|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
KAPAK

İlk hedef: Korvetler

15 Ağustos 1998 / AYDOĞAN VATANDAŞ
"Her kim ki denizlere hakim olur, tez zamanda cihana da hakim olur."
Dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı Devlet—i Aliyesi'nin dünya hakimiyetine ulaşmasında deniz hakimiyetinin rolü neyse, çökmesindeki en önemli sebeplerden birinin bu hakimiyeti kaybetmesi olduğu bir gerçek.

Diğer taraftan Büyük Britanya İmparatorluğu'na dünya hakimiyetine giden yolu meşhur donanması armağan ederken, bu yüzyılın başında dünya hakimiyeti rolünü İngiltere'den devralan ABD jeopolitik hakimiyet anlayışını Alfred Thayer Mahan'ın 'İnfluence of the Sea power upon history' (Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi) adlı eserinde sözünü ettiği teoriye dayandırıyordu.

1990'lı yıllar dünyanın yeni bir şekil almaya başladığı yıllar oldu. Sovyetler Birliği yıkılmış, yerine bir zamanlar Türkiye'nin doğal kültür havzası olan irili ufaklı birçok Orta Asya ülkesini de bırakarak, kaçınılmaz bir jeopolitik yapılanmanın hareketlenmesine neden olmuştu. Böyle bir ortamda Türkiye ne tür bir ittifaka girecek, nasıl politikalar üretecekti? Bu sorulara verilecek cevaplar kuşkusuz Türkiye'nin silahlanma ile ilgili politikalarının da belirlenmesinde etkili olacaktı. Özellikle de üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye'nin Deniz Kuvvetleri ile ilgili silahlanma politikalarının...

Yurtdışı firmaların konsorsiyumları tarafından malzeme ve dizayn paketi komple uygulanarak, Türkiye'nin de işçilikteki katılımıyla tesis edilen yeni gemi inşa faaliyetleri büyük ekonomik kayıplara neden oluyordu.

Bu hususlar göz önüne alınarak, 1994 yılında, malzeme konsorsiyumlarını, yabancı lisans tasarımı üzerine yerli piyasa şartlarıyla oluşturmak amacıyla Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın direktifleriyle Milli Gemi Projesi'nin (MİL—GEM) ilk ayağı kuruldu. Her şey Almanya ile devam etmekte olan hücumbot projesindeki 9 ve 10. paketin dizayn değişikliği ile ilgili sorunlarla başladı. Ardından bu sorunları hiç bir sorumlulukları olmadığı halde yerli mühendislerin gidermesi istendi. Botların dizaynlarının da malzeme teminleri gibi yerli imkanlarla gerçekleştirilmesi ve kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda geliştirilerek ileride dost ülkelere pazarlanması planlandı. Bu aynı zamanda askeri güvenlik ve konsept açısından da gerekli görülüyordu.

İlk olarak Taşkızak'ta 1996 yılında tüm inşaat ve bilgisayar alt yapısı tamamlanan tesisler açıldı. Bunu atama tayinleri izledi. Bütün bu gelişmelerde iki ismin büyük katkısı olmuştu; İ.T.Ü Gemi İnşa Fakültesi'nden MİL—GEM'i koordine görevini yürüten Prof. Dr. Yücel Odabaşı ve yardımcısı Gem. İnş. Mühendisi Em. Yb. Selim Börü..

Ancak kimi iddialara göre pasta payı kaybolan İsrail, Alman ve Avrupa şirketlerinin lobi faaliyetleri sonucunda Deniz Kuvvetleri ikna edilerek MİL—GEM projesi askıya alındı.

AKSİYON konu ile ilgili aylardır sürdürdüğü kapsamlı araştırmasını tamamlamadan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı aldığı ani bir kararla kısa bir süre önce gündeminden çıkardığı projeyi yeniden ele aldı.

Böylelikle tüm bu koordinasyonun özel sektör—üniversite—Deniz Kuvvetleri ve dış konsorsiyumlar arasında yapılması hususunda orta yol bulunmuş oluyordu.

Taşkızak'ta ve Gölcük'te inşa edilen büyük—küçük çıkarma gemileri ve 80 sınıfı sahil güvenlik botlarındaki artan dizayn ve işçilik başarıları, özellikle üretilen son sahil güvenlik botunun % 100 Türk dizaynı olması, 1.5 milyon dolar işçilik tasarrufu ile yarıya yakın yerli malzeme oranı Türk mühendislerini heyecanlandırmış ve şevklendirmişti. İşte bu cesaret MİL—GEM projesine başlangıç teşkil etmişti.

Prof. Yücel Odabaşı: 12 adet korvet üreteceğiz

Konu ile ilgili olararak projenin başındaki en yetkili şahısla, Prof. Dr. Yücel Odabaşı ile görüştük. Prof. Odabaşı şunları söylüyor: 'Çevre şartları, teknoloji, ihtiyaçlar ve konjonktürel ortamın değişmesine paralel olarak Türk donanması bunu dengelemeye yönelik olarak birtakım hazırlıklara girdi. MİL—GEM projesi böyle doğdu. Uzaktaki bir noktanın görünebilir kılınması gibi bir konu vardır. Projenin bir süre sekteye uğramasının arkasında yatan asıl sebep budur. Türkiye bunu yapabilir mi, yoksa yapamaz mı diye uzunca bir süre düşündük? Geçen süre bunun değerlendirilmesiyle geçmiştir. Yan sanayi değerlendirme safhası olmuştur. Teşvik edecek birtakım alanlar ortaya çıkartılması gerekiyordu. Daha sonra bunun finansmanı ile ilgili birtakım hazırlıklara girildi. Bunlar çok ciddi konulardır ve büyük meblağları gerektirmektedir. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Finansman maliyetleri ile gemi maliyetlerini birbirine karıştırmamak gerekir. Sistem entegrasyonunu yapan bunun için belli miktarda para alır. MİL—GEM projesi ile milyarlarca doların dışa kaçması engellenecektir. Dolayısıyla bu proje Türkiye'nin en büyük projelerinden biridir."

Yücel Odabaşı, şu anda Türkiye'nin gemi alımları konusunda seçim şansı olmadığını, hangi gemiyi verirlerse onu almak zorunda kaldığını belirterek "Oysa MİL—GEM projesiyle dizaynı da biz yapacak duruma geleceğiz. Dolayısıyla tercih hakkımız artacak. MİL—GEM projesi kapsamında şu an 4+4+4 şeklinde toplam 12 adet korvet üretmeye başlamış bulunmaktayız. Tek bir geminin maliyeti 160 milyon dolar. Finansman sorununun boyutunu değerlendirebilirsiniz. Bütün gemilerin 2006 yılına kadar donanmaya kazandırılması planlanmaktadır. Korvetler tek başına hareket kabiliyeti olan, savaş ve manevra kabiliyeti yüksek gemilerdir. Türkiye için Ege'de en ideal gemiler bunlardır. Büyük devletler dışında hemen hemen bütün devletler korvetlere yönelmişlerdir. Türkiye bu konuda geç kalmış değildir. Her şeyi değerlendirmeye almış bulunmaktayız" diyor.

Kıbrıs Barış Harekatına kadar geçen zaman zarfında zaten ekonomik güçlüklerin zorladığı savunma sanayimiz dışa bağımlılığın acısını derinden hissediyordu. Gerek ülkeye uygulanan silah ambargosu, gerekse ABD'nin yardımları ile temin edilmiş gemilerimizden Kocatepe'nin Yunan gemilerine benzemesi nedeni ile kendi uçaklarımız tarafından batırılması Türkiye'nin harekete geçmesini sağlamıştı. Savunma uzmanı Aydın Çetiner'e göre bu olay Türkiye'nin bu konudaki çabalarının artmasında son derece etkin olmuştu:

"Gölcük ve Taşkızak tersanelerinde başlayan faaliyetler çok başarılı sonuçlar verdi. Özellikle Alman tekne dizayn ve tasarım teknolojilerinden yararlanılarak güdümlü mermi hücumbotu, firkateyn ve denizaltı yapımı konusunda ileri seviyelere ulaşıldı. Taşkızak tersanelerimizde başlayan faaliyetler çok başarılı sonuçlar verdi. Taşkızak tersanelerinde Lürser Verft işbirliği ile Harpoon füze kapasiteli hucumbotlardan Doğan Sınıfı 4 gemi, Rüzgar sınıfı 4 gemi, Yıldız sınıfı 2 gemi yapılmış olup devam eden proje kapsamında Yıldız sınıfı gemilerin yapımına devam edilmektedir. Denizaltı üretim kapsamında Alman Hovaldswerke tersanesi ile bin ton sınıfı denizaltı üretimine başlanmış, 6 adet denizaltı üretilmiştir. İkinci aşamada bin 400 ton sınıfı Preveze ve Sakarya denizaltıları üretilmiş ve çok özel teknolojilere sahip bu gemilerden ikisinin yapımı hâlâ devam etmektedir. Alman Meko Konseptinin Türk yorumu diyebileceğimiz Yavuz sınıfı gemilerin yapımı ile başlatılan firkateyn programları çerçevesinde Blohm und Voss ve Hovaldtswerke tersaneleri ile işbirliği yapılarak 4 gemi ve Barbaros sınıfı 2 gemi imal edilmiştir. Bu programın dikey fırlatma sistemleri ile donatılacak son iki gemisi TCG Salih Reis F—246 ile TCG Kemal Reis F—247'nin yapımları sürmektedir.

Gerek ulaştığı tekne dizayn ve tasarım kabiliyeti noktası, gerekse büyüklüğü itibari ile Türk donanması Akdeniz'deki en büyük donanmalardan birisidir. Ancak bir yarımada olan ülkemiz aynı anda hem Karadeniz ve Akdeniz hem de Ege'de gemi yüzdürmek zorundadır. Yunanistan'ın Türkiye'ye karşı yürüttüğü kontrollü gerginlik politikası gereği Yunanistan gücünün üzerinde bir gayretle silahlanmakta, Yunan hava ve deniz kuvvetleri neredeyse sürekli alarm düzeyinde görev yapmaktadırlar. Yunanistan ABD üzerindeki lobi avantajlarını kullanarak Ege'de dengeyi deniz kuvvetleri bakımından da kendi lehine çevirmek istemektedir. Önceki yıllarda Yunanistan ihtiyaçlarının üzerinde gemi aldı. Bu gelişmeleri yakından gözlemleyen Türkiye geldiği teknolojik seviyeyi ilerletmek, dışa bağımlılığı ortadan kaldırmak ve donanmasını geleceğe hazırlamak maksadıyla iki önemli proje üretti. Bu projeler TF 2000 ve MİL—GEM projeleridir. Türkiye elde ettiği teknolojik birikimi kendi ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirirken aynı zamanda tasarım mühendisliği, sistem entegrasyonu gibi 21. yüzyıl teknolojilerini de bu projeler ile uygulamayı ummaktadır. MİL—GEM projesi bu açıdan Türkiye için tarihi önemi haiz bir projedir."

Dünya donanmalarında durum nasıl?

Prof. Dr. Yücel Odabaşı'ndan aldığımız bilgiler doğrultusunda korvetlerin ne tür gemiler olduğunu araştırdık. Halihazırda dünya denizlerinde görev yapan toplam 600'e yakın firkateynin 200 adedi 10 yaşından küçük. Ayrıca 100 adet firkateyn daha inşa ediliyor. Bunlar arasında 5 bin 400 tonluk teknelerden, bin 200 tonluk gemilere kadar çok çeşit tipte ve tonajda gemiler bulunuyor.

2 bin—4 bin tonluk, açık denizlerde görev yapabilen, 4 bin deniz milinden fazla seyir yapabilen, 40—60 gün kendine yetebilen deniz altı, hava savunma ve su üstü savaşlarında kullanılan, güçlü silahlarla donatılan büyük su üstü gemilerine "firkateyn" deniyor.

Son yıllarda dünya donanmalarında hücumbotların zafiyetlerini gidermek amacıyla üzerinde çok durulan ve firkateynlerin yerini alacağı iddia edilen bir başka platform ise Prof Dr. Yücel Odabaşı'nın da dediği gibi; korvetler.

Dünya donanmalarında "korvet" adı altında 275 adet gemi görev yapmakta ve 70 adet de inşa halinde... Korvetin, ilk planda firkateynden tonaj olarak daha küçük olması göze çarpıyor. Bu yüzden silah ve cihazlarında birtakım farklılıklar mevcut. Ancak her üç temel deniz savaşında da etkin olabildiği gibi helikopter taşıma kabiliyetine de sahip.

Yeni eğilim: Korvetler

Görüştüğümüz bazı denizciler "Bir firkateyni füze salvosu ile batırabilecek hücumbotlardan çok sayıda almak varken, bir tek büyük ve pahalı firkateyn satın almak anlamsızdır" diyorlar.

"Yaklaşık on yıl kadar önce, bazı ülkeler, küçük ve süratli hücumbotlarını büyük savaş gemilerine yeğlemeye başladılar. İsrail'in Eliat isimli destroyerinin 1967'de iki Mısır hücumbotunun attığı füzelerle batırılmasından sonra, dünyanın küçük ülkelerinin deniz kuvvetlerinden pek çoğu, çeşitli tiplerde hücumbot satın almışlardır."

Küçük ve süratli hücumbotların çok tutulduğu ve bu tip savaş gemilerine talebin olağanüstü bir şekilde artış gösterdiği yıllarda, savaş gemisi yapımcıları, firkateyn pazarının ortadan kalktığını düşünmeye başladılar.

Hücumbotlardan korvetlere yöneliş

Hücumbot savaşına büyük önem veren İsrail'in felsefesi yakından incelendiğinde, klasik hücumbotlardan korvetlere yöneldikleri görülüyor. Örneğin mükemmel bir hücumbot dizaynı olan Sa'ar, yerini Sa'ar 5'e bırakmış durumda ve bu yeni gemi korvet tipinde. Aynı eğilim, diğer bazı deniz kuvvetlerinde görülüyor. Fakat bu konuda farklı fikirler de yok değil.

Örneğin Deniz Kuvvetleri'nde yıllarca görev yapmış olan emekli bir albay bu konuda şunları söylüyor: "Büyük bir gemiye harcanacak para ile onun yerine altı tane küçük savaş gemisi alma fikri görünüşte çekicidir. Ancak modern füze ve silah sistemleri ile donatılmış olan küçük gemiler, oldukça karmaşıktır ve bunlarda bulunan çeşitli sistem ve alt sistemler, deniz kuvvetlerine büyük bir mali yük getirir. Küçük ve süratli hücumbotların kısıtlı boyutları nedeni ile, bu gemilere fazla personel alınamaz. Dolayısıyla bu gemiler eğitim amaçlı da kullanılamazlar. Sık sık denize açılan bu küçük gemiler büyük gemilerden daha çabuk yıpranır ve eskirler."

Sovyetler Birliği, 1960'larda, müttefiklerine ve Üçüncü Dünya ülkeleri arasında bulunan dost ülkelere, çok sayıda "Komar" tipi füze hücumbotu ile daha sonra yapılan ve daha karmaşık olan "Osa" tipi hücumbotlardan vermişti. "Osa 1" ve "Osa 2" tipleri, bazı ülkelerin deniz kuvvetlerinde, eski "Shershen" tipi torpido botları ile birlikte kullanılıyordu. Bu küçük gemiler, yerlerini yavaş yavaş "Pauk" ve "Tarantul" tipi korvetlere ve "Matka" sınıfı hava yastıklı teknelere bıraktılar.

Sovyetler'den gemi almak istemeyen donanmalar için çok çeşitli hücumbotlar, silah sistemleri bulunuyordu. Hücumbotların boyutlarının büyütülmesi, kaçınılmaz bir eğilim olarak görülüyor ve fakat bu kez de küçük taarruz botlarının avantajları ortadan kayboluyordu. Ayrıca füzeler de topun yerini tam olarak alamıyorlardı çünkü top ve ağır makineli tüfekler "yumuşak" hedeflere taarruz ve hava saldırılarına karşı savunma görevlerinde önemli silah sistemleriydi. Küçük hücumbotlar, hava taarruzlarına karşı korunması güç hedefler oluşturuyordu. Füze, roket ve bombalarla yapılan hava saldırıları karşısında, hücumbotlar hedeflerine yaklaşmakta güçlük çektiklerinden, bunların bazı hava savunma silahları ile donatılmaları zorunlu hale gelmişti. Bu yüzden hücumbotların boyutlarının büyütülmesi gerekiyordu.

Bu görüşlerden yola çıkan dünya donanmaları da "korvet" tipine yönelmeye başladılar. Örnek olarak İsrail CIWS ile donatılmış ve hafif helikopter taşıyan 3 LAHAV sınıfı (SAAR 5) korvet satın almıştı. Fransa ve Almanya bin ila 2 bin ton arası yeni bir gemi ailesi geliştirilmesi için işbirliğine girmiş ve BRECA C 20 olarak adlandırılan korveti dünya denizlerine sunmuştu.

Hindistan, bin 400 tonluk korvetler yapılmasına karşın, Rusya'dan Pauk ve Tarantul sınıfı 56 m. boyunda füze korvetleri satın aldı. İtalyan Fincantieri firması 660 tonluk 62 m. boyunda Wadr sınıfı korvet yapmış; altı adet Irak'a, altı adet de Ekvador Deniz Kuvvetleri'ne satmıştı.

İsveç Deniz Kuvvetleri de, ilk önce Stokholm sınıfı 50 m. boyunda iki adet, daha sonra da 57 m.lik Göteburg sınıfı 4 adet korvet yaptırdı.

Peterson Builders firması, Suudi Arabistan Deniz Kuvvetleri'ne 9 adet 58 m.lik Al Sıddık sınıfı, 4 adet 75 m.lik Badr sınıfı korvet yaparak bu ülkeye sattı.

Türkiye ne yapmalı?

Yakın zamana kadar, tamamen eski, kullanılmış ABD gemilerinden oluşan Türk donanması son zamanlarda yapılan bazı alımlarla kabuk değiştirmeye başladı. Ancak yine de mevcut platformların birçoğu ekonomik ömrünü tamamlamış, performansları ve vurucu gücü oldukça düşük ve idameleri güç.

Bu kuvvet yapısı göz önüne alındığında özellikle hava savunma konusunda Türkiye'nin bazı eksiklikleri bulunuyor. Bununla birlikte ABD'nin kimi zaman paralarını ödememize rağmen istediğimiz gemileri vermede zorluk çıkarması, Türkiye'nin savunma sanayii politikalarını gözden geçirmesini zorunlu kıldı. İşte bu kapsamda Türk Deniz Kuvvetleri MİL—GEM projesinin temellerini attı. Diğer taraftan birçok deniz subayı tarafından mevcut tehdit, görevler, harekat alanı göz önüne alındığında firkateyn ve Türk donanmasında bulunmayan korvet tipi gemilerin Türkiye'nin ihtiyaçlarına cevap verebilecek en uygun gemiler olduğu ifade ediliyor.

MİL—GEM projesini koordine eden Prof. Dr. Yücel Odabaşı'na göre de bugünün firkateynleri son derece sofistike sistemlerle donatılmış, büyük çaplı top, düşük frekanslı sonar ve helikopterlere sahip tekneler. Ancak çok pahalı olup, tedariki ve idamesi çok masraflı. Korvetler ise hemen hemen bir firkateynin katıldığı tüm harekat çeşitlerini etkinlikle icra edebilen, tonajları yaklaşık 700—1.400 ton arası değişen platformlar. Firkateynlere nazaran nispeten uygun bir maliyet ile inşa edilebilmekteler. Yani 2 firkateyne ayrılacak para ile 5 korvet yapılabiliyor. 1 adet korvetin maliyeti 160 milyon dolar. 12 adet Korvetin üretilmesi yaklaşık olarak Türkiye'ye 2 milyar dolara mal olacak. Uzmanlar bu durumda Türkiye'nin milyarlarca dolar kârda olacağını belirtiyorlar. Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasal çalkantılar bu tip projeleri olumsuz yönde etkileyebiliyor. Ancak stratejik öngörü sahibi ve geleceği gören Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Salim Dervişoğlu'nun proje ile yakından ilgilendiği biliniyor.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gözbebeği Deniz Kuvvetleri'nin bu projeyi bir an önce gerçekleştirmesi halkımızın göğsünü kabartacaktır.