|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Onlar görüyor, devlet görmüyor!

3 Aralık 2012 / TÛBA KABACAOĞLU
Türkiye’de görme engelli diye nitelendirilenlerin sadece 5’te 1’i ‘gerçekten’ kör. Geriye kalanlar ise az da olsa görebiliyor. Fakat bu durum onlar için çoğu zaman avantaj değil, dezavantaj. Çünkü teşhis, tedavi, eğitim, rehabilitasyon başta olmak üzere önemli sorunları var. Bir o kadar da umut verici hikâyeleri...

Kayra 2,5 yaşında. Doğumundan kısa bir süre sonra doktorlar teşhisini koyar: Göremez, konuşamaz, duyamaz, yürüyemez… 3,5 yaşındaki Mehmet Eren’in durumu da farklı değil. Geçirdiği trafik kazasında beyni ezilir ve o da Kayra gibi göremez, konuşamaz, yürüyemez. Kuzey (3) de benzer dertten muzdarip. Yüksek ateş sonucu 48 gün yoğun bakımda yaşam mücadelesi verir. Kalbi 20 dakika durunca beyni oksijensiz kalır. Hekimler yine benzer cümleler kurar: Göremez, konuşamaz, yürüyemez, duyamaz...

Yıl 2012… Mehmet Eren, bir yıl gibi kısa sürede tüm engellerinin üstesinden gelmeyi başarmış. Kayra ise yaşıtlarına göre hafif bir gelişim geriliği olmasına rağmen artık duyuyor, görüyor, desteksiz oturup yeni yeni adımlar atabiliyor. Kuzey, sayılı kelimelerle de olsa derdini anlatıyor, cisimleri yakın mesafeden görebiliyor, tüm söylenenleri desteksiz duyuyor. Onlar anne-babalarının bakmaya kıyamadığı ‘mucize bebekler’. Peki, nasıl bu hâle geldiler?

 Bu üç çocuk ve daha niceleriyle bir yıl önce yolları kesişen Almanya doğumlu Turan Delimehmetoğlu da hayata benzer şekilde başlar.  Gözleri yüzde 1 oranında görüyordur. Ancak o bu durumu aldığı eğitimlerle tersine çevirir. Öyle ki normal insanlardan farkı kalmaz. Aydınlık Evler İlköğretim Okulu’nda sınıf öğretmenliği yaparken yurtdışı eğitmen imtihanına girer. Görme engellilerin alınmadığı sınava ‘gören’ biri gibi katılmayı başarır. Nitekim Türkiye birinciliği ile imtihanı kazanır ve Almanya’nın Bavyera eyaletinde göreve başlar. 5 yıl boyunca ‘gören öğretmen’ olarak derslere girer. Ne meslektaşları ne de öğrenciler özel durumunun farkına varır. Önemli bir gerçeği ispat ettiğini düşünerek dönmeye karar verir ve gurbetten gelir gelmez de kolları sıvar…

“Yüzde 100 görme engelli. Kesinlikle görebilmesi mümkün değil.” denilerek körler okuluna gönderilen çocuklar, onun ve ekibinin samimi gayretleriyle hayata tutunuyor, mevcut görme kapasitelerini aktif şekilde kullanmayı öğreniyor. Kimi patenle kayarak basketbol oynuyor kimi de desteksiz yakın dövüş sporları yapıyor. Tek başlarına bir yerden bir yere gidip gelmek onlar için sıradan bir durum artık. 180 puntoyla başlayan okuma serüvenlerine 6 puntoyla devam ediyorlar. Okulda sürekli başarısız pozisyonuna düşenler teşekkür, takdir belgeleri alıyor. Çok değil, 1-2 yıl önce ‘kör’ denilerek baston eğitimi verilen, Braille alfabesi öğretilen çocuklar, şimdi ‘görebilen’ bireyler olarak avukat, cerrah, öğretmen olmak istiyor.

Kendisiyle aynı durumdaki çocukların eğitimiyle yakından ilgilenen Delimehmetoğlu, bu alanda çalışan Türkiye’deki ilk ve tek kişi ne yazık ki. Ankara’daki Özel Gönül Turgut Özel Eğitim Merkezi’nde çalışmalarına tam hız devam ediyor. Yurdun her yerinden aileler ‘görme engelli’ çocuklarını büyük umutlarla ona getiriyor. Ancak Turan Hoca’nın elinin uzandığı alan doğal olarak çok sınırlı. Görme engelli diye nitelendirilenlerin sadece 5’te 1’inin ‘gerçekten’ göremediğini hesaba katarsak, tablo daha da vahimleşiyor. Onların teşhis, tedavi, eğitim, rehabilitasyon başta olmak üzere önemli sorunları; ama bir o kadar da umut verici hikâyeleri var…

Az görenler birçok kaynakta “Bütün düzeltmelere rağmen iki gözle görmesi 1/10 ile 3/10 arasında kalan, özel araç ve yöntemler kullanmadan eğitim, öğretim çalışmalarında görme gücünden yararlanması mümkün olmayanlar” şeklinde tanımlanıyor. Yasalara göre de tüm düzeltmelere rağmen görme keskinliği 20/70 ile 20/200 arasındakilere deniyor. Yani kişi hangi gözlüğü takarsa taksın 6 metre mesafeden görülebilmesi gereken şekil ya da harfleri ayırt edemiyor, çevreden belli bir mesafe uzaktaki cismin hareketini algılayamıyor, silik şekil ya da harfleri asla göremiyor. Az görmeye sebep olan hastalıklar ise göz içi tümörü, glokom (göz tansiyonu hastalığı ve karasu hastalığı), yapısal bozukluklar, şaşılık-kayma-şehlalık, tembellik, prematüre retinopatisi (erken doğanın göz hastalığı), ergenlerde glokom, gözlerde doğumsal titreme (nistagmus), retina-sarı nokta hastalıkları, darbe-kazalar, metabolik hastalıklar ve görmeyi etkileyen beyin hastalıkları-hasarları şeklinde sıralanıyor.

Ya görüyorsun ya da görmüyorsundur!

Az görenlerin yaşadığı sıkıntıların kökeninde, yüzde 90 oranında göremeyen birinin kör diye tanımlanması ve hem ailelerin hem de eğitim sisteminin bu şekilde yönlendirilmesi yatıyor. Hekimler ve eğitimciler açısından bir kişi ya görüyor ya da görmüyordur çünkü. Bu yanılgının sebebini ‘Az Gören Çocukların Aileleri İçin El Kitabı’nın yazarı, göz doktoru Prof. Dr. Pınar Aydın O’Dwyer şöyle açıklıyor: “Az görenlerin görme işlevlerinin değerlendirilmesi için görme alanını saptayacak özel geliştirilmiş sistemlere ihtiyaç var. Bunlar kliniklerde yaygın şekilde bulunmadığı için standart aletlerle görme işlevi ölçümü yapılıyor. Az görenlerin durumu normal ölçütlerin altında kaldığı için görmenin ne kadar az ya da çok olduğu ortaya çıkmıyor.”

Okul çağına gelmiş çocukların görme potansiyelini sadece hekimler değil, Rehberlik Araştırma Merkezleri (RAM) de değerlendiriyor. Fakat sonucun orada da değişmediğini, Gazi Üniversitesi Gazi Görme Engellilerin Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Tamer Karakoç’tan öğreniyoruz: “Normal şartlar altında RAM’larda çocuklar akademik, gelişimsel ve psiko-sosyal açılardan değerlendirilir. Bu sonuçlara sağlık raporu da kaynaklık eder ve bireye uygun destek hizmetler sunulur. Fakat az görenlerde durum farklı. Eğitsel açıdan işlevsel görmeleri değerlendirilemiyor. Çünkü az görenler için hazırlanmış bir modül yok.”

Görme kapasitesi doğru şekilde değerlendirilmeyenlerin hayatında birçok şey de otomatik olarak değişiyor. Sürekli çalıştırılarak geliştirilebilecek göz kasları kullanılmadığı için köreliyor. İlerleyen yaşla birlikte neredeyse varlığını yitiriyor. Çünkü beyindeki görme hücreleri gelişimini 7 yaşına kadar devam ettiriyor. Eğer erken-eksik doğumsa bu 9 yaşa kadar uzayabiliyor. Ama Türkiye’deki engelli çocuklar ancak okul çağına geldiğinde Rehberlik Araştırma Merkezleri’ne (RAM) götürüldüğü için hayli gecikilmiş oluyor. Ayaküstü yapılan testler neticesinde tüm az görenler, körler okuluna yönlendiriliyor zaten. Tıpkı Türkan Sabancı Görme Engelliler Okulu’na giden Osman gibi.

Annesi Fatma Ekşioğlu, oğlunun beyin tümörüyle doğduğunu ve 4 kez ameliyat geçirdiğini, tümörün göz sinirlerine zarar verdiğini anlatıyor. Osman’ın sağlığı şimdi gayet iyi ama yüzde 85 göremiyor. Okula başlayacağı zaman RAM’a başvuran Osman körler okuluna yönlendirilmiş.  Az da olsa görebildiği için zor öğrenmiş Braille alfabesini. Fatma Hanım oğluyla aynı kaderi paylaşan çocukların fazlalığına dikkat çekiyor: “Osman’ın sınıfında az gören 3 çocuk var. Hatta biri okula geldiğinde ‘gören yazısı’nı dahi okuyabiliyordu. ‘Burası Braille okulu’ denerek görmeyenlerin yazısı öğretildi. Braille’yi parmaklarıyla değil, görerek okumaya çalıştığı için de çok başarı sağlayamadı. Okulda 3 adet birinci sınıf var. Birini az görenlere ayırmaları lazım. Her sınıfta 3-4 öğrenci mevcut.”

Benzer bir yönlendirmeyle Kırıkkale’de yaşayan Yılmaz ailesi karşılaşır. Sağlıklı şekilde dünyaya gelen Cahit Furkan, yavaş yavaş görme duyusunu yitirmeye başlar. Annesi Zübeyde Hanım, gerilemeyi fark ettiğinde oğlu 4,5 yaşındadır. Zamanla etrafındaki hiçbir şeyi göremez, desteksiz yürüyemez. Görme oranı ilkokula başlayacağı zaman yüzde 5’e düşer. RAM Cahit’i körler okuluna yönlendirir. Annesi ise “Beni az da olsa görüyor.” diyerek bu karara karşı çıkar. Üstelik yaşadıkları şehirde körler okulu da yoktur.

Tarih öğretmeni Numan İpek’in (36) hikâyesi ise tersi yönde gelişir. Yüzde 90 göremeyen biri olarak dünyaya gelen İpek’in ne kendisi ne de ailesi az gördüğünü bilir. Ta ki ilkokula başlayana dek. Okulda normal puntoyla yazılanları okuyamayınca Numan Bey fark eder durumunu. Ailesi ‘okuyamazsın’ dese de teşhisi koyan doktor körler okuluna yönlendirir. Rize’de bu tarz bir okul bulunmadığı için İstanbul’a gelir. Devamını Numan Bey’den dinleyelim: “Okuldaki öğrencilerin 3’te 2’si az görüyordu. Hatta bahçede öyle top oynardık ki pantolonlarımız yırtılır, ayakkabılarımız delinirdi. Tamamen göremeyenler nasıl böyle oynayacak? Ama ‘az görenler’ diye bir ayrım yapılmadığı için başka şansımız yoktu. Braille ve baston kullanmayı da öğrendim. Körler okulunda bizim gibilere çok iş düşer. Göremeyenlere yardım ederiz. Arka bahçeye top kaçar, biz alırız. Sonradan, ‘gören yazısı’nı da öğrendim. Öğretmen bile oldum.”

Göz maskesiyle görmeleri engelleniyor

Peki az gören biri körler okuluna gittiğinde neler değişiyor hayatında? Bu mekânlarda her şey tamamen göremeyenlere göre tasarlandığı için çocuklar görme kapasitelerini kullanmak şöyle dursun, engelleniyor bile. Mesela; Braille ve baston kullanmayı daha kolay, çabuk öğrenebilmeleri için gözleri maskeyle kapatılıyor (Engellilere yönelik malzeme satan mağazalarda hâlâ en çok tercih edilen ürünlerin başında göz maskesi var). Yemekhaneye giderken, teneffüse çıkarken çocuklar tren gibi birbirinin ardına diziliyor. Aileler de okulda, hastanede, rehberlik merkezinde ‘kör’ muamelesi gören çocuğunu fazlaca sahipleniyor. Çocuğun tek sorunu görememek olsa da ona hiçbir şey yaptırmıyor. Anne yediriyor, içiriyor, giydiriyor, koruyor. Tam olarak kullanılmayan bedende kas, duruş bozukluğu, denge problemi, tikler, koordinasyonsuzluk gibi yetersizlikler ortaya çıkıyor. Yüzde 5-10 görerek her şeyini tek başına yapabilecek çocuklar baston kullanan, tutuna tutuna yürüyen bireylere dönüşüyor. İşte tüm bu serencamı yaşayan-yaşamış 650 bin insan var Türkiye’de. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2011 verilerinde ise binde 5 üzerinde gören herkes ‘az gören’ diye tanımlanıyor. Gazi Üniversitesi Görme Engeliler Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi Turan Delimehmetoğlu, binde 1 görenlere bile ‘kör’ denemeyeceğini belirtiyor: “Bugünkü teknolojiyle zerre kadar görebilenler, zerreleri dahi görebilir. Duvar büyüklüğünde bir ‘e’ harfini görebiliyorsanız mikropları dahi seyredebilirsiniz.”

Türkiye’deki tüm engel grupları rehabilitasyon merkezlerinden faydalanma hakkına sahip. Ama söz konusu az görenler olduğunda herhangi bir rehabilitasyon sürecinden bahsetmek şimdilik mümkün değil. Çünkü ‘sadece’ göremeyenlere hizmet veren rehabilitasyon merkezi çok çok az. Yalnız onlarda da az görenlere ‘görme engelli’ muamelesi yapılıyor. Bu tarz bir eğitimin benimsenme sebebini Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Tamer Karakoç şöyle açıklıyor: “Bu merkezler modül sistemlerine göre eğitim veriyor. Modüllerde ise akademik ve gelişimsel amaçlar yer alıyor, görme becerilerinin geliştirilmesine ait basamaklar bulunmuyor.”

Sorunun ailelere nasıl yansıdığına gelince; ebeveynlerin çoğu evlatlarının böyle bir eğitimden geçmesini istemiyor. Ne yapacaklarını bilemediklerinden çocuklar görme yetisini her geçen gün kaybediyor. Mesela Zonguldak’ta yaşayan Merve Aktaş yüzde 70 oranında göremiyormuş ilk zamanlar. İlköğretimin sonuna geldiğinde ise ‘neredeyse hiç görmüyorum’ demeye başlamış. Yaşadıkları şehirde eğitim alabileceği zihinsel engellilere yönelik bir rehabilitasyon merkezi varmış. Annesi Emel Hanım, “Hareketlerinin daha da gerilemesini, zihinsel engellilerle bir arada bulunmasını istemedim. Dolayısıyla bu zamana kadar hiç eğitim alamadı.” diyor. Doktorların ‘hiç görmüyor’ dediği, o dönemde Kütahya’da yaşayan Fatih Tekin (12) de benzer sebeplerle rehabilitasyon imkânından istifade edemeyenlerden. Annesi Münire Hanım’ın bu konudaki tutumu net: “İşitme ve zihinsel engelliler için merkezler vardı. Görme üzerine yoktu. ‘Çocuğa zihinsel engelli raporu al, buraya getir, eğitim alsın’ dediler. ‘Rapor ileride karşısına çıkar’ diye reddettim. Ama eğitim de alamadık hiç.”

Rapor sıkıntısı aileleri bunaltıyor

Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi’nin sahibi, aynı zamanda çocuk gelişimi öğretmeni Gönül Turgut, az görenlerin eğitim ortamında bulunmadığında yeteri kadar uyaran alamadığını ve diğer gelişimlerinin de olumsuz etkilendiğini belirtiyor. Turgut’a göre; az görenler ilerleyen zamanlarda hızla akranlarından geri kalmaya başlıyor, özgüvenini kaybediyor. Hatta zihinsel engeli bulunmamasına rağmen sorulara cevap veremez duruma geliyor, birçoğu zihinsel engelli muamelesi görmeye başlıyor. Eğitim bu bilgiler üzerinden verildiği için amacına ulaşmıyor. Tamer Karakoç, görme rehabilitasyonu ile ilgili dünyada yapılan uygulamaları da takip ederek çalışmalar yapan merkezleri işaret ediyor ve Görme Engelliler Eğitimi’nden mezun öğretmenlerin az görenlerin eğitimiyle ilgilenebileceğini söylüyor.  

Ankara’da yaşayan Gülbeyaz Doğan (12), albino. (Soydan geçen bir metabolizma hastalığı. Renklenmeyi sağlayan melanin pigmenti yokluğu ya da azlığından kaynaklanıyor. Çeşitli bedensel ve zihinsel engel de bu hastalığa eşlik edebiliyor.) Doktorların tespitine göre, Gülbayaz yüzde 5 oranında görüyor. Babası Mehmet Doğan, sadece kendilerinin değil, tüm az görenlerin rapor alırken ciddi sıkıntılar yaşadığını anlatıyor: “Hastaneye götürdüğümüzde nöroloji, psikiyatri ve gözde, kızımın seviyesinden daha düşük testlere tabi tutuyorlar. Gülbeyaz hepsini yapıyor. Sonra da ‘sağlam’ diyorlar. Zihinsel olarak bir rahatsızlığı yok ama görmede çok sıkıntı var, eğitim alması gerekiyor ama raporu zor alıyoruz. Kör değil, diyorlar.”

Yiğit’in (8) zihin, görme ve fiziksel problemleri var. Yani çok engelli bir çocuk. Yüzde 57 oranında görebiliyor. 4 yıl boyunca zihinsel engellilerin gittiği rehabilitasyon merkezine devam etmiş. Fakat göremediği için buradaki eğitimden fayda görmemiş. Babası az görenlerin eğitim aldığını öğrenince görme problemini de sağlık raporuna ekletmek istemiş. Fakat çok zorlanmış: “Yiğit konuşamadığı için ne kadar gördüğünü anlatamıyor. Biraz görme olduğunu fark edince yazmadılar. ‘Evde sorun yaşıyoruz, balonu, kocaman topları görmüyor, eşgüdüm hâlinde eğitim alması gerekiyor’ dedik. Zorla rapora eklettik. 2 yıldır ilk kez ilerleme kaydediyor.”

Kaynaştırma; özel eğitime ihtiyaç duyanların engelsiz akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini sürdürmesine deniyor. Burada amaçlanan, engelli birini en doğal hâliyle hayatın içine dâhil etmek. Kaynaştırma eğitimi 1997’de başladı Türkiye’de. İlk zamanlar tek tük pilot uygulamalarla başlayan sürece şimdilerde 750 bin öğrenci dâhil. Şüphesiz kaynaştırma eğitimi engelliler açısından büyük şans. Az görenler de bu gruba dâhil. Fakat ne yazık ki bu süreçte aileler de çocuklar da çok yıpranıyor. İlk sıkıntı her okulun az gören çocuğu kayıt etmek istememesiyle başlıyor. Kayıt gerçekleşse bu sefer de öğretmenlerin isteksizliğiyle karşılaşıyorlar.

Berra’nın (7) hikâyesi az görenlerin yaşadığı sıkıntılara iyi bir örnek. İkizi Serra ile erken dünyaya gelirler. Küvezde 2 ay kalırlar. Serra geçen yıl vefat eder. Berra’nın bir gözü hiç görmüyor, diğeri de yüzde 5 oranında görebiliyor. 2 yıl anaokulunu kaynaştırmada okumuş ve herhangi bir sorun da yaşamamış. İlkokula kaydını yaptırmışlar. Fakat Berra sınıfa girer girmez öğretmenin tepkisiyle karşılaşmış. Devamını anneannesi Fatma Kumru anlatsın: “Sınıfta bir kaynaştırma daha vardı. Öğretmen torunumu gösterip ‘Bunu da mı bana getirdiniz?’ diye bağırdı. Berra çok üzüldü. Hayal kırıklığı yaşadık. Başka bir okula başvurduk. Şimdi öğretmenimizden çok memnunuz.”

Yiğit’in ailesi de kaynaştırmadan memnun kalmayanlardan. Oğullarını Çankaya’daki bir okula kaydettirirler ama öğretmenlerin birçoğu ‘Bu alanda eğitimim yok’ diyerek kabul etmez. Sonra zorla da olsa bir sınıfa dahil edilir edilmesine ama… “Beden eğitimi dersiydi. Yiğit’i bir kenara koymuşlar, diğer öğrenciler aralarında gülüp oynuyor. Oğlumu çağıran yok. O gün eşimle çok ağladık. Kaynaştırma eğitimi bizim yüreğimizde çok yaralar açtı. Şimdi çok engelliler okuluna gidiyor.” diyor Yiğit’in babası. Kaynaştırma eğitimi alan Gülbeyaz’ın babası Mehmet Doğan da tepkisini “Biz kaynaştırmada bir kaynaşma göremedik. Kızım da sürekli kendini eksik görüyor, 4 yıl teneffüse çıkmadı.” cümleleriyle özetliyor.

Anne seni görüyorum!

Aileleri de dinledikten sonra akla ister istemez “Az görenler kaynaştırma eğitimi almamalı mı?” sorusu geliyor. Fakat Tamer Karakoç tüm dünyada az görenlerin akranlarıyla birlikte eğitim aldığına dikkat çekiyor: “Aynı tanı ve aynı durumdaki iki görme engelli öğrenciden biri körler okuluna, diğeri de normal okula gitsin. Bağımsız yaşam ve sosyal becerilerde, bedensel aktivitelerde normal okula giden daha iyi performans gösterecektir. Çocuk kendinden daha olumlu örnekleri model alır.” Karakoç’a göre, yaşanan sorunların temelinde öğrenci ve öğretmenlere destek hizmet verilememesi var. Çözüm önerilerine gelince; gezici öğretmenlik uygulamaları çoğaltılmalı, az görenlere destek sağlanmalı. Körler okulunun alternatifi olarak; görme engelliler için her ilçede pilot okullar seçilmeli, görme engelliler sınıf öğretmenleri ilçelerde gezerek özel eğitim uygulamaları yapmalı. Üstelik bu uygulama, maliyet açısından da hizmetin kaynaştırma öğrencisine ulaşması bakımından da daha ekonomik. Eğer az görenler kaynaştırmadan üst düzeyde yararlanabilirse sorunlar ortadan kalkar.

Ankara Yenimahalle’deki Özel Gönül Turgut Özel Eğitim Merkezi’ndeyiz. Burası az gören çocukların layıkıyla eğitim aldığı tek yer. Yurdun dört bir yanından gelen aileler var. 3 katlı bir mekân burası. 170 öğrencinin 140’ı az gören. Binanın en alt katında az gören çalışmalarının aktif şekilde yapıldığı geniş bir salon ve Turan Hoca’nın birebir eğitim verdiği, teknolojik cihazların da bulunduğu bir oda mevcut. Burada basket potası, rengârenk ve çeşitli büyüklüklerde toplar, patenler dikkat çekiyor. Her öğrencinin eğitimi birebir veriliyor. Çünkü birbirinden farklı yüzlerce görme şekli var. Hepsinin kendi özelliklerine göre çalıştırılması şart. Çocuğun durumuna göre bazen ders 2 saat bazen de 3 saat sürebiliyor. Bu eğitimi alabilmek için evini Ankara’ya taşıyan da var, her hafta sonu 5-6 saat yol gidip gelen de… Genelde aileler Facebook üzerinden haberdar olmuş. Ortam ve eğitimler onları tatmin ettiği için buradan vazgeçemiyorlar. Veliler sürekli evlatlarıyla beraber. Gelişmeleri merakla, bazen de mutluluk gözyaşlarıyla izliyorlar. Turan Hoca’nın 17 yıllık özel eğitim geçmişi var. Özellikle Almanya’da bulunduğu 5 yıllık süreci az görenler üzerine çalışmakla geçirmiş. Hem Avrupa’da uygulanan teknikleri, teknolojik gelişmeleri yakından takip etmiş hem de üzerine neler koyabilirim diye kafa yormuş. Türkiye’ye döndükten sonra da ilk çalışmalarına Engelsiz Yaşam Derneği bünyesinde başlamış. Telefonları hiç susmuyor. Aileler gecenin bir yarısında kendisini gözyaşları içinde arayıp “Oğlum duvardaki levhayı gördü”, “Kızım oyuncaklarının rengini söyledi”, “Anne seni görüyorum, dedi” gibi paylaşımlarda bulunuyor...

Kaybedecek zamanımız yok. Şüphesiz önümüzdeki yıllarda az gören çocukların dramını daha fazla konuşuyor olacağız. Çünkü Türkiye’de doğan her 8 çocuktan 1’i erken dünyaya geliyor. Kısırlık da yine aynı kanalı besliyor. Tüp bebek tedavisiyle gerçekleşen çoklu gebeliklerde bebekler 6,5-8 arasında hayata gözlerini açıyor. Haberimiz vesilesiyle görüştüğümüz az gören çocukların büyük bir kısmının da prematüre olduğunu söylemekte fayda var. Teşhis, ölçme-değerlendirme, eğitim, rehabilitasyonla alakalı sorunlar bu gerçekler ışığında biran önce revize edilmeli...

Erken müdahale, eğitimde yüzde 90 başarı demek 

Birçok eğitimin temelinde olduğu gibi Active Vision’da da erken dönemde müdahale çok önemli. Hatta uzmanlar 0-3 yaş arasında verilen eğitimin başarı oranını yüzde 90’larla ifade ediyor. Turan Hoca’nın öğrencilerinin büyük çoğunluğu 7 ve üzeri yaşlardaki çocuklardan oluşsa da eğitimle çok fazla ilerleme kaydeden minikler de mevcut.

Bunlardan biri Kayra (2,5). Hani doktorların yürüyemez, göremez, duyamaz, konuşamaz dediği bebek. Annesi Sümeyye Hanım oğlunu her pazar İstanbul’dan Ankara’ya bıkıp usanmadan götürüp getirmiş: “Buraya geldiğimizde oğlum çok kötü durumdaydı. Bir cismi takip bile edemiyordu. Tıbbi olarak hiçbir şey yapılamadı. Eşim doktor. Bana o da ‘Hasta bir çocuğumuz var, kabul et. Boşa çabalıyorsun!’ dedi. Hızlı bir gelişme var. Ortamı, bizi tanıyor, oturmaya başladı, adımlıyor. İşitme, görme eğitimi alıyor. Artık duyuyor, komut alıyor, aguluyor, ‘Konuşacak’ diyor doktorlar. Tuvalet eğitimini başardı. İstanbul gibi bir metropolde Kayra’ya eğitim verecek yer bulamadık. Özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin durumu içler acısı.”

Kayra gibi erken eğitime başlamış, doktorların ‘Artık bitki gibi. Mamasını ver, yatır bir köşeye!’ dedikleri Mehmet Eren (3) de ileri düzeyde gelişim gösterenlerden. Annesi Kifayet Erencan hâliyle çok mutlu: “Şu an yaşıtlarıyla birlikte kreşe gidiyor. Herhangi bir uyum problemi yaşamadı. Yüzde 97 kör denilmişti ama şimdi neredeyse sağlıklı çocuklar gibi. Tahtaya saplı, ucu renkli küçücük raptiyeleri dahi uzaktan görüp rengini söylüyor. Erken müdahalenin ne kadar önemli olduğunu oğlumda gördük. Keşke aynı durumdaki çocuklar da kurtarılsa, onların da gözüne ışık doğsa.”

Her hafta İstanbul’dan Ankara’ya taşınan diğer bir çocuk da Kuzey. Görme, fizik ve zihin engelli. Ama annesi Zöhre Kibaroğlu oğlunun bunları yavaş yavaş aşacağına inanıyor. Eğitimde ikinci senesi. Artık televizyonda maç izliyor. Yabancıları ayırt edip tepki veriyor. Anne-baba gibi ihtiyacını karşılayacak kelimeleri kullanıyor, cisimleri görüp yakından takip ediyor, oyun oynuyor. Zöhre Hanım, Kuzey’i daha güzel günlerin beklediğine inanıyor: “Oğlumun epilepsisi var. Arada havale geçiriyor. Nöbet beyne zarar verdiği için gerileme olabiliyor. Eğitime başladığımızda 2 yaşına yakındı. Ankara’ya gidip gelirken çok zorlandık. Bolu Dağı’ndaki hava şartları Kuzey’in nöbet geçirmesine sebep oldu. Ki birkaç saniye sürmüyor onunki. Yoğun bakımda kalıyor, çok zor durdurulabiliyor. O yüzden gidemeyecektik artık. Çocuklarımıza kıyamadılar, Kadıköy’de ofis açarak eğitimi ayağımıza getirdiler. Bu bizim için o kadar büyük bir nimet ki anlatamam (ağlıyor). Kayra, Kuzey ve Mehmet Eren’in sayesinde İstanbul’da da eğitim veriliyor. Oğlum aramıza döndü. Görmesiyle birlikte eğitimlere katılmaya, öğrenip kendini geliştirmeye de başladı.”


Doktorların kör dediği çocuklar nasıl normalleşiyor?

Önce çocukların hikâyesi dinleniyor. İlk 1 ayda 70 ayrı test uygulanıyor. Öğrenci hakkında merkezdeki tüm uzmanlar kendi alanları çerçevesinde özel bir çalışma yapıyor. Sonra da özel eğitim uzmanı, çocuk gelişimi uzmanı, sosyal hizmet uzmanı, çocuk ve ergen psikoloğu ile Turan Hoca bir araya gelerek ‘kişiye özel’ bir eğitim programı hazırlıyor. Bu titizliğin sonucunda başarının da çabuk geldiğinden bahsediyor Turan Hoca: “Bizim bir sihirli değneğimiz yok. Sadece gözün gören kısmını aktif hâle getirip işlevselliğini artırıyoruz. Çocuklar ya serbest-bağımsız hareket etse gözünü iyi kullanamıyor ya da gözünü iyi kullansa rahat hareket edemiyor. Hâlbuki ikisinin de senkronize çalışması lazım.”

Eğitim programında göz ve beden egzersizleri muhakkak yer alıyor. Az gören eğitiminde gözün aktif şekilde kullanılması büyük öneme sahip. Bunun için sadece eğitmenler değil, aileler de dâhil ediliyor sürece. Anne-babalar ev ödevlerini hafta boyunca uyguluyor. Sonra da gözlemlerini gelip öğretmenlere anlatıyor. Tabii veliler önce 6 haftalık bir eğitime tabi tutuluyor. Mesela ailelere çocukların evde çok renkli plastik tabaklarla sofrayı kurması, kaldırması, ev işlerinde yardım etmesi, kendi işlerini yapması tembihleniyor. Ayrıca görme kapasitesine uygun büyüklükteki toplarla (plates, ışıklı toplar) oyun oynanması, farklı renklerdeki ışıkların duvara yansıtılması, çocuğun ışığa odaklanması, evlerin güvenli ve açık renkli dekore edilmesi isteniyor.


Az görenlerin devası: Active Vision Eğitimi

Turhan Delimehmetoğlu, az görenler için yaptığı çalışmalarına ‘Aktif Görme’ anlamına gelen ‘Active Vision’ ismini vermiş. Avrupa’da uygulanan yöntemlerin bilimsel, teknik ve eğitsel boyutu ile Uzakdoğu’nun geleneksel sporlarını birleştirerek yeni bir model ortaya çıkarmış. Uzakdoğu sporları, az görenlerin eğitiminde çok önemli.

Ayrıntılı bilgiyi Turan Bey veriyor: “Uzakdoğu sporlarında en yüksek derece, kendini gözü kapalı şekilde savunabilmektir. Bu sporlar hissiyatı çok geliştirir. Görmeseniz bile kendinizi savunabilecek duruma gelirsiniz. Bundan yararlanarak Uzakdoğu sporlarını da eğitimimize dâhil ettik. Hareketler çok hızlı. Bunu yakalayabilmek için öğrenciler çok büyük performans gösteriyor, görme aktifleşiyor.” Tabii sadece Uzakdoğu sporları değil; basketbol, yüzme, paten, futbol da geliştiriyor az görenleri. Hepsinin ortak amacı gözü kullanmak, çocuğun kaybettiği özgüveni tekrar kazandırmak, bağımsız hareket konusunda yüreklendirmek, dengeyi ve refleksleri güçlendirmek. Nitekim aktif eğitimin verildiği salonda sadece yüzde 5 gördüğü için körler okuluna gidenler patenlerle basketbol oynuyor, merdiven inip çıkıyor, yüksek tahtaların üzerinden atlıyor. Gözün odaklanmasına yönelik birebir çalışmalar da yapılıyor, yüzlerce görme çeşidine göre özel egzersizler de. Böylece kanaldan gören birinin görüş açısı genişletilebiliyor. İilk zamanlar plates topunu algılayıp tutamayanlar kısa zamanda yarım metre uzağı görmeye başlıyor. Mesafe zamanla 1, 2, 3, 6 metreye kadar çıkıyor. Ardından toplar küçülüyor, 10 metre uzaktan küçük topları görür hâle geliyorlar. Tüm olumlu gelişmelerin basit bir mantığı var. Söz yine Turan Hoca’da: “Kullanılmayan kas gerilemeye mahkûm. Özellikle göz hücrelerinin gelişim aşamasında (0-7 yaş arası). En büyük yanılgı şu; gören göz değil, beyindeki görme kasları. Göz sadece pencere. Yoksa herkes gözlerini kapattığında kör olurdu. Arkadaki görme hücrelerini aktif şekilde çalıştırmak, kullanmak gerekir. Böylece görme potansiyeli artıyor. Yüzde 1 görebilenler bu oranı yüzde 30-40’a kadar çıkarabiliyor. ”


Onlar yeniden doğdu! 

Aktif görme eğitimi sayesinde hayatı baştan aşağıya değişen çocuk sayısı artıyor. Onlar yıllardır karanlıkta kalmış hayatlarına aydınlık bir pencereden bakmanın heyecanını yaşıyor. Ailelere gelince… Yaşadıkları mutluluk elbette ki tarifsiz. Belki de hiç olmadıkları kadar umut dolular artık. ‘Çocuğunuzda ne gibi değişiklikler oldu?’ sorusuna cevap verirken bile mutluluktan gözyaşlarını tutamıyorlar…

İlk geldiğimizde duvarı göremiyordu: Cahit Furkan Yılmaz’ın annesi Zübeyde Hanım anlatıyor: “2 senede her şey çok değişti. Önceden duvarı dahi göremiyordu. Yollarda artık bizim kaçırdıklarımızı dahi görüyor. Karanlıkta yüzümüzü fark ediyor. Uzaktan parmaklarımızı sayıyor. 3 yıl aradan sonra kaynaştırmaya gitti. Geçen sene iki dönem teşekkür aldı. Hem çok sevindik hem de yüreğimizde bir acı hissettik. Çünkü biz de artık çocuğumuzun zihinsel engelli olduğuna inanmaya başlamıştık. Cahit bizi çok şaşırtıyor. 4 puntoluk yazıları okuyor şimdi. ‘Anne görmek çok güzelmiş’ diyor sürekli. Kendine güveni de arttı. Tek başına istediği her yere gidiyor. Furkan’ın en büyük ideali Turan Hoca gibi olmak. Bunlar hayal değil, yalan değil, gerçeğin ta kendisi, herkesin bunu bilmesi, duyması lazım.”

Görmesiyle birlikte öğrenmesi de hızlandı: Yiğit’in babası anlatıyor: “Çok engelli oğlum göremediği için verilen özel eğitim bir işe yaramıyordu. Görmesiyle birlikte öğrenmesi de çok hızlandı. İçimizdeki umut giderek artıyor, büyük mutluluklar yaşıyoruz. Tek hayalimiz kendi ayakları üzerinde durabilecek seviyeye ulaşması. Söylediklerimizi anlayıp tepki veriyor artık. Görme kapasitesini buradan önce kullanamıyordu. Eğitim oğluma çok iyi geldi. Şu an çekirdeği, renkli misketi rahatlıkla görüp tutuyor. Artık detaylara tamamen vâkıf.”

Erken müdahalenin meyvelerini yiyoruz: Berra’nın anneannesi Fatma Kumru anlatıyor: “Biz eğitime torunum 3 yaşındayken başladık. Erken müdahalenin meyvelerini yiyoruz şimdi. Berra’nın bir gözü hiç görmüyor, diğeri de yüzde 5 görüyor. Ama görmesi çok aktif. Geçen sene vücudunu rahat kullanabilmesi için spor çalıştılar Turan Hoca’yla. Bu sene de göz egzersizleri yapıyorlar. Çok çok iyi görüyor şimdi. İlkokula başladı. Sınıfla uyumu iyi. 170 puntoyla başlamıştı, 36 puntoya kadar düştü. Sınıftakiler okumaya geçene kadar normal büyüklükteki yazıları okuyabilecek.”   

Eğitim için her hafta Zonguldak’tan geliyoruz: Merve Aktaş’ın annesi Emel Hanım anlatıyor: “Eğitimde ikinci senemiz. Her pazar Zonguldak’tan geliyor, eğitime katılıp geri dönüyoruz. Kızım önceden merdiven bile çıkamıyordu. Günlük hayatta görme engelli biri gibiydi. Sürekli ağlar, ‘ben göremiyorum, çok kötüyüm’ derdi. Hareketleri aktifleşti. Burada verilen psikolojik destek de onu hayata motive etti, arkadaş çevresi genişledi. Şu an meslek lisesinde çocuk gelişimi okuyor. Çoğu öğrenci bu bölümü tutturamamışken o azmetti ve kazandı. Artık kendine güvendiği için daha rahat hareket ediyor. Algılama oranı da arttı. Şu an 4-6 puntoluk yazıları okuyor. Görmeyle çevre uyumunu birlikte götürmek için spor dersleri aldı. Refleksleri çok gelişti.”

Oğlum seneye körler okuluna gitmeyecek: Fatih Tekin’in annesi Münire Hanım anlatıyor: “1,5 senedir eğitim alıyor. ‘Gören okuma-yazması’nı burada öğrendi. Oğlum seneye körler okuluna gitmeyecek. Yüzde 100 göremiyor dedikleri Fatih, tahtanın üzerine patenle çıkıp basket atıyor. Görünce öyle duygulandım ki (ağlıyor). Çevremizdeki herkes onu konuşuyor. Keloğlan, Pepee gibi çizgi filmleri seyrediyor. Artık arkadaşlarından olumlu anlamda bir farklılığı var. Göremeyen arkadaşlarının elinden tutup okul bahçesine çıkarıyormuş. Avukat olmak istiyor. ‘Anne benim daha çok görmem lazım’ diyerek sürekli kendini geliştirmeye çalışıyor. Aileler umudunu yitirmesin, her zaman çocuğuyla bereber mücadele etsin, az görüyor deyip evladını hayatın içinden çekmesin.”


Eğitim için torunumu Ankara’ya aldım

Utku Tekgül’ün (8) dedesi Tahsin Bey anlatıyor: “Torunum albino. Yüzde 78 göremiyor. Babası astsubay. Doğuda görevde. Az görenler için eğitim verildiğini duyunca Utku’yu Ankara’ya aldım. Yürürken, arkadaşlarıyla oynarken tedirgin hareket ediyordu. Dışarıda da evde de çok düşüyordu, denge problemi vardı. İkinci yılımız. Buradaki eğitim ve spor faaliyetleri sayesinde hızlı, hatasız hareket ediyor. Kaynaştırmada şimdi. Tahtayı tam göremiyor ama dersleri iyi. Okuma-yazmayı rahat öğrendi. Çok mutluyuz. Az gören çocukların hepsi bu eğitimi almalı, dünyaları aydınlanmalı.”


Önceden umutsuzluktan ağlardım, şimdi mutluluktan ağlıyorum

Osman’ın annesi Fatma Ekşioğlu anlatıyor: “Önce yazı çalışmalarıyla başladık. Çok kısa sürede okuma yazmayı öğrendi. Şimdi puntoları küçültüp daha da uzaktan okumaya çalışıyor. Matematiğe de geçtik. Normallerinden 2 milim daha büyük kareli ve çizgili defter bastırıyorum ona. Buradaki öğretmenler devreye girdi, artık körler okulunda matematik ve Türkçe derslerini ‘gören yazısı’yla okuyor. İkinci kademeye geçtiğinde normal okula göndermeyi düşünüyoruz. Başarısı arttıkça daha çok çabalıyor. Kendine güveni tam artık. Biz yapabileceklerimizin neler olduğunu bilmiyorduk. Çok şey öğrendik burada. Osman gören biri gibi hareket ediyor. Aşama kaydettikçe içim içime sığmıyor. Öyle çok coşuyorum ki dünyayı bu hocaların ayaklarına seresim geliyor. Önceden umutsuzluktan ağlardım, şimdi umuttan, mutluluktan ağlıyorum.”