|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
DOSYALAR

Bir kadının "Aşk-ı Vatan"ı

25 Nisan 1998 / MEHMET YILMAZ
İlk kadın yazar, ilk şair, ilk romancı gibi özelliklerle Fatma Aliye Hanım'ı tanımıştık son zamanlara kadar.
Günümüz araştırmacılarının Tanzimat döneminden Cumhuriyet'e kadar olan süreci yeniden irdeleme çabaları Türk kadın tarihinde Cumhuriyet dönemi kadınının baz alınması geleneğini de tartışmaya açarken o ana kadar bilinenlerin tersi sürpriz bulguları da beraberinde getirdi.

"Çağlar boyu Anadolu'da Kadın, Anadolu Kadınının 9000 Yılı" gibi konularla adım atılan çalışmalar Kadın Eserleri Kütüphanesi'nin raflarında yerini almak için yıllardır bekleyen Tanzimat dönemi ilk kadın romanını da gün yüzüne çıkardı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlilerinden Yard. Doç. Dr. Zehra Toska farklı bir konudaki araştırmaları esnasında tesadüfen karşılaştığı Aşk—ı Vatan'ı özenle sadeleştirdi ve raflardaki özlediği yerine yeniden yerleştirdi. Böylece Fatma Aliye Hanım'dan da önce bir kadın yazarın yaşamış olduğunu gösteren Aşk—ı Vatan, döneminin belirli özelliklerine dikkati çekmesi bakımından da kaynak eser niteliğini taşıyor.

"Lisan aşina bir kadın"

Osmanlı—Rus Harbi'nin imparatorluğu yeni bir çıkmaza soktuğu günlerde ülkenin içinde bulunduğu kötü şartlar karşısında aciz kalmak istemez Zafer Hanım. Eserinin açıklama bölümünde genç—yaşlı bütün vatan evlatlarının kanının aktığını, bu durum karşısında duygularının galeyana geldiğini ve kendisinin de onlar gibi savaş meydanlarında can vermeyi istediğini belirtir.

Bir yandan kendi içinde yaşadığı yalnızlık ve umutsuzluğu, diğer yandan vatanına duyduğu sevgi ve onun müdafaasında doğrudan yer alamaması kendi ifadesiyle karınca kararınca böyle bir yazıyı kaleme almasına sebep olur.

1877 senesinin nisan başlarında yayınlattığı Aşk—ı Vatan'la Zafer Hanım'dan günün gazetelerinde çağdaş kadın yazarlarının ilki diye söz edilecektir.

Basında çıkan kadın yazılarının daha çok "Mektepli bir kız", "Lisan aşina bir kadın" gibi rumuzlarla görüldüğü bir dönemde "Merhum Kabuli Paşa haremi Zafer Hanım'ın eser—i hamesidir" ifadesiyle kendi açık kimliğini belirtmesi de ayrı bir anlam katar eserine.

Zafer Hanım romanı yazış nedenini, sırf vatana karşı beslenen duyguların verdiği karşı konulmaz bir istekle kalkışılan yüreklilik olarak nitelendirir. Oysa ki çok iyi eğitim almış Zafer Hanım'ın bu sözü mütevazılığının boyutlarını da göstermesi bakımından önemlidir.

Zafer Hanım'ın çağdaşı olan kadın yazarların önceleri açık isimlerini belirtmeyişleri, Aşk—ı Vatan'dan onbir yıl sonra bile, ilk kadın çeviri romanında Fatma Aliye Hanım'ın "bir kadın" imzasını kullanması günümüzde bazı kritikleri de beraberinde getiriyor.

Üstelik Ayşe Sıdıka, Emine Seniye gibi çift isim geleneği de hakimken Zafer Hanım'ın isminin açık olarak belirtilmesi farklı şekillerde sorgulamaya alınıyor.

"O dönemde savaş olmasaydı, vatan kötü şartlarda bulunmasaydı Zafer Hanım roman yazmayacak mıydı?"

Aşk—ı Vatan'ı günümüze kazandıran bir araştırmacı olarak Zehra Toska bu soruyu soruyor ve gerekçelendiriyor. Ona göre ülke savaş altında olmasaydı dahi Zafer Hanım böyle bir romanı yazmak isteyecekti. Çünkü Zafer Hanım döneminin bütün edebi bilgisine sahipti ve memleketin meseleleriyle yakından ilgileniyordu.

Dönemin kültürünü taşıyor

İyi eğitim almış, ülke sorunlarına ilgili bir kimlikle karşımıza çıkan Zafer Hanım'ın hayatıyla ilgili günümüze kadar ulaşan pek fazla kaynak esere rastlanmıyor. Ondan övgüyle söz eden çağdaşı Mehmet Zihni Efendi'nin Meşahirü'n Nisa adlı eseri bu konuda tek kaynak sayılıyor. Hanımlara ait ansiklopedik bilgi içeren "Meşhur Hatunlar'da da sadece yazarın ve kitabın adından başka bir bilgiye rastlanmıyor.

Mehmet Zihni Efendi, Zafer Hanım'ın Fuat Paşa ailesinden geldiğini belirtiyor. İstanbul edibelerinden diye tanımladığı Zafer Hanım'ın 1877 Nisan başlarında yayınlanan Aşk—ı Vatan'ıyla gazetelerin kendisinden çağdaş kadın yazarlarının ilki olarak söz ettikleri, hoş ve zarif üslubunun ise kadınlardan beklenenin çok üstünde olduğu bilgisini veriyor.

İlkbaharın tam olarak hissedilmeye başlandığı 1868 Mayısı başlarında yalısının penceresi önünde kendi iç yalnızlığı ve tabiatın güzelliklerinin çelişkileriyle anlatıma başladığı romanından yola çıkarak yazar hakkında birtakım bilgilere ulaşmak mümkün.

Zehra Toska Aşk—ı Vatan'ın edebi özelliklerinden Zafer Hanım'ın Arapça'yı ve Farsça'yı bildiğini, divan şiiri ve inşa tarzında deneyimli olduğunu belirtiyor. Romanda geçen yabancı kelimeler Zafer Hanım'ın Batı dillerine de aşina olduğunu, en azından dönemin moda dili Fransızca'yı bildiğini ortaya çıkarıyor. Müslüman kızların okudukları kız rüştiyelerinin 1859 yılında açılmaya başlandığı hatırlanacak olursa Zafer Hanım'ın ya özel eğitim ya da gayri müslimlerin devam ettiği okullarda eğitim görmüş olması gerekiyor.

Kitabın kurgulanış biçimi açısından hem mesnevi özelliklerini taşımasıyla eski edebiyatın inceliklerini bildiğine, hem de hikaye içinde iç hikayeler verilmesi ve kahramanların yaşam öykülerini geceleri birbirine anlatmasıyla Binbir Gece'de olduğu gibi kökü Hint masallarına kadar dayanan eski bir anlatım biçimine de sahip olduğu bulgusuna ulaşılıyor.

Tematik özellikleri bakımından da eski edebiyat bilgisini gösteren Zafer Hanım henüz ilk paragrafa yerleştirdiği beyitiyle coşkulu anlatımlarda şiir dilinin ustalığını da göstermiş olur.

Muktezâ—yı tâliimdir dûr eden senden beni

Yoksa ey çeşm-i siyâhım bî-vefâ denmez sana

(Talihimdir bilirim ayrı koyan senden beni / Yoksa ey kara gözlüm vefasız denmez sana)

İspanya'dan kaçırılan iki cariye

1866'larda komşu yalıdan gelen davet mektubuna icabet etmesiyle başlar Zafer Hanım'ın cariyelerin hayat hikayelerinden haberdar olma aşaması. Komşu yalıda tanıdığı cariyelerden Refia'nın ve asıl adı Loranza olan arkadaşı Gülbeyaz'ın öyküsünü öğrenecektir.

Gülbeyaz da Refia gibi İspanya'dan kaçırılarak Laz Ahmet Paşa'ya cariye olarak satılmıştır. Varlıklı ve saygın bir aileye mensuptur. Gülbeyaz'ın vatanına karşı duyduğu özlem ve bağlılık kutsal bir aşk çerçevesinde tasavvufi aşk temasıyla ele alınır. Mevlânâ'nın Mesnevi'sinin ilk on beyitindeki neyistandan ayrı düşen neyin hikayesindeki simgesel anlatıma da bir nevi telmih yapmaya çalışır.

Eski edebiyat geleneklerine bağlılığı kadar anlatım yenilikleriyle de ilktir Zafer Hanım. Tanzimat dönemindeki bazı yazarlar gibi ne bir cariyeyle bey oğlunun aşk hikayesini anlatmak niyetindedir ne de evlilikle ilgili birtakım sorgulamalar yapar. Gençlere söz hakkı vermeyen buyurgan yapının sadece Osmanlı toplumuna has olmadığını Batı toplumlarından örnek vererek açıklamaya çalışır.

Romanın içselleştirilmiş bir çeviri olabileceği, eşi Kabuli Paşa'yla çıktığı yurtdışı gezileri esnasında sıkı gözlemlenmiş olayları konu edebileceği, ya da gerçek olabileceği hususundaki ihtimallerin gerçekliği pek bilinmiyor. Ancak bahsi geçen kişilerden Ahmet Paşa'nın ve General Ferdinando'nun gerçekte yaşamış kişiler olduğu belirtiliyor.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak tekrar başa dönüp Zehra Toska'nın kitabın açıklama bölümünde sorduğu soruyu hatırlayacak olursak: Aşk—ı Vatan sadece geliri savaşta yaralanan askerlere bağışlanmak amacıyla yayınlanan bir roman mıydı? Yoksa...