DOSYALAR

Şimdi de mikrofon Frankofonlarda

Şimdi de mikrofon Frankofonlarda
Fransa Parlamentosu'nun kararı, en fazla Türkiye'deki Fransız ekolünü rahatsız etti. Fransız okullarından yetişmiş, bu ülkeyi yakından tanıyan aydınlar, 'özgürlükler ülkesinin' ciddi irtifa kaybettiği görüşünde.Fransız Parlamentosu'nun kabul ettiği, 'Ermeni soykırımını inkâr edene hapis ve para cezası' öngören kanun tasarısı, Türkiye'de en fazla onları rahatsız etti. Eğitim hayatlarını şekillendiren, dünya görüşlerine etki eden, hayatlarında çok önemli bir yer tutan bir ülkenin bu antidemokratik tavrı onları hayal kırıklığına uğrattı. Frankofonlar'dan bahsediyoruz. Yani Fransız okullarında okumuş, Fransa'da yüksek eğitim almış, doktora yapmış, bu ülkenin dilini iyi konuşan, kültürünü yakından tanıyan ve kendilerinden 'Fransız ekolü' diye söz edilen insanlardan.

AVRUPALININ ORYANTALİST BAKIŞININ SONUCU

Türkiye'de 'Frankofon' denince akla ilk gelen isimlerden biridir Prof. Dr. Niyazi Öktem. Fransız kültürüne katkı nişanına sahip kendisi, ancak Prof. Dr. Erdoğan Teziç'in yaptığı gibi iade etmeyi düşünmüyor. Gerekçesi ise parlamentonun bütün ülkeyi temsil etmediğini düşünmesi: "Parlamentoya karşı ciddi tepkim var ama işin kültürel boyutu ayrı. Bu bana göre konjonktürel ve geçici bir olaydır. Kalıcı etkiler bırakacağını düşünmüyorum."

Öktem'e göre iki ülke ilişkileri öylesine derin ve köklü ki, Türkiye tarihindeki bütün siyasi gelişmeler Fransa ile olan ilişkilerle ivme kazanmış. İfade özgürlüğünün ana vatanı sayılan bir ülkede, ifade özgürlüğünü hapseden bu kanunun halkın hissiyatını yansıttığını da düşünmüyor. Sık görüştüğü Fransız meslektaşlarının ve basının yasaya olan tepkileri ise olayın pozitif boyutu.

Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süheyl Batum, olaya bir Frankofon mantığı ile bakmadığını belirterek, meslektaşına göre Fransa'ya daha ağır eleştiriler getiriyor. İlk tespiti, sadece Fransızlarda değil, bütün Avrupa'da Türkiye'ye karşı hâlâ bir oryantalist bakış olduğu yönünde. Aynı şartlar altında, benzer bir kanunu birbirlerine karşı çıkaramayacaklarını düşünüyor. İspanyol ve Portekiz sömürgeci güçlerinin Güney Amerika'da, Fransızların ve Belçikalıların Ruanda'da yaptıklarının unutulmamasını istiyor: "Ruanda'da katledilen bir milyona yakın kişinin müsebbibi Fransızlar ve Belçikalılardır. Ortamı hazırlamışlar, bir tek tetiği çekmemişlerdir. Ruanda'daki katliamdan sonra kendi askerlerini oraya sokup katliamı yapanları oradan kurtaranlar da Fransızlardır. Kendi sicilleri kötü olmasına rağmen, 'bizden aşağı insanlar' diye düşündükleri toplumlara karşı rahatlıkla bu argümanları kullanabiliyorlar."

Prof. Batum, Avrupa'nın bu gibi konulardaki iç çelişkilerini de somut örneklerle ortaya koyuyor. Danimarka'da Pergamber Efendimiz'e (sav) yapılan hakaretleri, Papa'nın çıkıp yine Hz. Muhammed'e karşı hakarete varan ifadeler kullanmasını fikir özgürlüğü içine sokanların, aynı konularda muhatap Doğu toplumları olunca onlara söz söyletmek istemediğine dikkati çekiyor. AİHM kararlarına göre ırk, dil, din gibi konularda insanları aşağılamanın açıkça suç kabul edilmesine rağmen Batı'nın bu fiilleri rahatça işleyip, hakaret içermeyen eleştiri veya karşı görüşleri cezalandırma yoluna gidebildiğini vurguluyor.

Fransa'da Ermenilerin seçimlerdeki etkinliği aslında, seçmen sayısından ziyade seçim sistemiyle ilişkili. Dar bölgeli seçim sistemi uygulanan ülkede, özellikle 12-13 bölgede Ermeni oyları adayların kaderini belirleyebiliyor. Dolayısıyla o bölgeden Meclis'e girmeyi bekleyen siyasetçiler için Ermeni oyları son derece önemli. Bu açıdan Meclis'te gerek iktidar gerekse muhalefetten sayıları az da olsa, soykırım yasaları noktasında çok kararlı olan bir milletvekili grubu bulunuyor. Son yasa da çoğunluğun katılmaması ve onların kararlı tutumu ile mecliste kabul edildi. Paris 1 Sorbon Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel, bu kararlı gruba bir de toplumdaki Türkiye karşıtlığını oya tahvil etmek isteyen siyasetçi grubunu ekliyor. Çünkü ülke siyasetinde Türkiye'ye karşı olmak halen popüler olmakla eşdeğer.

YASANIN, BİZDEKİ 301'DEN FARKI YOK!

Prof. İnsel, Fransız Parlamentosu'nun son yıllardaki yaklaşımlarında gözden kaçan bir ayrıntıya da işaret ediyor. Çok gürültü koparan son tasarı bir ilk değil aslında. Fransa'da halen 'Yahudi Soykırımı olmamıştır' diyene de para ve hapis cezası getiren bir yasa yürürlükte. Tarihçilerin işine soyunan parlamenterler bununla da kalmayıp, 'sömürge döneminin olumlu yanları da olmuştur ve bu ders olarak okullarda okutulmalıdır' yasasını da Meclis'ten geçirdi ancak Cumhurbaşkanı Chirac bu yasayı iptal etti. 'Zencilerin köle muamelesi görmelerinin anısını koruma yasası da' parlamentonun icraatlarından.

Ermeni soykırımını inkâra ceza yasası ise zincirin son halkası aslında. Bu durum, tarihin siyasetçiler tarafından yazılması anlamına geldiğini düşünen 400 Fransız tarihçi tarafından tepkiyle karşılandı. Bu tarihçiler, bir süre önce 'Tarih İçin Özgürlük' adıyla bir dernek çatısı altında bir araya geldi. Dernek şimdi bu yasaların yürürlükten kaldırılması için mücadele veriyor. Prof. İnsel, Fransız halkının çoğunluğunun, doğrudan soykırım diye düşünmese bile Türklerin tarihte Ermenilere kötü muamele yaptığı şeklinde bir inanca sahip olduğunu da belirtiyor: "Buna rağmen aynı çoğunluk böyle bir yasanın geçmesine de karşı. Ayrıca halk Türkiye'nin resmî olarak bu konuda bir adım atmamasından da rahatsız."

FRANSA YENİ DÖNEME AYAK UYDURAMADI

Akademik hayatını Fransa'da sürdüren İnsel, Batılıların çok tepki gösterdiği Türkiye'nin 301. maddesi ile bu yasa arasında fark olmadığı görüşünde. İki ülke arasında her zaman yakın entelektüel ve siyasi ilişkilerin olduğunu ve olmaya da devam edeceğini de hatırlatarak, şöyle diyor: "Bunun yararları olduğu kadar zararları da oldu. Fransız jakobenizminin bize gelmesinde etkili oldu. Biz AB'ye Fransa'nın jakoben modeliyle yaklaşmak istediğimiz zaman karşımıza AB'nin daha evrensel modelleri geliyor. Fransızların çelişkisini hem Fransızlara hem AB'ye karşı yaşıyoruz. Ben ise bunu Fransızlar yaptı diye ne daha az üzülürüm ne daha çok sevinirim. Kim yapsa karşı çıkarım."

Fransız ekolünden bir başka isimse Prof. Dr. Mehmet Altan. Siyasi bir konuya ekonomik yorum getirerek, Fransa'nın sanayi toplumu sonrası gelişmelere ayak uydurmakta zorlandığını ve bu alandaki açıklarını, yasaklarla kapamaya çalıştığını savunuyor. Öyle ki, AB kurucusu olan bu ülke, gelinen noktada birliğin standartlarını yaşamakta bile zorlanıyor. Birlik anayasasını reddediyor. Ülkede teknoloji üretiminde ciddi sıkıntı olduğunu vurgulayan Altan, "Fransa sanayi döneminden bugüne sosyolojik dönüşümü yaşamadı. Emeğin eskisi kadar etkin ve geçerli bir güç olmadığını hâlâ inkâr ediyor. Ermeni tasarısı benzeşmeye yönelik bir yasa, hepimiz aynı şeyi söyleyelim anlayışının sonucu." diyor. Altan'a göre yasakçılık çözüm üretememek anlamına geliyor. Yani çözemediğiniz konu hakkında konuşmayı yasaklıyorsunuz. Altan, türbana getirilen yasakları da aynı çerçevede ele alıyor. Aslında Fransa bir dönemler bazı aydınlar tarafından 'modernleşmenin merkezi' olarak değerlendiriliyordu. Ülke son yıllarda bu özelliğini de kaybetti. Bu gibi yasakçı uygulamalar ise toplumsal gerilemenin de işaretleri.

Fransız Parlamentosu'nun bu yasa ile asıl hedefinin Türkiye'nin AB yolunu kesmek olduğuna inanan bir başka Frankofon ise Dr. Mehmet Ali Kılıçbay. Konuyu değerlendirmeye bir soruyla başlıyor. Eğer milletvekilleri bu konuda samimi ise neden insan hakları ihlallerinin günümüzde bile üst düzeyde gerçekleştiği ülkelere yönelik kararlar almıyor? Sudan'da yaşananlar için mesela veya Çin'deki baskılar. Üçüncü Dünya ülkelerindeki katliamlar... Kılıçbay, gündeme devamlı Türkiye'nin getirilmesini, ülkenin gidişatıyla ilişkilendiriyor: "Devamlı Türkiye gündeme geliyor, çünkü Türkiye Avrupa için bir aday. Avrupalılar ve dahi Fransızlar ön kesmek istiyor ama bunun fazla yolu yok. Çünkü müzakereler başladı ve Türkiye meselesi ciddileşti. İleri sürülen gerekçeler ile amaçlanan hedefler başka. Temel hedef, AB'nin sınırlarını Bulgaristan'da tutabilmek."

Kılıçbay, sonuçta 160 milletvekilinin kararı ile çıkan bu yasanın Fransa'ya bakışını değiştirmediğini söylüyor. Dünyanın her ülkesinde parlamentoların siyasi karar alabilecekleri düşüncesinde. Siyasetçileri 'profesyonel' olarak nitelendiriyor.

HÜKÜMET DAHA SERT TEPKİ VERMELİ

Onun endişesi ise farklı: "Fransa'nın entelektüelleri, kanaat önderleri eğer böyle düşünürlerse işte o zaman kötü. Yoksa bu kanun önemli değil. Entelektüel kesim bu meseleyi pek tartışmıyor ama eğer tartışır da aynı kanaate varırsa Türkiye için kötü olan odur. Çünkü onların dünyayı etkileme imkânı Fransız Parlamentosu'nunkinden çok daha yüksektir. Bizim yapmamız gereken entelektüelleri kaybetmemektir. Onları kaybetmemenin yolu ise temastır."

Türkiye'deki Fransız ekolü, akademisyenlerle sınırlı değil elbette. Kamuoyunda bilinen en ünlü Galatasaraylılardan olan gazeteci-yazar Mehmet Şevket Eygi de, Fransızların bu tavrından ciddi şekilde rahatsız olan isimlerden. Taraf bile olmadıkları bir konuda siyasi karar almalarını anlamsız buluyor ve bir çağrı yapıyor Fransa Parlamentosu'na: "Böyle bir şey yapacaklarsa son 500 senede ne kadar soykırım varsa bir listesini çıkarsınlar ve hepsi için aynı kararı alsınlar. Kendileri Cezayir'de yaptı, beyazlar Amerika kıtasını keşfedince 40 milyon yerliyi katletti. Dünyada bu badireyi yaşamış yüzlerce halk var, bunların hepsine tavır koysunlar." Eygi, diğer isimler gibi asıl amaçlardan birinin Türkiye'nin AB yolculuğunda önünü kesmek olduğu fikrine katılıyor. Bütün bu yaşananlara karşılık Türkiye'nin verdiği tepkileri ise yetersiz buluyor. "Hükümet olsam hemen büyükelçiyi geri çağırırdım." diyen Eygi, "Ortada bir zillet manzarası var, bizim açımızdan hiç parlak görünmüyor tablo. Kendi haklarımızı müdafaa edemiyoruz. Bütün dünyaya daha güçlü bir mesaj vermek gerekirdi." diyor.

Diğer Frankofonlar gibi Eygi de, Fransız kültürüne çok şey borçlu olduğunu belirtiyor. Dünyaya Fransızca ile açılabilen bir insan olduğunu belirterek, "Fransa'da çok güçlü bir edebiyat, ilim ve felsefe kültürü mevcuttur. Düşüncede bu kadar ileri gitmiş bir ülkeye bu karar yakışmadı. Eğitimli ve kültürlü birinin cinayet işlemesi gibi bir olay bu." diyor.

AİHM'E 1 MİLYON DAVA AÇILABİLİR Mİ?

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Süheyl Batum'un, Fransa'daki yasanın senatodan geçmesi durumunda farklı ancak ses getirecek bir toplumsal tepki önerisi var. O da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 1 milyon Türk'ün, Fransa aleyhine dava açması. Gerekçe ise bu yasanın düşünce özgürlüğünü tamamen kısıtlaması ve farklı görüş sahipleri için bir tehdit olması. Çünkü bu yasa, Ermeni soykırımı ile ilgili her türlü müzakereyi yasaklayarak, tek bir görüşü dayatıyor. Prof. Batum'a göre bu durum ifade özgürlüğünü kısıtlama ve tam bir dava gerekçesi. AİHM kararlarına göre bir yasanın varlığından dolayı hapis ve para cezası riski altında yaşayanlar varsa, bunlar doğrudan 'mağdur' kabul ediliyor. Mağdurların da AİHM'e kişisel başvuru hakkı var.

Peki bu iş nasıl olacak? Öncelikle organize olmak gerekiyor. Bunu sivil toplum kuruluşları yapabilir. AİHM'de dava açabilmek için 19 sayfalık matbu bir dilekçe bulunuyor. Bu dilekçenin vatandaşlar tarafından doldurulması ve vatandaşın vekâlet vereceği kişi veya kişilerin bizzat gidip dava açması gerekiyor. Yani 1 milyon kişinin Fransa'ya gitmesi gerekmiyor. Prof. Batum, özellikle Fransa'da yaşayan Türklerin bu sürece önemli katkıları olacağı görüşünde. Bu işlemin herhangi bir masrafı yok. Sadece organize edilmesi, vatandaşa yol gösterilmesi ve vekâletlerin uygun kişiler tarafından alınması gerekiyor. Organizasyonda ise sivil toplum kuruluşları kadar, dernekler ve siyasi partilerin de katkı sağlayabileceğini söylüyor. Mahkemeye başvuruyu yapacak kişilerin belirlenmesi ise işin bir başka boyutu. Matbu dilekçeler internetten yayınlanarak, vatandaşın kolay ulaşması da sağlanabilir. Kıbrıs'ta Rumların benzer bir uygulama yaptıklarını ve AİHM'e dava yağdırdıklarını hatırlatarak, "Bu gibi olaylar mahkemeyi çok etkiliyor. Aynı konudan birçok mağduriyet olması yargıçlar için önemli bir ayrıntı." diyor.

ÖNERİLEN YAZILAR