|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Keyfiyet 14 Haziran 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Selim
a.selim@aksiyon.com.tr

Kısır döngü üretimi

Kendini aldatanlar, başkaları tarafından da kolay aldatılır! Komplo teorileri masaldır, bütün oyunlar açık oynanıyor. Karşılıklı aldatmalara dayanan oyun düzeninde, sadece periyot mesafeleri tartışılır; henüz açığa çıkmadıysa o aldatıcı tavır sürer, açığa çıkınca yenisi devreye girer.

En rahatsız edici meselelerden biri, belli yerlere getirilmiş bir düşünce konusunun, sanki hiç yazılmamış ve konuşulmamış gibi, sıfırdan başlanarak ele alınmasıdır. Bu tarz yaklaşımlar ister istemez insana bir bezginlik ve kötümserlik duygusu aşılıyor... Git falanca sınıfta bir yüksek matematik problemiyle uğraş, sonra dön ilkokul birinci sınıfta alfabe öğretmeye çalış. Sabır taşı olsa çatlar.

Cemil Meriç çok ileri yaşlara kadar sadece düşünülmüşleri öğrendiğini, daha sonra düşünmeye başladığını söylemişti. Tabii, bunu da iyi anlamak lazım. Ham bir yaklaşımla “nasıl şey o, düşünmeden okumak” denilmemelidir. Elbette ki, öğrenirken de düşünmek gerekir. Bir meselede önceden ne düşünüldüğünü bilmeden insan sıfırdan başlayarak düşünce üretmeye kalkışırsa komik olur. Ve zaten, düşünülmüşleri öğrenirken düşünce eğitimini geliştirmek ve yeterli seviyeye eriştirmek gibi bir zenginlik kazanılmış olur. Cemil Meriç'in dediği budur.

 Yeni meseleler daima çıkar. Hayat durmuyor ki, meseleler sabit kalsın. Ama hiçbir yeni mesele, öncekilerle irtibatsız değildir. Siz onları bilmezseniz, her yeni gördüğünüzü sıfırlanma platformunda çözmeye çalışırsanız; hayatın dışında kalırsınız, aktüalitenin bağrına gömülseniz bile. “Aktüel” ve “yeni” de dâhil, bütün kavramlar dümdüz olur. Farklılık ve gerçeklik şuuru sönüp gider. Kendiniz bizatihi mesele haline gelirsiniz. Büyük büyük laflar ederken basit meselelerin önünde dahi zırvalamaya başlarsınız ve bir israf nafileliği her tarafınızı sarar. Kavram israfı, kaynak israfından daha beterdir; çünkü onu da kapsar.

Kavranabilen, anlaşılabilen, bütün delaletleriyle ve derindeki özüyle algılanabilen eleştiriler ve uyarılar, mutlaka kabul edilir. Ne yazık ki, bazı şeyler, sonuçları yaşanmadan görülemiyor, gözlemlenemiyor, hissedilemiyor. Aklın başka şeyleri düşünmesi çok zor değil; ama “aklın kendini düşünmesi” iradeyi son derece zorlayan bir durum. Burada mutlaka kalbin yardımına ve ışığına ihtiyaç var; bir irade zaferi kazanmanın başka bir “yolu-yöntemi” mevcut değil. “Kalbinizle akledin”deki işaret burayadır. İradenin bir kör inada takılıp kalmasını önleyebilecek yegâne tedbirdir bu. Bir gün geliyor bazı insanlar binbir nedamet feryadı içinde “ben bunu nasıl düşünemedim?” sorusunu sorabiliyor ve hatta “neden uyarılmadım?” diyebiliyor. Uyarılmaz olur musun; hep uyarıldın ve uyarılıyorsun. Hep eleştirildin, eleştiriliyorsun. Eksiklik sende. İnsan mademki sorumluluğa muhataptır; kendisini sorumluluğa muhatap kılan bir “iradî-aklî” güce sahiptir; o eksiklik bir mazeret konusu olamaz, çok ciddi bir hatayı ifade eder.

O senin kusurundur, vebalindir, günahındır, gafletindir, (önce kendine olan) zulmündür. Yaratan eksik yaratmadı seni; sen kendini eksilttin... Ve eğitimin en hayatî meselesi budur. Okul eğitiminin, aile eğitiminin ve “kendi kendini eğitme” şuurunu uyandırma eğitimiyle ilgili her türlü yetiştirme nüfuzunun ve biriminin bir numaralı meselesi budur.

Kısır döngüler işte böyle oluşuyor.

Birisi çıkıp diyebiliyor ki; “Efendim eğitim de neymiş. Hayvanlar eğitilir sadece. İnsanlara verilecek olan eğitim değil; öğretimdir.” Bilmiyor ki bazı bilgiler eğitimsiz verilemez, bazı beceriler eğitimsiz kazandırılamaz. Bilgi ile düşünce arasındaki münasebet, öğretimle eğitim arasındaki münasebet gibidir. Bilgi; alınır, satılır, taşınır, ezberlenir, vs. vs... “Öğrenmeyi öğretmek” ifadesi de güzeldir; ama çok eksiktir.

Tamamiyet düşünce eğitimindedir ve bunun merkezinde “kalb-akıl” bütünleşmesi vardır, o merkezin ışığına da sevgi derler. Sorumluluğun ve şuurun etkili dinamizmi, (müessiriyeti) korkuyla ve baskıyla değil, sevgiyle ve hür iradeyle gerçekleşir. Başarı ve mutluluk bunun eseridir.

Kısır döngünün her rengi her türü mebzulen mevcut. Seyrederken insanın başı dönüyor! Kendini aşamamak, hepsinin müşterek illetidir. Bu ayniyet, nice farklılıkları aynı anlamsızlık çukurunda buluşturup silecek kadar vahim bir gerçektir. Görmek istemeyen görmez, uyanmak istemeyen uyanmaz.

İÇ DÜNYAMIZ

İnsanın derûnî bir dünyası var. Ya, bir uyum söz konusu olacak ya da uyuşmazlığın acılı sesleri duyulacak. Bu sesleri herkes duymaz; ama kendiniz duyarsınız. Vicdanınızda mâkes bulur ve bütün derûnî varlığınıza yayılır. Üzerinde düşünürsünüz, zaruretleri ve mümkün tedbirleri ölçüp biçersiniz. Kendi iç düzeninizi yaşanabilir bir denge ve tahammül muhasebesine göre kurmaya çalışırsınız. Acılı sesleri; düşüncelere, paylaşım sohbetlerine, sanata, edebiyata, şarkılara, türkülere ve dualara yansıtmaya çalışırsınız. Bunlar yoksa böyle bir tezahür zenginliği fark edilmiyorsa, dış ile iç arasında bir uyum oluşmuş demektir.

Herhangi bir ağrı, sancı, sızı yok! Böyle olması bir sıhhat göstergesi midir? Emin olamayız. Vücudu tepkisizleştiren bir uyuşturulma, bir süreç halinde gerçekleşmiş olabilir. Hem de bu, alışkanlıklara yön veren şartlandırmalarla da vuku bulabilir. Mesela yüksek tansiyon kronikleşince; baş dönmesi, ense ağrısı gibi belirtilerin hiçbiri yaşanmaz hale gelebilir. Yirminin üstünde bir tansiyonla güneşin alnında kebap olmaya çalışan insanlar gördüm ben! Farkında değil! Tehlikenin ve kendinin farkında değil! Düz ovada yürür gibi, hoplayarak, zıplayarak, dağ yolunun uçurumlu kıvrımlarında büyük bir savrukluk rehaveti ve gafleti içinde fütursuzca ilerliyor, daha doğrusu oynuyor. Her an ayakları kayıp uçurumun dibine yuvarlanabilir. Semptomları “alışkanlık” süngeri emmiş, o kendini çok iyi hissediyor; hatta “boş verme”nin faziletini savunup kendi gafletini övüyor! İçimden “biraz başı ağrısa, ağırlaşsa” dediğim çok olmuştur.

İnsanlar, sadece patolojik olarak değil, yozlaştırıcı, sosyal-kültürel alışkanlık yönlendirmeleriyle de adeta uyuşmuş hale getirilebilirler. “İnandığın gibi yaşayamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” sözü böyle gerçekleşir. Düşünceyi çekip alırsan, kaynar suya atılınca zıplayıp sıçrayan bir kurbağanın yavaş yavaş ısıtılıp kaynatılma haline teslim olması gibi, içgüdüsel refleksler söner ve her şey biter. Dikkat edilmeli, “düşünceyi çekip alırsan” diyorum. İnsanın, o kurbağadan farkı da bu zaten! İnsan düşünür. Düşünce, uyarır. Derûnî uyarılar, içgüdülerin azgınlığını da, uyuşukluğunu da aşar. Düşünen insan, kendi bütünlüğünü ve var oluş gerçekliğini, kendi iç düzeninin gerektirdiği her bedeli ödeyerek korur. Acıdan, muhasebeden, çileden, zahmetten kaçmaz. Bilir ki tedbir ve mutluluk arayışını sürdürmenin başka yolu yoktur.

Öyle görünüyor ki, iç düzenlerimiz çok sakin! Denizin “çarşaf gibi” denilen haline pek benziyor! Çok dalgalı olması gerekmiyor; ama ufuklara uzanan maviliğinde bile biraz çırpıntı köpükleri görülmeli canım! “Yaşıyor bu deniz” denebilmeli. Yelkenler şişebilmeli. Çok dalgalı olmasın; ama biraz dalgalansın ara sıra. Hatta kayalara çarpma sesi derinden hafifçe duyulsun. Deniz denize benzemeli. En sakin zamanında bile, “bu coşabilir” dedirtici bir görünümü olmalı denizin...

Kendini aldatmayan başkasını aldatamaz. Neye inanırsa inansın, o işi yapanın dayandığı bir gerekçe bir (lâdinî) fetva mutlaka vardır. Ve o gerekçe, bu toplumda üretiliyor. Açıktan açığa üretiliyor. “Kendini aldatma”nın yolunu kesin ve önüne sorumluluk şuurunu dikin; kanunun, mahkemenin, polisin yapamadığını, edebiyat yapar. Musiki yapar. Taşımıyorsunuz ki; statü hücrelerinde hüner sergileyip, hayatı tam bir seyirci gibi yaşıyorsunuz. Derûnî uyanış mesajlarını içselleştirmiyorsunuz. Derûnumuz; çalışmıyor, üretmiyor. Kendini aldatmayan başkasını aldatamaz sözü, hakikatin yarısı. Öbür yarısını da söyleyeyim: Kendini aldatmayan, başkasının aldatılmasına izin vermez. El'le, dil'le, gönül'le...

Yukarıda belirttiğim hakikatin arka planını da işaretleyelim: Kendini aldatanlar, başkaları tarafından da çok kolay aldatılırlar! Komplo teorileri masaldır, bütün oyunlar açık oynanıyor. Karşılıklı aldatmalara dayanan oyun düzeninde, sadece periyot mesafeleri tartışılır; henüz açığa çıkmadıysa o aldatıcı tavır sürer, açığa çıkınca yenisi devreye girer. Mütekabil olarak böyle davranılır. Bunların ayrıntısına girmek abestir. Çünkü meselelerin meselesi, iç düzenlerle ilgilidir.