii ve diğer imkanlar açısından çok büyük ölçüde sarsılacaktır.

"Dolayısıyla" diyor Yrd. Doç Dr. Ömer Faruk Noyan "Hadiste geçen 'altından dağ' terimi su ve tarım ile gelen zenginliği karşılamıyor. Şu halde, 'Fırat'ın kuruması' ifadesinden, ayrıca 'altın' ve 'dağ' kelimelerinden ne anladığımız önemlidir. Acaba 'altın' kelimesinden 'çok kıymetli', 'dağ' kelimesinden 'çok bol' manalarını mı anlamalıyız? Peki 'çok kıymetli' ve 'çok bol' ifadeleri neye karşılık gelmektedir? Aslında Fırat başlıbaşına 'altından dağ' değerinde bir hazinedir. Hz. Peygamber (s.a.v), Fırat'ı kaynağı Cennet'ten gelen nehirler arasında zikretmektedir. Fırat havzası insanlık tarihi boyunca büyük medeniyetlere evsahipliği yapmış, binlerce şehrin kurulduğu bir bölge olmuştur. Yani Fırat bolluk ve bereketin simgesi haline gelmiştir. Fırat'ın kuruması yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Acaba Fırat tabii yollarla mı kuruyacaktır? Tabii yollarla kuruyacaksa, bu çok ani, şiddetli bir yer kabuğu hareketi veya iklim değişikliği sonucu olabilir. Bu ihtimalin gerçekleşmesinde, iklim değişikliğine paralel olarak nehrin getirdiği ve baraj gölü tabanında biriken sedimen kalınlığının hızla artması sonucu su oranının birincisi lehine bozulmasına katkıda bulunabilir. Dünya bir iklim değişikliğine gitmektedir. Bazı yerlerde yağışlar, diğer bazı yerlerde ise kuraklıklar artmaktadır. Fırat'ın kaynaklarının bu kuraklık periyodundan nasibini alması sonucu nehir kuruyabilir. Eğer Fırat'ı doğrudan insan kurutacaksa, bu da bir amaca matuf olacaktır ki, belki de 'altından dağ'ı keşfettikten sonra gerçekleşecektir. Fakat Fırat bin kilometreyi aşan bir uzunluğa sahiptir. Yani Fırat kuruduğu taktirde bu Türkiye, Irak ve Suriye'den geçen bütün nehir yatağının kuruması anlamına gelecektir. Böylece üç ülkeyi içine alan büyük bir alanda yeni bir zenginliğin ortaya çıkması söz konusudur. Bölgede büyük petrol yatağı veya yeni bir yeraltı zenginliği ortaya çıkacaktır. Ve bu durum bölgede çatışma sebebi olacaktır. Fakat bu bence su yüzünden olmayacak."

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Recai Kutan, Fırat'ın Türkiye'de kalan kısmında petrol olup olmadığını sorduğumuzda, mezkur bölgede araştırılması yapılmamış olan çok geniş bir bölgenin bulunduğunu hatırlatarak bu bölgenin belli bir program dahilinde araştırılacağını belirtiyor ve devam ediyor: "Türkiye'de, petrol araştırmalarına yabancı petrol şirketleri de iştirak etmektedirler. Nitekim Irak'ta, Körfez ülkelerinde ve Suudi Arabistan'daki petrol araştırmaları hep yabancı petrol şirketlerinin iştiraki ile olmuştur. Bizim Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgesinde de Batı'nın büyük petrol şirketleri araştırma yapmışlardır. Shell, Mobil grupları bunların başında geliyor."

Bu bölgenin daha bir çok değerli maden yatağını barındırdığını; ancak henüz Türkiye ekonomisine yansımadığını belirten Kutan şöyle devam ediyor: "Bu bölge yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir. Bunlar içerisinde fosfat yatakları, asfaltit yatakları vardır. Ve şimdiye kadar yeteri kadar değerlendirilmemiş olan bu asfaltit yataklarından Türkiye'nin enerji ihtiyacı karşılanabilir. Bunun dışında gene bazı bölgelerde linyit yataklarına rastlanmaktadır. Ayrıca çok miktarda olmamakla beraber demir cevheri, bakır, gümüş gibi maden yataklarının varlığı da bilinmektedir. Ancak şu andaki şartlar itibarı ile bu bahsi geçen maden yataklarının Türkiye ekonomisine pek fazla bir katkısı da maalesef bulunmuyor!"

Tüm bu söylenenler ışığında, her nekadar Fırat'ın taşıdığı değerler konusunda tam bir fikir birliği yoksa da, insanlık tarihini etkileyecek kadar önemli gelişmelere gebe olduğu daha da net anlaşılıyor. Kuşkusuz "O bütün gaybı bilir. Öyle ki gaybına kimseyi muttali kılmaz. Ancak beğenip seçtiği peygamberler müstesna..."(Kur'an, 72 / 27)