|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

Sefaletten zirveye: Güney Kore

8 Kasım 2010 / ZAFER ÖZCAN
1960’larda en fakir ülkelerden biriyken bugün kişi başına millî gelirini 20 bin doların üstüne çıkaran Kore gerçeğinin temelinde neler yatıyor? Koreli yatırımcılar Türkiye’ye neden bu kadar ilgi gösteriyor? Türkiye-Kore ilişkileri nereye gidiyor?

Bugünlerde Türkiye’de hangi devasa projeden veya yatırımdan söz edilse, meselenin bir ayağında Güney Koreli şirketleri görmek mümkün. Nükleer santral ihalesinden hızlı trene, şehir çöplerini kullanarak elektrik üretiminden demir çelik yatırımlarına, elektronikten otomotive kadar Kore şirketleri artık hayatımızın her alanında. Bu şirketlerin tamamının ortak özelliği, ölçek itibarıyla dünya devi, bilinirlik açısından da dünya markası olmaları. Otomotivde Hyundai, Kia, Daweoo, Ssang Yong; elektronik ve mobil teknolojilerinde LG, Samsung ve  SK; çelik üretiminde Posco; otomobil lastiğinde Kumho; saatte Romanson söz konusu markalardan akla ilk gelenler. Bu firmaların tamamının Türkiye’de ciddi operasyonları ve yatırımları var. Yatırımların değeri de her geçen gün artıyor.

Türkiye-Kore ilişkileri denilince öne çıkan konular sanayi ve teknoloji yatırımları ile ticari işbirlikleri olsa da iki ülke ilişkilerinin tek belirleyicisi elbette ekonomi değil. Türkiye ve Kore cumhuriyetlerinin ‘kardeş ülke’ olma gibi bir özelliği de bulunuyor. ‘Brother’, yani ‘kardeş’ kelimesi, Türkiye hakkında Kore’de en fazla duyacağınız ifadelerden. Kardeşliğin temeli, 1950-53 arasındaki Kore Savaşı’na dayanıyor. Sovyetler Birliği ve Çin destekli Kuzey Kore ordusunun Güney Kore’ye saldırmasıyla başlayan Kore Savaşı, Birleşmiş Milletler’in kuruluşundan sonra aldığı ilk uluslararası askerî müdahale kararının da gerekçesi olacaktır. Güney Kore’ye yardıma giden 16 ülkeden biri konumundaki Türkiye, daha o yıllarda Kore halkının gönlünü kazanır. Türk askerinin savaşta gösterdiği kahramanlıklara, bir de savaş yetimi çocuklara sahip çıkma gibi insani boyutların eklenmesi, Korelileri çok etkileyecektir.

2010, Kore Savaşı’nın 60. yıldönümü. Bunun, Koreliler için özel bir anlamı var. 60 yılı bir insan ömrü kabul ediyorlar. Bu süreye tekabül eden kutlamalar ve anmalar da daha görkemli yapılıyor. 2010 yılı, sadece savaşın değil, iki ülke ilişkilerinin de 60. yıldönümü. Kore Savaşı kadar, son zamanlarda ülkenin en önemli gündem maddesi, önümüzdeki perşembe ve cuma (11-12 Kasım) düzenlenecek G-20 Zirvesi. Kore’de bugünlerde âdeta bir G-20 çılgınlığı yaşanıyor demek abartılı olmaz. Başkent Seul’ün önemli caddeleri katılımcı ülkelerin bayraklarıyla donatıldı. Kiminle konuşsanız zirvenin öneminden bahsediyor. Gerek kamu kurumları, gerekse sivil toplum kuruluşları hazırlıklar için seferber olmuş durumda. Zirve günlerinde yaşanacak ziyaretçi akınının provaları şimdiden yapılıyor. Gelen heyetlerden dolayı otellerde yer bulmak çok zor.

Aksiyon dergisi olarak, iki ülke ilişkilerinin gerek ticari, gerekse siyasi ve sosyal açılardan zirve yaptığı, Kore’nin Türkiye’de, Türkiye’nin de Kore’de gündem olduğu böyle bir dönemde, Güney Kore’yi mercek altına alıyoruz. 1960’larda dünyanın en fakir ve yardıma muhtaç ülkelerinden biri konumunda olmasına rağmen bugün dünyadaki ihtiyaç sahibi bölgelere yardım gönderen, kişi başına millî gelirini 20 bin doların üstüne çıkaran Kore’nin gerekçekleştirdiği mucizesinin temelinde neler yatıyor? Koreli yatırımcılar neden Türkiye’ye bu kadar ilgi gösteriyor? Türkiye-Kore ilişkileri nereye gidiyor?

Bu soruların cevabını bulabilmek için önce Kore’nin kalkınma hamlesini ve hangi noktadan bu seviyeye geldiğini iyi bilmek gerekiyor. Güney Kore’nin kalkınma modeli kendine has özellikler taşıyor ve bu yönüyle kalkınmış ülkeler arasında özel bir konuma sahip. Bu model, devletin önderliğinde kalkınma hamlesinin etkili ve başarılı bir örneği.

Geçen yüzyıl içindeki serüvenine baktığımızda, Kore’nin yarım asra yakın bir zaman dilimini ciddi sıkıntılar içinde geçirdiğini söyleyebiliriz. 1910’da Japonya tarafından işgal edilen ve sömürgeleştirilen Kore, bu durumdan 2. Dünya Savaşı’nda Japonların yenilmesiyle kurtulur. 1945’te sömürge dönemi sona erer ancak bu sefer de iç karışıklıklar başlar. Ülke savaştan sonra Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünür. Bugünkü Güney Kore’de ise 1948’de ‘Kore Cumhuriyeti’ adıyla bağımsız bir devlet kurulur. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan soğuk savaşta Kuzey Kore, Sovyetler Birliği’ne; Güney Kore ise Batı blokuna yakındır. 1950’ye gelindiğinde, Kuzey Kore orduları Güney Kore’ye saldırır. 3 yıl süren savaş ve çatışmalar, Kore Cumhuriyeti’ni ekonomik bir felakete sürükler.

Savaşın sona ermesiyle birlikte ‘sıfırı tüketen’ ve yardımlara muhtaç duruma düşen Kore için 1961’e kadar geçen 8 yıl, kendine gelme dönemidir. 1961’e kadar Kore’de, Doğu Asya tipi büyüme modelinin uygulanması pek mümkün olmaz. Vietnam Savaşı’nda Amerikan ordusuna verilen destek neticesi gelen Amerikan yardımları ve Japonlardan alınan savaş tazminatları, bu dönem Kore’sine sermaye girişinin temel kaynaklarıdır.

Yine bu dönemin karakteristik özelliklerinden biri, ülkenin çöken altyapısını yeniden kurma çalışmalarıdır. Dış kaynaklar önemli ölçüde altyapı yatırımlarında kullanılır. Sanayi denebilecek çalışmalar ise gıda ve tekstil gibi sektörler ve ciddi teknoloji gerektirmeyen basit ürünlerin üretimiyle sınırlı kalır. Sonuçta 1953-61 döneminde, savaşın etkisiyle âdeta yıkıma uğrayan ekonomi ve altyapı tekrar toparlanmaya başlar. Buna rağmen bu 8 yıllık dönemde büyüme hızı yıllık ortalama 4,2 gibi, o dönem için azımsanmayacak bir seviyede olur. Nüfus artışı ise Kuzey’den gelen göçlerin de etkisiyle yıllık ortalama 3,1 gibi çok yüksek bir seviyede gerçekleşir.

1961’de Kore’de askerî darbe olur ve General Park Chung Hee devlet başkanı koltuğuna oturur. Bu darbe aslında ülkenin kaderini çizecektir. Tahmin edilenin aksine General Park, Kore’de önceliği siyasetten alarak ekonomik kalkınmaya verir. 1962-66 dönemini kapsayan ‘Birinci 5 Yıllık Kalkınma Planı’, onun döneminde uygulanmaya başlar. Askerî darbenin ardından bankaları kamulaştıran General Park, bu bankalar aracılığı ile büyük şirketlere verilen kredileri genişletir ve başarılı şirketleri eksi reel faizlerle ödüllendirir. Bu uygulamalar ilk başta otoriter yönetimin yansımaları gibi gözükse de sonuçta yatırım ortamı ciddi seviyede iyileşir. Park’ın diğer özelliği de aslında daha önce hazırlanan ancak uygulamaya konulamayan ilk kalkınma planını, 1962’den itibaren devreye sokmasıdır. İlk beş yıllık kalkınma planının temel hedefi, yoksulluk çemberini kırmak ve kendi dinamizmiyle büyümenin temellerini atmaktır. Planın temel parametresi, ihracat odaklı hızlı büyüme olarak belirlenmiştir. Ekonomide ciddi yapısal reformlar da bu dönemde gerçekleştirilir. İkinci beş yıllık planda bu reformların karşılıkları alınmaya başlarken, ülke asıl atılımını, 1972 ve 76 yıllarını kapsayan 3. beş yıllık kalkınma planıyla yapar. Kore hükümeti bu dönemde ağır sanayi ve kimya sanayiinin geliştirilmesine odaklanır.

Ağır sanayi yatırımlarına ilk ve en önemli örnek, 1968’de kurulan Posco çelik şirketidir. Tae Joon Park tarafından, sermaye, teknoloji ve tecrübenin neredeyse hiç olmadığı bir dönemde, sadece 34 çalışanla kurulan Posco, bugün dünyanın çelik devleri arasında yer alıyor. Bu yılın başında Bursa’ya da yatırım yapan Posco firmasının varlıklarının toplam değeri 37 milyar doları buluyor. Dünya genelindeki 36 üretim tesisinde toplam 17 bin 600 kişiyi istihdam eden Posco’nun 22 ülkede toplam 42 çelik servis merkezi bulunuyor.

Kore’nin kalkınma sürecini araştıran Seul Ulusal Üniversitesi, Kyujanggak Kore Çalışmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Tae Gyun Park süreci anlatırken, o dönem yüksek teknolojiye dayalı üretim yapabilmek için Kore’nin imkânlarının yeterli olmadığını ve bütün tekniği Japonlardan kopya ettiklerini vurguluyor. Ülkenin hızlı kalkınma için Japonlarla işbirliği yapmasının şart olduğunu vurgulayan Prof. Park, şöyle devam ediyor: “Teknolojiyi Japonya’dan aldık ama bir süre sonra Kore firmaları kendi tarzlarını ortaya koymaya başladı. Tekniklerini kopyaladığımız Japon firmaları ile bizim firmalar rekabete başladı. Kopyacılıktan özgün üretime döndük. Uzun yıllardır kendi teknolojimizi üretiyoruz ama Kore’deki ileri teknoloji altyapısında Japonların katkısı inkâr edilemez. Mesela Hyundai ilk otomobili ürettiğinde motorunu Japonlardan almıştık ama daha sonra motorları kendimiz yapmaya başladık.”

Gerçekten bu dönemde, Japon şirketlerinin teknolojilerini paylaşma konusundaki isteksizliklerine rağmen, gerek lisans gerekse patent kullanım haklarını satın almak yoluyla Güney Kore, en fazla teknoloji transferini Japonya’dan yapar. Bu transferlerde tersine mühendislik uygulamaları ile Japon ve Amerikan üniversitelerinin mühendislik fakültelerinde okuyan Güney Koreli öğrencilerin önemli payı vardır. Sonuçta bugünkü Güney Kore teknolojisinin kaynağı Japonya denebilir ama sıfır birikimden ve sıfır teknik kapasiteden inovasyon odaklı bir sanayi üretimine geçişte Koreliler, Japonları bile geride bırakmıştır.

Savaş sonrası dönemden başlayarak, 1990’lara kadar her dönem ayrı bir kalkınma stratejisini devreye sokar Güney Kore. Altyapı, ağır sanayi ve kimya sanayiinden sonra 70’lerin gündeminde otomotiv sektörü vardır. Otomotiv denince Kore’nin lider şirketi kuşkusuz Hyundai’dir. Hâlen bünyesinde 45 civarında şirketi barındıran ve yaklaşık 180 bin kişiye istihdam sağlayan Hyundai, motorlu araç üretimi dışında mühendislik, inşaat, gemi yapımı, çelik, petro kimya, makine, havacılık, elektronik, finans ve perakende gibi alanlarda da faaliyet gösteriyor. Şirketin geçmişi, Chung Ju Yung’un 1940’ta açtığı küçük bir tamir atölyesine dayanıyor. Mühendislik ve inşaat şirketiyse 1947’de kuruluyor ve savaş sonrası ülkenin yeniden yapılanmasında önemli bir rol üstleniyor. 1967’de Hyundai Motor’un kurulması ile grup daha ileri teknoloji gerektiren alanlara yatırım yapıyor.

Hyundai Motor önceleri Ford Cortina modeli araçları monte ederek yola çıkar. Bunun yanında şirket İngiltere’den getirttiği bir uzmanın desteğiyle, 2 yıl içinde kendi otomobilini üretme hedefi koyar. Tasarımı İtalya’da yapılan ve teknolojisi Japon Mitsubishi Motor’dan alınan ‘Pony’ marka otomobil, ilk Güney Kore otomobili olarak 1974’te üretilir ve iki yıl içinde ihracata başlanır. Prof. Park’ın bahsettiği, Japon teknolojisi ile araba üretme dönemi de böylece başlamış olur. Mitsubishi’den istediği teknoloji desteğini alamayan Hyundai, ARGE yatırımlarını artırmaya karar vererek, önce kendi motor ve vites sistemini, daha sonra da kendi modellerini üretmeye başlar. Onu diğer şirketler izleyecektir.

80 sonrası ise sıra yüksek teknolojili üretime ve elektronik ürünlere gelir. Samsung ve LG gibi firmaların küresel ölçeğe yükselmesi bu dönemde gerçekleşir. Kore’de 1985’e kadar devlet büyük sanayi yatırımlarına ciddi destek verir. Özel sektör âdeta devletin kanatları altında palazlanır. Günümüzde Chebol diye anılan küresel Kore markalarının tamamının gelişmesinde devlet desteklerinin önemli rolü var. Bu kuruluşlara yönelik devlet destekleri 1985’te sona erecektir. Türk halkının, Naim Süleymanoğlu’nun dünya rekorlarıyla hatırladığı 1988 Seul Olimpiyatları, Kore’nin dışa açılımının, ihracattan dış yatırımlara başlamasının da miladıdır. Olimpiyatları başarıyla organize eden ülkede, bu dönem bir özgüven patlaması yaşanır. Yıllardır ürettiklerini dünyanın her yerine satmayı başaran Kore firmaları, yeni dönemde yabancı ülkelerde de yatırımcı olmaya başlayacaktır.

Ülkenin küresel markaları 1990’lardan itibaren hızla dış ülkelere yayılır. Kore’deki üretime dış pazarlardaki üretim de eklenir. Bu hızlı dışa açılma sürecinin önünü kesen gelişme ise 1997 Asya krizi olur. 1997’de yaşanan ve Asya kaplanları diye bilinen Kore, Japonya, Singapur, Malezya, Tayland gibi ülkeleri sarsan kriz, dışa açık Kore ekonomisini de olumsuz etkiler. Buna rağmen dinamik bir ekonomiye sahip Kore, krizin etkilerinden kısa sürede sıyrılmayı başarır ve bu dönemi, yapısal reformlar için bir fırsat olarak değerlendirir. Alınan hasarlara rağmen Asya krizinden daha güçlü bir reel sektör ve finansal yapıyla çıkmayı başarır Kore Cumhuriyeti. Bu süreçte IMF’den kredi desteği alan Kore, bu destekle hem krizi atlatacak hem de borçlarını kısa sürede geri ödeyecektir. Kore’nin günlük 2 milyon tirajlı Donga İlbo gazetesinin ekonomi editörü Seung Ho Huh, Asya krizini analiz ederken, “Biz buna IMF’den mezun olmak diyoruz. 4-5 senede IMF’den mezun olduk ve yolumuza devam ettik.” diyor.

Bugünkü yükselişte Asya krizi sonrasında ekonomideki yeniden yapılanmanın etkisi var. O krizde aldığı hasara rağmen, finans sektörünü ve reel sektörü sağlamlaştıran ülke, bugün rekabette öne çıkmış durumda. Kore bu açıdan Türkiye ile önemli benzerlikler gösteriyor. 2001 krizinde dibe vurduktan sonra bütün bankacılık sistemi ve kamu maliyesini rehabilite eden Türkiye, şimdi nasıl bunun meyvelerini topluyorsa, Kore de benzer bir süreç yaşıyor.

Güney Kore’nin en büyük 4 bankasından biri konumundaki NH Bank üst yöneticisi Byoung Jo Chun de Asya krizinden elde edilen tecrübeye işaret ederek, “1997 krizini IMF’den yardım alarak aştık. 2008 krizine bu tecrübeyle girdik. Avrupa Birliği ülkelerine göre krizden daha az etkilendik ve krizi daha çabuk atlattık.” diyor. Chun, bu dönemde devletin izlediği yolu da şöyle anlatıyor: “Küresel kriz başlayınca Kore hükümeti kendi ödemelerini hızla yaparak piyasada paranın dolaşımını sağladı. Bu durum piyasaya nakit girişine yol açtı. Onun dışında faizler düşürüldü. Ayrıca, en fazla iş yaptığı Amerika, Çin ve Japonya ile Kore arasında paraların değeriyle ilgili düzenlemeler yapıldı. Bu üç önemli tedbir bizi krizde avantajlı konuma getirdi. 97 krizinde bankalara toplam 15 milyar dolar aktarmak zorunda kalan Kore hükümeti, bu kez bankalara hemen hiç yardım yapmadı. Az bir katkıyla bankalar krizi sorunsuz atlattı.”  

NH Bank’ın genel merkezi, başkent Seul’un finans ve borsa merkezi konumundaki Yeouido’da. Byoung Jo Chun bu bölgede kulaktan kulağa fısıldanan bir isimden bahsediyor: “Burada son günlerde fısıltı hâlinde sürekli bir Türkiye ismi dolaşıyor. Brokerler ve bankacılar ‘Türkiye güçleniyor. Türkiye daha güçlü olacak’ diye konuşuyor.”  NH Bank son yıllarda Kore şirketlerinin uluslararası yatımlarına da kredi desteği veriyor. Türkiye’de belediyelerin çöplerinden elektrik üretmeye başlayan CEV Enerji Holding de NH Bank’ın finanse ettiği şirketlerden.

KALKINMANIN TEMELİ EĞİTİM

Ekonomik göstergeler ve küresel markalar bir yana, 50 yılda millî geliri 200 kat artırmanın, dış yardıma muhtaç bir ülke durumundan diğer ülkelere teknoloji transferi yapan bir ülke konumuna yükselmenin temeli beşerî sermaye. Kalkınma stratejileri ne kadar iyi olursa olsun, son tahlilde projeleri uygulayacak bir insan kaynağına ihtiyaç var. Kore’nin farkı da burada başlıyor. Ailelerin eğitime verdikleri olağanüstü önem, çocukların en iyi eğitimi almaları için gösterilen fedakârlıklar, bilim ve teknolojideki atılımların da sağlam bir altyapıya ve verimli bir insan kaynağına kavuşmasını sağlamış.

Kore’de bilim ve ileri teknoloji denilince akla ilk gelen isimlerden biri Myung Oh. Kore İleri teknoloji ve Bilim Enstitüsü Başkanlığını yürüten, daha önceleri de başbakan yardımcılığı yapmış Oh, kalkınma başarısının birinci gerekçesinin eğitim olduğunu vurguluyor. “Koreli aileler kendileri aç kalsa bile çocuklarını okutur. Gelinen seviyede bu tavrın önemli rolü var.” tespitini yapan Oh, ikinci gerekçe olarak da bilim ve teknolojiye yapılan yatırımları gösteriyor. Aslında eldeki veriler Myung Oh’un tespitlerini destekliyor. Kore’de lise mezunlarının yüzde 84’ü üniversiteye gidiyor. 50 milyonluk ülkedeki üniversite ve yüksekokul sayısı 408. Kore’deki üniversiteye gitme oranları Amerika, Japonya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin önünde. Üniversite öğrencilerinin yüzde 40’ı bilim alanında çalışıyor. Ülkede Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla’nın (GSYH) yüzde 3,7’si araştırma ve geliştirme (ARGE) faaliyetlerine ayrılıyor. OECD ülkeleri arasında bu oran yüzde 2,28 düzeyinde.

Myung Oh, 1980’den itibaren ülkede bilgi teknolojileri (IT) devrimi yaşandığını belirterek, IT sektörünün ekonomiye katkısının yüzde 40’a ulaştığını söylüyor. Kore’nin bir özelliği de dünyada en fazla optik kablonun döşendiği ülke olması. Oh, internet hızı ve kullanımının yüksek seviyelerde seyretmesinin ülkede herkesin bilgiye ulaşımını kolaylaştırdığı tespitini yapıyor. Bu durumun da şeffaflığı berberinde getirdiğini ve vergilerin daha kolay toplanmasını sağladığını, böylelikle devletin gelirlerinin arttığını belirtiyor.  

Peki, Kore halkının eğitime bu kadar önem vermesinin sebebi ne? Bu sorunun cevabını ülkenin önde gelen girişimcilerinden biri veriyor. Prof. Suk Jean Kang, General Electric şirketinin uzun yıllar Kore başkanlığını yürütmüş, bilim dünyası kadar iş hayatındaki etkinliğiyle de öne çıkan bir isim. Türk Kore Dostluk Derneği’nin de kurucularından olan Kang, iki ülke ilişkilerinin gelişmesine büyük önem veriyor. Prof. Kang, Korelilerin eğitime bu kadar önem vermelerinin asıl gerekçesinin Kore Savaşı olduğu tespitini yapıyor: “Savaş olmasa Kore hâlâ tarım odaklı bir ülke olabilirdi. Savaşta yaşanan dramlar, açlık ve sefalet insanları motive etti. Eğitime ve başarıya odaklanmalarını sağladı. Savaşı yaşamasak bana göre bu seviyeye ulaşamazdık.”

Eğitime odaklanmak elbette kalkınmada çok önemli ama Prof. Kang, eğitime yönelik aşırı motivasyonun bazı sosyal problemleri de beraberinde getirdiğini söylüyor. Mesela, ailenin çocuğu Amerika’da eğitim görürken, anne de çocuğu ile beraber bu ülkede yaşamaya başlıyor. Baba ise Kore’de kalarak çalışıp ailesine para gönderiyor. Yine çocukları için çok çalışan anne-babalar evde çocuklarına vakit ayıramıyor. Bu da aileleri ve çocukları olumsuz etkiliyor. Aynen Türkiye’deki gibi büyük önem verilen aile kavramı zayıflıyor. Sadece bu da değil. Refah seviyesinin artması ve ailelerdeki çözülme, ülkedeki intihar oranlarını da artırıyor. Prof. Kang, kalkınmaya ve refaha odaklanılırken, onun getirdiği sosyal sorunların göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor.

KÜRESEL MARKALAR KOBİ’LERİ EZİYOR MU?

Güney Kore’nin kalkınmasında Chebol şirketlerinin payı inkâr edilemez. Her biri alanında küresel marka olmayı başarmış şirketlerin bu noktaya gelmesinde ise devlet desteklerinin önemli rolü var. Ancak bu şirketlere yönelik eleştiriler de yok değil. Kore’nin kalkınma serüvenini araştıran Seul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Tae Gyun Park, ülkede çok hızlı bir kalkınma süreci yaşandığı için devletin az sayıdaki şirketi büyüttüğünü belirterek “Küçük ve orta büyüklükteki şirketlerimizde güzel gelişmeler oluyor ama onlar Chebol şirketleri ile adil rekabet edemiyor. Devlet, Chebol firmalarına bağımlı. Onlarda sorun çıkarsa bu bütün ülkeyi etkiliyor.” tespitini yapıyor. Chebol şirketlerinin kazandıkları parayı yeni teknolojilere yatırmak yerine alışveriş merkezleri açtıklarını, inşaat şirketleri kurduklarını belirten Prof. Park’a göre Kore’deki gelişimin devam etmesi için devlet KOBİ’lerin (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) arkasında durmalı, yeni teknoloji üretmelerinin önünü açmalı. Bir de büyükler ile küçükler arasında adil rekabet ortamı oluşturmalı.

Kore halkı denince dikkati çeken ilk özellik, milliyetçilik. Koreliler milliyetçi yanlarını ticarete yansıtıyor ve yerli şirketlerin ürünlerini tercih ediyor. Prof. Park ise bu tavrın da olumsuzluklara yol açtığını belirterek ilginç bir tespit yapıyor: “Koreliler artık yabancı markaları da tercih etmeli. Çünkü sadece Kore markası kullanıldığı zaman yerli markalar rehavete kapılıyor, ‘halk ne üretsek alıyor’ anlayışı ile kendilerini geliştirme ihtiyacı hissetmiyorlar. Halk kim kaliteli üretmişse onu almalı.” ARGE’ye ayrılan bütçelere bakıldığında Park’ın eleştirilerinin haklı olduğu görülüyor. Kore’de KOBİ’lerin bütçelerindeki ARGE payı ortalama yüzde 3,26 olurken, büyük firmalarda bu oran 2,64’te kalıyor.

Kore’de KOBİ’ler denince akla gelen isimse, Kore Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Federasyonu Başkanı Kim Ki Mun. Aynı zamanda dünyaca ünlü Romanson saatlerinin de sahibi olan Ki Mun ise Kore ekonomisinde KOBİ’lerin öneminin gittikçe arttığını vurguluyor.

Son 10 yılda küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin istihdam sayısı 3 milyon 800 bin kişi artarken, büyük firmaların istihdamı 600 bin kişi azalmış. Son 10 yıldır KOBİ’lerin, Kore’nin yenilikçi iş fikirlerine öncülük yapmaya başladığını belirten Kim Ki Mun, ülkedeki yenilikçi KOBİ sayısının da son 5 yılda 9 binden 39 bine yükseldiği bilgisini veriyor. Bütün bu gelişmelere rağmen, Prof. Park’ın tespitlerinde olduğu gibi, KOBİ’lerin hâlâ büyük firmalarla yeteri kadar adil rekabet içinde olamadığını da söyleyen Mun, hükümetin adil rekabet koşullarını hazırlayacak düzenlemeler yapması gerektiğini vurguluyor.  

Chebol şirketleri hakkında bu kadar değerlendirme yaptıktan sonra mikrofonu biraz da onlara uzatmak gerekiyor. Kore’nin hâlen en büyük küresel markası; elektronik devi Samsung. Samsung, 1938’de Byung Chull Lee tarafından kurulur. 1960’lara kadar şeker, tekstil, kurutulmuş balık gibi düşük teknolojili sektörlerde üretim yapan şirket, 1970’lerde kâğıt, petrokimya gibi orta düzeyli teknolojik üretime geçiş yapar. 1980’lerden itibaren şirket rotasını elektronik, bilgisayar, cep telefonu ve yarı iletken sektörlerine kaydırır. Kore dilinde ‘üç yıldız’ anlamına gelen Samsung, hâlen yarı iletkenler, telekomünikasyon ve dijital yakınsama teknolojilerinde dünyanın bir numarası olarak gösteriliyor. Dünyanın en değerli markaları sıralamasında 2002 yılını 19. sırada kapatan Samsung, hâlen 17,5 milyar dolarlık bir marka değerine sahip. Yine 2009 rakamlarına göre Samsung Global’in konsolide cirosu 116,7 milyar dolara ulaşmış durumda. Samsung’un bir özeliği de dünyada IBM’den sonra en fazla patent alan ikinci marka olması. Toplam patent sayısı 3 bin 611.

Seul’e bir saatlik mesafedeki Suwon’da kurulu ‘Samsung Digital City’ye geldiğinizde nasıl bir küresel markayla karşı karşıya olduğunuz daha net ortaya çıkıyor. 1,72 milyon metrekarelik alana kurulu Samsung Dijital Şehir’de 28 bin kişi çalışıyor. Samsung’un dünya genelinde 62 ülkede 191 ofis ve üretim tesisi ile 158 bin çalışanı bulunuyor. Bu çalışanların 44 bininin ARGE elemanı olması, zaten markanın başarısını gerekçelendirmeye yetiyor. Samsung’da çalışmak Koreliler nezdinde bir ayrıcalık olarak görülüyor. Bahsettiğimiz kampüsün içinde futbol, basketbol, beyzbol sahaları, fitnes center, hastane, banka, turizm acentesi, kafeler ve geniş park alanları var. Burada üretim yok, şirketin beyni denebilir. Kampüsteki en büyük iki bina tamamen ARGE’ye ayrılmış. Cep telefonu, televizyon, bilgisayar, yazıcı ve beyaz eşyaların ARGE binaları ve merkez ofisleri dijital şehirde bulunuyor. Yine bu alan için 9 adet yemekhane var. Şirkette çok fazla Hint kökenli çalıştığı için, yemekhanelerden birinde tamamen Hint yemekleri çıkıyor. Kampüs içindeki 500 bisiklet, içerideki ulaşımda kullanılıyor. Dijital şehir, Samsung elektroniğin merkezi ama bunun dışında LCD operasyonlarının beyni konumundaki Kristal Şehir ve yarı iletkenler için de Nano Şehir kurulmuş. Bunlar Kore’nin farklı bölgelerine dağılmış durumda.

İşte bir Chebol firmasının kısa öyküsü. Samsung’un hikâyesi aslında Kore’nin kalkınma sürecini anlamak ve analiz etmek için çok önemli veriler ihtiva ediyor. Tamamen yardıma muhtaç bir ülke sadece 50 yılda hem bir refah toplumu olup hem de böylesine etkileyici global markalar çıkarabiliyor. Benzer özelliklere sahip olduğumuzdan, son tahlilde Kore modeli, Türkiye’nin kalkınma ve refah toplumu olma yolculuğu açısından da çok önemli dersler içeriyor. Kore şirketlerinin Türkiye’nin geleceğini yakından ilgilendiren devasa projelere gösterdiği ilgi ve Türklerin de Kore’de gittikçe artan etkileri, Türkiye’de artık Kore’nin daha fazla gündeme gelmesini gerektiriyor.

(Katkıda Bulunan: Şinasi Alpago)

 

STA, hızlı tren ve nükleer santral

 

Kore ile Türkiye’nin ticari ilişkilerine bakıldığında Türkiye aleyhine büyük bir dış ticaret açığı olduğu görülüyor. İki ülke arasında yaklaşık 4 milyar dolarlık bir ticaret hacmi var ve bunun 3,5 milyar dolarını Kore’nin bize sattığı ürünler oluşturuyor. Bunlar ağırlıklı olarak otomotiv yedek parçaları, petrokimya ve elektronik gibi katma değeri yüksek ürünler. Türkiye ise Kore’ye tekstil, gıda ve mermer satabiliyor. Kore hâlen Türkiye’nin ithalat yaptığı 11. büyük ülke konumunda ama ihracatımızda Kore ilk 50’de bile değil. Koreli firmalar Türkiye’de büyük yatırımlar yapıp dev projelere talip olurken, Kore’deki Türk girişimciler ise öğrenci olarak bu ülkeye gelip okul bitince iş hayatına atılan ve daha çok al-sat türü ticaret yapan küçük ölçekli firma sahipleri. Kore’de hâlen 10 civarında Türk iş adamı faaliyet gösteriyor. İşte bu 10 iş adamı son dönemde bir araya gelerek Kore - Türk İş Adamları Derneği’ni (KOTUBA) kurmuş. Hakan Baltalı’nın başkanlığını yürüttüğü KOTUBA’nın Türkiye’den de önemli üyeleri var. Bunlar daha çok Kore firmaları ile ortaklık yapan Türk şirketlerinin sahipleri.

Korelilerin Türkiye’den daha fazla mal almak istediklerini belirten Hakan Baltalı, KOTUBA olarak Türk firmalarının Kore’yle ticaretini artırmalarını kendilerine misyon edindiklerini söylüyor. İki ülke arasındaki ticari ilişkilerin dengelenip daha sağlıklı bir zemine oturması gerektiğini kaydeden Baltalı, “Kore’den üst düzey iş adamlarını, alım heyetlerini Türkiye’ye götürüp potansiyeli gösteriyoruz. Koreliler artık Türkiye’yi sadece bir pazar değil bir ticari ortak olarak da görmeli. Bunu gerçekleştirmek için dernek üzerine düşeni yapıyor.” diyor. Aslında iki ülkenin ticari ilişkilerinde bugünlerdeki en önemli gündem maddesi STA, yani Serbest Ticaret Anlaşması. Güney Kore kısa süre önce Avrupa Birliği ile Serbest Ticaret Anlaşması imzaladı ve bu anlaşma 1 Temmuz 2011’den itibaren yürürlüğe girecek. Türkiye’nin Seul Büyükelçisi Erdoğan İşcan’ın bu gelişmeyle ilgili önemli uyarıları var.

Türkiye ile Güney Kore arasında bir STA yapılmadan, AB ile Kore arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesinin Türkiye için büyük bir dezavantaj oluşturacağını vurgulayan Büyükelçi İşcan, “Bu durumda bizim ürünlerimiz Kore’ye gümrük vergisi ödeyerek girebilirken, onların malları bize AB üzerinden gümrüksüz girecek; çünkü Türkiye’nin AB ile gümrük birliği anlaşması var. Böyle olursa, zaten aleyhimize olan dış ticaret açığı daha da artacaktır. İki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 10 milyar dolara çıkar ama bunun en az 9 milyarı bizim ithalatımız olur. Durum çok ciddi ve Türkiye ile Kore arasındaki STA’nın bir an önce imzalanması gerekiyor.” sözleriyle konunun önemini vurguluyor. Türkiye ile Kore arasındaki STA görüşmeleri hâlen devam ediyor. Kore’deki Türk girişimcilerin de beklentisi, bu görüşmelerin bir an önce sonuçlandırılması ve 2011 Temmuz’undan önce STA’nın devreye girmesi.

STA’nın önemiyle ilgili en ilginç tespitleriyse, Kore İthalatçılar Birliği Başkanı Ju Tae Lee yapıyor. İki ülke arasında STA imzalandığı takdirde, Türkiye mallarının Kore’ye girişinin çok artacağını belirten Lee, “Çünkü bizde gümrük vergileri çok yüksek. STA olması Türk girişimciler için çok önemli bir gelişme olur.” diyor. AB- Kore arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, Türkiye ile Kore arasında da bir serbest ticaret anlaşması imzalanmasının Türkiye’yi BRİC ülkeleri (Brezilya, Hindistan, Çin, Rusya) arasına sokacağını belirten Lee, “ Çünkü Türkiye’de çok büyük potansiyel var. Bu anlaşmalar Türkiye’deki gelişmenin katlanarak artmasına yol açacaktır.” tespitini yapıyor. Şu anda birçok ülkenin Kore ile STA imzalamak için sırada beklediğini belirten Lee, Kore hükümetinin nükleer santral ve hızlı tren gibi projeleri yurt dışına satmaya çok önem verdiğini hatırlatarak, “Türkiye nükleer santral ve hızlı tren kartını iyi oynarsa STA’nın Türkiye’nin istediği şartlarda imzalanması kolaylaşır.” diyor.

Türkiye-Kore ilişkilerinin gelişmesi için ciddi çaba sarf eden isimlerden biri de, Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Jong Kyoung Hong. İki ülke arasındaki ticaretin küresel krizde daraldığına dikkat çeken Hong, “Kriz öncesi 4,1 milyar olan ticaret, kriz sonrası 3,1 milyar dolara geriledi ama 2010’un ilk yarısında iki ülke arasındaki ticaret, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 83 arttı.” bilgisini veriyor. Buna rağmen iki ülke ticaretinin yeterli seviyede olmadığını da belirterek, gündemde olan STA anlaşmasının karşılıklı ticaretin büyümesi için ciddi fırsat olacağını vurguluyor.

 

Türkiye’den Kore’ye eğitim köprüsü

 

Emin Hüseyinov, Seul’deki Türk okulu Rainbow İnternational Scholl’un müdürü. Aslen Azeri ve Nahcıvanlı. Nahcıvan’daki Türk kolejinden 1997’de mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Kimya bölümünü bitirmiş. 2 yıl İstanbul’da çalıştıktan sonra 2004’te Yemen’e giderek oradaki Türk okullarında görev almış. 6 yıl Yemen’de kaldıktan sonra 2010 yılında okul müdürü olarak Kore’ye gelmiş. Emin Bey’in eşi Hayale Tuba Hüseyinova da Nahcıvan’daki diğer Türk okulundan, Ordubat Kız Koleji’nden mezun. Hayale Hanım da eşi gibi Yemen’deki Türk okulunda öğretmenlik yapmış. Azerbaycan kökenli çift bundan böyle Kore’deki Türk okulunda birlikte hizmet verecek. Henüz yeni gelmelerine rağmen ikisi de Kore’yi çok sevmiş. Özellikle eğitim seviyesinin çok yüksek olması ve ailelerin eğitime verdikleri önem onları çok etkilemiş.

“Türk girişimciler Nahcıvan’da bir okul açmasa ve ben oraya gitmesem nasıl bir hayatım olurdu bilmiyordum.” diyen Hüseyinov, okulun açıldığı dönem Azerbaycan’ın bağımsızlığına yeni kavuştuğunu ve ciddi sıkıntılar içinde olduğunu hatırlatıyor. Gençlerin önünde bir hedef olmadığını ve uyuşturucunun çok yaygın olduğunu söyleyerek, “Ben şanslıydım ama maalesef koleje giremeyen arkadaşlarımın çoğu kötü yollara düştü. Kendilerine iyi bir gelecek kuramadılar. Şimdi ben de bana verilenleri öğrencilerime vermek için Türk okulunda öğretmenlik yapıyorum.” diyor.

İki Azerbaycanlı öğretmenin Kore macerası aslında Türk girişimcilerin bu ülkeye verdikleri önem ve kardeş ülke Kore insanına verdikleri değerin bir göstergesi. Farklı 22 ülkeden 200 öğrencisiyle yaklaşık 3 yıldır Seul’de hizmet veren Rainbow Uluslararası Okulları’nda, ana sınıfından 8. sınıfa kadar öğrenci bulunuyor. Ortaokul bölümü ilk mezunlarını bu yıl verecek. Okulun bir özelliği de, Kore’de çok kültürlülük ve birlikte yaşamanın sembollerinden olması. Uzun yıllar yabancılara kuşkuyla bakan bir ülke olan Kore’de son zamanlarda ciddi bir açılım süreci yaşanıyor. Rainbow Okulları da çok dilli ve çok kültürlü yapısıyla bu sürece ciddi katkı veriyor. Okulun 200 öğrencisinin yüzde 30’unu Koreliler oluşturuyor. Onların burayı tercih sebebiyse çocuklarını yabancı kültürlerle birlikte yaşamaya alıştırmak.

Türkiye’nin Kore’deki eğitim yatırımlarının tamamlayıcısı ise yine Seul’de faaliyet gösteren İstanbul Kültür Merkezi. 1998’de, bu ülkede yaşayan Türkler tarafından kurulan merkez, Türkiye’nin Kore’de daha fazla ve daha doğru tanıtılmasında önemli bir fonksiyon üstleniyor. Bu merkeze yılda en az 1500 Koreli öğrenci geliyor ve hepsine Türkiye anlatılıyor. Korelilerin Türkiye ile ilgili her konuda kendilerini aradığını belirten İstanbul Kültür Merkezi Müdürü Hüseyin Yiğit, merkezin faaliyetlerini şöyle anlatıyor: “Türkiye’ye yatırım düşünen girişimciler bile arayıp fikir alıyor. Turistler Türkiye’de nereleri gezebileceklerini soruyor. Bizi okullarına davet ediyorlar ve orada saatlerce Türkiye’yi anlatıyoruz. Şimdiye kadar 3 bin Koreliye merkezde Türkçe dersi verdik. UNESCO bizi ülkesini en iyi anlatan merkez seçti”

İstanbul Kültür Merkezi’nin bir özelliği de, Kore’nin küresel markalarıyla kurduğu ilişkiler. Türkiye’ye yönelik bir ürün çıkarmak isteyen markaların gelip kendilerinden fikir aldığını söyleyen Yiğit, “Mesela bizden Türkiye’de kadınların alışveriş alışkanlıkları hakkında bilgi alıyorlar. Tüketici davranışlarını soruyorlar.” diyor. Görüldüğü gibi Türk girişimci ve eğitimcilerin Kore’deki eğitim ve kültür yatırımları  iki ülke ilişkilerinin gelişmesine katkı yaparken, kardeş ülke Kore’de Türkiye’nin daha iyi ve daha fazla tanınmasına zemin hazırlıyor. Kore gibi eğitim düzeyi ve kalitesi çok yüksek bir ülkede Türk girişimcilerin eğitim kurumları açıp kendilerini kabul ettirebilmeleri de Türkiye’nin eğitimde aldığı mesafeyi ortaya koyuyor.

 

Ticarete değil, yatırıma odaklanın!

 

Kore’ye daha fazla mal satmak isteyen Türk firmalarının odaklanması gereken kurumların başında, Kore İthalatçılar Birliği (KOIMA) geliyor. 8 bin 500 üye firmasıyla ülkenin ithalattaki en önemli kuruluşu olan KOIMA’nın başkanı Ju Tae Lee, iki ülke arasındaki ticaret ve işbirliğinin kendileri için çok önemli olduğunu vurguluyor. Türkiye’nin Asya ile Avrupa’yı bağlayan bir noktada olduğunu hatırlatan Lee, iki ülke arasında ticaret kadar yatırım fırsatlarının da gözden kaçırılmaması gerektiğini vurguluyor. Aradaki ticaret dengesizliğinin kapanması için, Türkiye’nin Kore’den otomotiv, elektronik ve gemi inşa sanayiinde yatırım çekmesi gerektiğini belirten Lee, önerilerini sıralıyor: “Mesela Hyundai’nin Türkiye’de fabrikası var ama hâlâ yedek parçanın önemli bölümü Kore’den geliyor. Sürekli Kore’den yedek parça ithal etmekle ticaret açığı kapanmaz. Türkiye otomotiv ve elektronik gibi sektörlere yedek parça üretiminde kendi kendine yeten bir ülke olabilirse Kore gibi ileri teknolojili ülkelerle yaptığı ticarette açıklarını kapatabilir. Türkiye ya bunları kendi üretmeli ya da yedek parça üretimiyle ilgili yatırımları da çekmelidir.” 

Kore’nin küresel markalarından Samsung’un, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu pazarından sorumlu üst yöneticisi Sunghak Jang ise Korelilerin son yıllarda Türk kültürüne ilgilerinin arttığı tespitini yaparak, iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesinin ticarete de yansıyacağını söylüyor. Türkiye’nin küresel krizden tamamen çıktığını belirten Jang, “Türkiye, Samsung için çok önemli ve çalışması kolay bir pazar.” diyor. Türkiye pazarında daha etkin olmak için ocak ayında İstanbul’da bir pazarlama şirketi kurduklarını söyleyen Jang, iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin bundan sonra daha da güçleneceğini vurguluyor.

Kore’nin diğer küresel elektronik markası LG içinse Türkiye bir ticaret ortağı. Dünyanın dört bir yanındaki yatırımlarıyla 84 bin kişiye iş imkânı sağlayan LG ev eğlence sistemleri, mobil iletişim, ev aletleri, klima sistemleri ve iş çözümleri olmak üzere beş farklı sektörde faaliyet gösteriyor. Türkiye’de Beko ile ortak klima üreten LG’nin Türkiye Başkanı Christopher Kim, “LG markası artık Türk tüketicisinin hafızasında bir elektronik markası olarak kalıcı yer edindi. Türk tüketicisi teknolojik gelişmelere en hızlı ayak uyduran bir yapıya sahip… Türkiye, LG’nin çok önem verdiği stratejik pazarların ön sıralarında yer alıyor.” diyor. LG’nin 2011 yılında Türkiye’nin en sevilen ve tercih edilen elektronik markalarından biri olmayı hedeflediğini de belirten Kim, gelecek yıl ilk Nano TV’yi Türkiye’de satışa sunmayı hedeflediklerini de ifade ediyor. 

Seul merkezli CEV Holding’in uzmanlık alanı temiz enerji. Şirket son yıllarda Türkiye’de önemli projelere imza atıyor. CEO Yoon Bok Jung, şirketin ana hedefini temiz enerjiler bularak, bunları elektrik üretiminde ve taşıtlarda kullanmak olarak açıklıyor. CEV holding, doğalgazın toplu taşıma araçlarında kullanımıyla ilgili çalışmalar yapıyor. Sıkıştırılmış doğalgaz (CNG) dizele göre yüzde 50 tasarruf sağlarken, çevreyi de muadillerine göre daha az kirletiyor. Kore’de hâlen 20 bin adet toplu taşıma aracı bu sistemi kullanıyor. CEV Holding, CNG kullanımı için İstanbul Belediyesi ve İETT ile de anlaşma yaptı ve hâlen 15 belediye otobüsünde deneme sürüşleri devam ediyor. 2 yıldır denenen sistemin ekonomi, güvenlik ve çevrecilik açılarından kendini kanıtladığını belirten Jung, İETT’nin vereceği programa göre sistemi İstanbul’da yaygınlaştırmak istediklerini vurguluyor. Şirketin diğer il belediyeleri ile görüşmeleri de devam ediyor. CEV’in Türkiye’deki diğer projesi ise belediyelerin çöplerinden elektrik üretmek. Hâlen Bolu ve Gaziantep’te 5’er bin haneye, şehrin çöpünden ürettikleri elektriği verdiklerini belirten Jung, bu sayıyı 20 bine çıkarmayı hedeflediklerini söylüyor. Çöpten çıkan metan gazı ve karbondioksitten üretilen elektrik sayesinde hem belediyelerin çöp sorunları çözülüyor hem de çöpler değerlendirilmiş oluyor.

Yoon Bok Jang, ticaret dışında da iki ülke ilişkilerinin gelişmesi için özel çaba sarf eden bir isim. Yıllarca okullarda Türkleri kardeş diye okuduklarını ancak Türkiye’de bundan fazlasını bulduğunu belirterek, çevresindeki yatırımcıları Türkiye’ye yatırım için teşvik ettiğini söylüyor. Kore Savaşı’ndaki katkılarından dolayı Türkiye’ye yeteri kadar teşekkür edemediklerini belirten Jung, “Türkiye’ye olan minnetimizi ve dostluğumuzu göstermemiz lazım ve bu anlayış bizden sonra gelecek nesillere de geçmeli.” diyor. CEV’in Türkiye genel müdürü, iş adamı ATA Ceylan da iki ülke arasındaki ticaret açığının, Kore’nin Türkiye’de daha fazla yatırım yapmasıyla kapanabileceğine inanan isimlerden. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Kore ziyaretinde Koreli iş adamlarını toplayarak Türkiye’de yatırıma davet etmesinin çok etkili olduğunu belirten Ceylan, bunun sonuçlarının zamanla görüleceğini söylüyor. Ceylan’a göre, iki ülke arasında 60 yıl önce başlayan dostluğu karşılıklı ticaret ve yatırıma çevirmenin artık tam zamanı.