|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
DOSYALAR

Ekonomi nereye gidiyor?

10 Eylül 2012 / ZAFER ÖZCAN
Son günlerde ekonomideki gidişata ilişkin tartışmalar arttı. Türkiye’nin gizli kriz yaşadığını iddia edenler bile var. Peki, son veriler neyi gösteriyor?

Son günlerde en sık sorulan sorulardan biri, ‘Ekonomi nereye gidiyor?’ Yaz aylarında enflasyonun mevsimsel düşüşü, Ramazan ayının getirdiği rehavet ve hepsinden önemlisi yaşanan terör olayları, akaryakıt fiyatlarındaki hızlı artışa rağmen, ekonomiyi tartışma gündeminin dışında tuttu. Ancak son günlerde ekonominin gidişatına dair tartışmalar, sorular, hatta kaygılarda ciddi artış var. Özellikle Türkiye’nin 2012’de hedeflediği yüzde 4’lük büyüme hedefini yakalayamayacağının büyük ölçüde netleşmesi, ekonomiden sorumlu bakanların bu yöndeki beyanları, yıl sonuna dair endişeleri artırıyor. 2009’u küresel krizin etkisiyle yüzde 5’e yakın küçülme ve ciddi istihdam kaybıyla kapattıktan sonra 2010 ve 2011’de parlak bir performans göstererek yüzde 10’a yakın büyüyen Türkiye ekonomisi için tekrar alarm zilleri mi çalıyor? Veya bazı ekonomi yazarlarının iddiasına göre ‘gizli bir kriz mi’ yaşıyoruz? Bu sorulara cevap verebilmek için makro ekonomik göstergelere daha ayrıntılı bakalım.

Yılın ilk 8 ayındaki ekonomik verilere bakıldığında, büyümenin öncü göstergesi kabul edilen sanayi üretimindeki ciddi yavaşlama dikkat çekici. Geçen yılın ilk 6 ayında yüzde 11 oranında artan sanayi üretimi, bu yılın ilk 6 ayında yüzde 3,1’de kalırken, ara malı, dayanıklı ve dayanıksız tüketim malı, enerji ve sermaye mallarında da aynı şekilde, geçen yıla kıyasla yarıya yakın veya yarıdan fazla üretim kaybı söz konusu. Sanayi üretiminin düşmesi doğrudan işsizliğin artması anlamına geliyor. Yaz aylarında işsizlikte yaşanan mevsimsel düşüşten sonra, güz döneminde işsizlik tekrar tırmanacak gibi görünüyor. Aynı şekilde bir ara çift haneleri gören enflasyon, yaza rağmen yükselmeye devam ediyor. Gıda ve ulaştırmadaki zamların etkisiyle tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ağustosta bir önceki aya göre yüzde 0,56 arttı. Temmuzda yüzde 9,07 olan yıllık enflasyon oranı ise ağustosta yüzde 8,88’e geriledi. Ağustostaki aylık gerileme önemli elbette ama geçen yıl temmuz ayında TÜFE endeksinin yüzde 6,31 olduğunu da unutmamak lazım. Merkez Bankası’nın yıl sonu enflasyon hedefi yüzde 5, Orta Vadeli Program Hedefi (OVP) ise yüzde 5,2. Hedeflerin bu yıl da tutturulması ve yüzde 7’lere yakın bir yıl sonu enflasyonu kaçınılmaz görünüyor.

İç talep daralıyor

Büyümesinin yüzde 70’e yakınını iç talepten karşılayan Türkiye’de 2012 yılının ilk devresinde iç talebin de daraldığı görülüyor. Özellikle otomotiv satışlarındaki düşüş yüzde 15’i geçmiş durumda. Otomotiv, ekonomideki gidişattan en hızlı etkilenen sektörlerden. Oradaki talep daralması, genel talep hakkında da sağlam ipuçları veriyor. Suriye’de devam eden savaş ve komşularla yaşanan gerginliklere bir de terörü eklediğinizde insanlardaki gelecek kaygısı artıyor. Bu durum özellikle dayanıklı tüketim malları talebine de hemen yansıyor. Yılın ilk 6 ayında beyaz eşya satışlarının geçen yıla göre aynı kalması da bu endişelerin bir sonucu aslında. Sözünü ettiğimiz endişeler resmî verilere de yansıyor. TÜİK’in sektörel güven endeksine göre ağustos ayında hizmet, perakende ve inşaat sektörlerinde güven endeksi inişte. Merkez Bankası’nın reel kesim güven endeksi ise nisanda 116,0, temmuzda 107,3 iken ağustosta 104,5’e gerilemiş durumda.

Türkiye’nin sıkıntılı olduğu konulardan biri de tarımsal üretim. Dünyada kuraklık sebebiyle tarım üretimindeki kayıpların benzeri Türkiye’de de yaşanıyor. Bu yıl tahıl üretiminde geçen yıla göre yüzde 5,2 azalma bekleniyor. Hâlen Avrupa’nın en büyük tarım ülkesi konumundaki Türkiye’de tarımsal üretim kaybı da enflasyonu tetikleyecek gelişmelerden.

Türkiye’nin gerek 2008 krizini az hasarla atlatması, gerekse Avrupa’da devam eden krize rağmen sağlam durabilmesinde, mali sektörün iyi durumda olması en önemli etkenlerden biriydi. Türkiye hâlen Avrupa’da kamu borcu en düşük ülke. Bu konuda dünyada birkaç ülke arasında yer alıyor. Kredi faizlerinin yüksekliğine rağmen bankacılık sisteminde sıkıntı yok. Küresel finans krizinin bankalara hiç nakit enjekte edilmeden atlatılmasının, piyasalar ve reel sektör açısından da ciddi moral kaynağı olduğunu unutmamak lazım. Buna rağmen son dönemde bütçe dengelerindeki olumsuz değişimin de altını çizmek gerekiyor. 2011 bütçesi yılın ilk 6 ayında 2,8 milyar TL fazla vermişti, bu yılın ilk 6 ayında ise 6,7 milyar TL açık verdi. Elbette bu tablo içerisinde en olumlu veriler dış ticaret cephesinden geliyor. İhracatını artırmaya devam eden Türkiye’nin ithalatını düşürmeyi başarması, dış ticaret açığını da azaltıyor. Geçen yılın ilk 6 ayında 63 milyar TL dış ticaret açığı veren Türkiye, bu yılın ilk yarısında 50 milyar TL dış ticaret açığı verdi. İhracat, geçen yılın aynı dönemine göre 9,8 milyar dolar artış gösterdi ancak bunun 7 milyar dolarının altın ve kıymetli taşlardan oluşması, İran’ın artan altın talebinin ihracatı olumlu etkilemesi gibi konjonktürel gerçekleri göz ardı etmemek gerekiyor. Çünkü Türkiye geleneksel kalemlerde ihracatını geçen yıla göre sadece 2,8 milyar dolar artırabildi.

Cari açık azalıyor ama…

Bu gelişmeler elbette ekonominin yumuşak karnı görülen cari işlemler açığını da azaltıyor. Buna rağmen cari açık hâlâ istenen seviyeye çekilebilmiş değil. Türkiye bu yılın ilk 6 ayında 31 milyar dolar cari işlemler açığı verdi. Geçen yıl bu rakam 44,7 milyar TL’ydi. Gerek 2002-2007 dönemindeki, gerekse 2010 ve 2011’deki yüksek büyümesini cari açık vererek, yani dış ülkelerin tasarruflarını kullanarak finanse eden Türkiye ekonomisi, bu konuda artık yol ayrımına gelmiş durumda. Büyümenin bu kadar yavaşladığı bir ortamda, büyümeye nispeten hâlâ yüksek giden cari açık sürdürülebilir olmaktan çıkabilir. Bu da ekonomimiz açısından hiç de arzu edilen bir durum değil. Bir de Türkiye bu yıl en sağlam döviz girdileri arasında yer alan turizm gelirlerinde de azalma yaşadı. Geçen yıla göre gelen yabancı turist sayısında düşüş yaşanırken, turizm gelirleri de 6,7 milyar dolardan 6,5 milyar dolara geriledi. Gerilemenin devam etmesi, döviz açığını daha da artırabilir.

Türkiye için sıkıntılı konulardan biri de elbette petrol ve enerji fiyatları. Hâlen 115 dolar seviyesinde bulunan brent tipi petrol fiyatlarının, Ortadoğu’daki karışıklıklar ve Amerika’nın İran’a müdahale senaryoları ile 125 dolara çıkabileceği beklentisi var. Bu durum Türkiye’de hemen pompalara yansıyacak bir gelişme. Zaten son dönemlerde benzin zamları neredeyse otomatiğe bağlanmış durumda. İnsanların her hafta depolarını daha yüksek fiyata doldurmak zorunda kalmaları, ticareti doğrudan olumsuz etkilediği gibi, insanların huzurunu da kaçıran bir gelişme. Petroldeki sıkıntılara, kış aylarıyla birlikte bir de doğalgaz faturaları eklendiğinde, birkaç ay içinde ekonomik sıkıntıların halka daha fazla yansıması ve rahatsızlıkların artması kaçınılmaz görünüyor. Türkiye enerjide yüzde 90’ın üzerinde dışa bağımlı olduğu için hükümetin bu konuda yapabilecekleri sınırlı. Elbette akaryakıta ödediğimiz paranın yaklaşık yüzde 65’i vergiye gidiyor. Vergilerin düşürülmesi fiyatları düşürebilir ancak kısa vadede böyle bir çözüm mümkün görünmüyor. Bütçe dengelerinin sarsıldığı bir dönemde, hükümetin en sağlam vergi kalemlerinden birinden fedakârlık yapmasını beklemek gerçekçi görünmüyor. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, bu yıl bütçe hedeflerinin tutmayacağını açıklarken gerekçeler arasında ucuz doğalgazı da sayması, kışla beraber doğalgaz zamlarının habercisi. Görünen o ki vatandaş açısından bu kış daha zor geçecek.

Akaryakıtta durum böyle olsa da cari açık sorununu çözmenin sağlıklı yolları da var elbette. İhracatı teşvik edip ithalata yasal sınırlamalar getirmek pansuman bir tedbir. Türkiye’nin cari açık için ‘kaliteli finansman’ denen bir çözüme ihtiyacı var. Bunun yolu da doğrudan yabancı sermaye girişlerini artırarak sanayi üretiminin ve ihracatın ithalat bağımlılığını azaltmaktan geçiyor. Ekonomide uzun süredir konuşulan yapısal tedbirlerin hayata geçirilmesinin vakti de gelmiş görünüyor. Kısacası Türkiye ekonomisinin yeni döneme daha sağlam girebilmesi adına, günlük pansuman tedbirlere değil, kalıcı, sürdürülebilir yapısal çözümlere ihtiyaç var.


 

‘Günü kurtarıyoruz; uzun vadeli politikalar şart’

Fatih Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Murat Karagöz, ekonomideki son gelişmeleri, ‘ihtiyatlı bir iyiye gidiş var’ cümlesiyle özetliyor. Son dönemde artan kriz söylemlerini ve ekonomi politikalarına yönelik bazı ağır eleştirileri ideolojik bulan Karagöz, “Krizlerin ikincil sebeplerinden biri olumsuz söylentilerdir. Buna rağmen son 10 yılda Türkiye ekonomisi söylentilere karşı iyi bir sınav vermiştir. Son dönemde ortaya atılan ‘Gizli kriz var’ söyleminin de tutacağını düşünmüyorum.” diyor. Türkiye ekonomisinin asıl gücünü üretim ve ihracattan aldığını hatırlatan Prof. Karagöz’e göre Anadolu sermayesinin geceli gündüzlü çalışması, gözünü dış pazarlara dikmesi ve söylentilere itibar etmemesi ekonomiyi ayakta tutan en önemli etken. Karagöz, ekonomide bir durgunluktan bahsedebilmek için en az iki çeyrek üst üste küçülme yaşanması gerektiğini de vurgulayarak yıl sonu büyüme hedeflerinin tutacağı öngörüsünde bulunuyor.

Prof. Karagöz, AK Parti hükümetinin tam bir ihtiyat ve tedbir hükümeti olduğunu vurgulayarak  tespitlerini sıralıyor: “Hükümet önünü görmeden yürümüyor ve risk almıyor. Gerek ekonomi bakanları ve gerekse ekonomi bürokrasisinin gözleri sürekli yolda ve çok dikkatliler. Bütün denetleyici ve düzenleyici kurumlar dâhil herkes görevini layıkıyla yapıyor. Her zaman en riskli kesimler olan bankacılık ve finans kesimi sürekli gözetim altında tutuluyor. Hükümetin bu tutumumun ekonomideki riskleri azalttığını düşünüyorum.”

Prof. Murat Karagöz kısa vadede ekonomide sıkıntı olmadığı tespitinden sonra, orta ve uzun vadede ihtiyaç duyulan politikaların da altını çiziyor. Sürdürülebilir bir büyüme için daha iddialı bir ekonomi politikasına ihtiyaç olduğunu vurgulayarak dünyanın ilk 10 ekonomisi hedefine yürüyebilmek için yeni açılımlar gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin şu anda uyguladığı ekonomi politikalarının daha çok günü kurtardığını, uzun vadeli düşünülmediğini belirten Karagöz, “Aslında ekonomi yönetiminin uzun vadeli hedefleri var ancak terör ve çevresel sorunlarla çok fazla meşgul olduğumuz için bunları uygulamaya sıra gelmiyor. Bu dönemde dikkatimizi daha fazla uzun vadeli ekonomi politikalarına yoğunlaştırmamız gerekiyor.” diyor.