|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
DOSYALAR

Yargıyı kim yargılasın?

15 Ağustos 1998 / MUSTAFA AYDIN
Hararetli af tartışmalarının yapıldığı şu günlerde nedense görmezden gelinen bir gerçek var.
Kader kurbanları gerekçe gösterilerek af istenmesine yol açan temel sebep ceza sistemimizdeki çarpıklık. Adil bir yargılama olmadığı için insanları mağdur ediyoruz, ondan sonra kader kurbanları diyerek af çıkarmaya uğraşıyoruz.

Suçlarla cezalar arasında büyük bir orantısızlık var. Bazen düşünce suçlarında olduğu gibi suç bile sayılmayacak fiillere ağır cezalar verilirken, büyük yolsuzluk suçları cüzi para cezalarıyla geçiştirilebiliyor.

Bir tiyatroda rol aldıkları için oyunculardan biri 24, diğerleri de 16'şar yıl hapisle cezalandırıldı. Bir başkası 3,5 milyon lira gaspettiği için 33 yıl hapse mahkum oldu. Baklava çalan çocuklara verilen 6'şar yıllık cezalar kendi hakimleri tarafından bile çok bulundu. Artık düşüncenin suç olmaktan çıktığı bir zamanda hemen her gün yeni bir düşünce suçlusu demir parmaklıkların arkasına gönderiliyor. Fazla örnek vermeye gerek yok. Sadece bir konuşması nediyle Nurettin Şirin'e 17 yıl ceza verildi. TBMM'de pankart açan öğrencilerin idamı istenmişti. Bu yanlıştan dönüldü ve tahliye oldular. Ama bu sefer onlara destek olduğu için Kızılay'daki gösteriye katılan ODTÜ'lü genç idam istemiyle yargılanıyor. "Dünyada idam cezası kalmadı biz de kaldıralım" derken Sivas davasında 33 kişiye idam cezası vermek de herhalde bize özgü bir gariplik.

Bir tarafta bu ağır cezalar varken diğer tarafta işlenen büyük suç ve yolsuzlukların cezasız kalması toplumu yaralıyor. Meşhur rüşvet sakandalının kahramanı Engin Civan, verilen para cezasını öderse hapis yatmadan paçayı yırtacak. Baklava çalan çocuklardan birinin babasının söyledikleri dikkate değer: "Devleti soyanlar, adam öldürenler, çete kuranlar serbest dolaşırken 5 kilo fıstık için bu çocuklar yıllarını hapiste geçirecek." Geçtiğimiz yıl Fethiye'de deniz motoruyla dikkatsizce sürat yaparken yüzmekte olan iki genç kızı biçerek öldüren üç maganda bir kaç milyon para cezasıyla kurtuldular. Dedemanların torunu Umut Önal'ı öldüren Kürt Ahmet'in oğlu İdris Melih Turgut, Adli Tıp'ın "olayın kaza olmadığı" yönündeki raporuna rağmen 18 milyon lira para cezasıyla kurtulmuştu.

Sakın baklava çalmayın

Af tartışmaları esnasında kamuoyu karşı çıkınca af savunucuları baklava çalıp ağır cezalara çarptırılan çocuklar başta olmak üzere kader mahkumlarını gerekçe göstermeye başladılar. DSP tarafından hazırlanan af taslağında şu ifadeler yer alıyor: "Gaziantep'te baklava çalan çocuğun cezaevine yollanıp, devleti milyarlarca lira çarpan Engin Civan'ın dışarıda gezmesi gibi hukuk çelişkisi yok edilecek. Baklava çaldığı için hapis yatan çocuk affedilecek, Civan gibi devleti soyanlara af gelmeyecek."

Aslında burada kader kurbanı derken ceza sistemimizin de ne kadar adaletsiz olduğu vurgulanıyor herhalde. Yoksa suç işleyip hakettikleri cezaya çarptırılan insanlar neden kader mahkumu olsun. Bir çok hukukçunun da ifade ettiği gibi af talebi aslında ceza sistemimizin bozukluğu sonucu ortaya çıkan adaletsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. Çünkü adalet anlayışı ve kamu vicdanı mafya, çete ve soyguncular ellerini kollarını sallaya sallaya gezerken iki kilo baklava çalan çocukların 6 yıl hapse mahkum edilerek hayatlarının karartılmasını kabul edemezdi.

Biri 20 diğerleri 17 yaşında dört genç. Gaziantep'te bir gece yarısı baklavacıya kapıyı kırarak giriyorlar. Dükkandaki baklavalardan ve antep fıstıklarından alabildiklerini alıp kaçıyorlar. Kasadaki paraya ise dokunmuyorlar. Dükkan sahibi polise şikayet ediyor. Olaydan iki ay sonra baklava çalan çocuklardan biri şüphe üzerine yakalanınca olan biteni anlatıyor. Böylece polis diğer üçünü de yakalıyor. Hemen olay yargıya intikal ettiriliyor. Yavaş işlemesinden şikayet ettiğimiz adalet mekanizması baklava hırsızlığını jet hızıyla karara bağlıyor. 20 yaşında olan 9 yıla, 17 yaşında olan diğer üç çocuk ise 6'şar yıla mahkum ediliyor. Temyize giden dava Yargıtay tarafından da zaman geçirilmeden onanıyor ve çocukların mahkumiyetleri kesinleşiyor.

"Ben olsaydım 4 ay verirdim"

Toplumun her kesiminden tepki toplayan bu karar hukukçular tarafından yoğun eleştirilere hedef oldu. Akademisyen hukukçuların bir kısmı yasaların değişmesi gerektiğini söylerken bazıları bu tür hataların daha çok uygulamadan kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Kamuoyunda tartışmalara yol açtığı için baklava çalan çocukların durumunu inceleme gereği hissettiğini söyleyen Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk çocuklara verilen ağır cezaların yasalardan değil uygulamadan kaynaklandığını söylüyor:

"Yargıtay 6. Ceza Dairesi bu tür durumlarda çalınan şeyin değerinin pek fahiş olup olmadığına dair bir liste çıkarıyormuş. Buna göre çalınan baklava ve fıstıkların değerinin fahiş olduğu belirlenmiş. Bir kere bunun tesbiti yanlış yapılmış. Ayrıca burada Ceza Kanunu'nun 29. maddesi doğru dürüst tatbik edilmediği için çocuklar 6 yıl gibi ağır bir cezaya çarptırılmışlar. Burada hata aslında yasalarda değil. Burada 29. madde, 55. madde gerektiği gibi uygulansaydı, çalınan malın fahiş olmadığı belirlenseydi bu kadar ağır cezanın verilmesine imkan kalmazdı. Bu davanın yargıcı ben olsaydım en fazla 4 ay hapis cezası verirdim."

Tiyatroya adam öldürme cezası

Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi geçtiğimiz hafta tarihi nitelikte bir karar daha verdi. İzmir Fetih Sahnesi Grubu'nun 8 değişik yerde sahnelediği Bir Hak Düşmanı adlı oyunun yazarı ve oyuncusu Mehmet Vahi Yazar'ı, "halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği'' gerekçesiyle, 24 yıl hapis, 12 milyon 384 bin lira ağır para cezasına mahkum etti. Mahkeme 4 oyuncuyu da aynı suçtan 16'şar yıl hapis, 10 milyon 520'şer bin lira ağır para cezasına çarptırdı.

Aslında bu, mahkemenin ikinci kararı. Ankara 1 No'lu DGM önceki kararında TCK'nın 3122 maddesine göre oyunun yazarı ve oyuncusu M. Vahi Yazar'ı 3 yıl, diğer 4 oyuncuyu ise ikişer yıl hapis cezalarına çarptırmıştı. Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyanın gittiği Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanıklara verilen cezaları az bularak sanıklar hakkında oyunun her sahnelenişine ayrı ayrı hüküm kurulması gerektiği görüşüyle kararı bozmuştu. Mahkeme de ikinci kararında Yargıtay'ın bozma gerekçesine uyarak sanıkların "Bir Hak Düşmanı" adlı oyunu Amasya'da 2, Karabük'ün Yenice ilçesinde 2, Zonguldak'ta 2, Bartın ve Domaniç'te de birer kez olmak üzere toplam 8 defa oynayarak, ilgili kanun hükümlerini 8 kez ihlal ettikleri gerekçesiyle cezayı 8'e katladı.

Adları Mehmet Vahi Yazar, Osman Yavuz, Nazmi Kar, Fuat Başarılı ve Zekeriya Özen. Suçları tiyatro sahnelemek. Ceza toplam 88 yıl. "Bir Hak Düşmanı" adını taşıyan tiyatro oyununun yazarı ve oyuncusu Mehmet Vahi Yazar tiyatro oynamak yerine kasden adam öldürseydi TCK'ya göre yine 24 yıl hapis cezasına çarptırılacaktı. Konuyla ilgili değerlendirme yapan hukukçular bir tiyatro nedeniyle bu kadar ağır ceza verilmesinin mümkün olmadığını ifade ediyorlar. Hukukçular Derneği Başkanı Av. Necati Ceylan tiyatro 8 defa oynandı diye cezayı da 8'e katlamanın tamamen kanunsuz olduğunu ifade ediyor: "Ceza Kanununun 80. maddesine göre bir suç aynı şekilde muhtelif zamanlarda işlenirse müteselsil suç olur ve bunların hepsi bir suç sayılır. Suç 10 kere işlendi diye cezası da 10 kat artırılmaz. Kanun bu durumda cezanın 6'da bir'den yarıya kadar artırılacağını öngörmüş."

3,5 milyona 33 yıl hapis

Suç ve cezalar arasındaki orantısızlığa bu kadar da olmaz dedirtecek cinsten bir örnek daha. 3 milyon 750 bin lira gasbetti diye 33 yıl dört ay ağır hapis cezası verildi. Yargıtay 6. Ceza Dairesi, Adıyaman'da, 1994 yılında 2 kadının kaldığı eve girerek "bıçak zoruyla 3 milyon 750 bin lirayı gasp ettiği" gerekçesiyle 33 yıl 4 ay ağır hapis cezasına mahkum edilen sanık Mustafa Kolu hakkındaki kararı onadı.

Geçtiğimiz hafta verilen bu karar nedeniyle sanık avukatı Yusuf Alataş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurarak maddi ve manevi tazminat talebinde bulunuyor. Alataş'ın başvuru dilekçesinde çağdaş, modern bir toplumda 3 milyon 750 bin lirayı zorla almanın cezasının da bununla orantılı olması gerektiğini savunuyor. Müvekkiline astronomik bir ceza verildiğini ve suç ile ceza arasındaki dengenin gözardı edildiğini ileri süren Alataş şunları söylüyor:

"Bugün ülkemizde adam öldüren bir kişinin cezası 24 yıldır. Bir kamu bankasını trilyonlarca dolandırmanın cezası 35 yıl hapsi geçmemektedir. Buna karşılık, olayımızdaki 3 milyon 750 bin lira için sanığa verilen ceza 33 yıl 4 ay ağır hapistir. Hele hele, sanığın mağdurların bileziklerini kendi arzusu ile almaktan vazgeçtiği gözönünde tutulduğunda, verilen cezanın fahişliği daha da belirginleşmektedir. Hiçbir yasa maddesi, bu olaydaki haksız durumu açıklamaya yetmez. Verilen ceza yasanın sözüne uygun olabilir, ancak yasanın özüne ve ceza adaletine uygun olduğunu kimse söyleyemez."

İnsanlar adalete güvenmiyor

Bunlar gibi sık sık kamuoyuna yansıyan adaletsiz bazı yargı kararları nedeniyle insanların adalete güveni her geçen gün azalıyor. Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde kurulan Ceza Hukuku Kriminoloji ve İnsan Hakları Derneği (CEKİNHAD) tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre halkın yüzde 73'ü Türkiye'de yargının bağımsız olmadığı ve iyi işlemediği kanısında.

Adalet sistemimizdeki aksaklıkların daha çok uygulama yanlışlıklarından kaynaklandığını söyleyen Prof. Dr. Bahri Öztürk, "Yıllardır hep şu söylem geçerli oldu; bir yasa yap problemler çözülsün, bir kanun yap her şey hallolsun, demokrasi gelsin, insanların karnı doysun. Yasayla her şey hallolmaz" diyor. Öztürk, herşeyin yasalara havale edilmesiyle problemlerin ertelendiğini ileri sürüyor:

"Yeni yasa yapılması isteniyor ama mevcut yasalar doğru dürüst uygulanmıyor ki. Problemlerin çoğu da bu kötü uygulamanın sonucu. Doğru dürüst hakim yetiştiremiyorsak elbette ki aynı suça farklı cezalar verilir. Tabii bu sorunlar ülkenin içinde bulunduğu koşullarla yakından bağlantılı. Üniversitelere gerekli kaynağı aktarmazsanız, mahkemelerin altyapısını iyileştirmezseniz kalite bekleyemezsiniz. Adliyeleri bir görseniz; böyle bir ortamda bırakın sağlıklı karar vermeyi insanlar bildiklerini bile unutur. 65 milyon nüfusumuza karşılık çok az sayıda hakim ve savcı var."

Önce zihniyet değişmeli

Adalet sisteminin köklü bir reforma ihtiyacı olduğunu vurgulayan Bahri Öztürk yapılması gerekenleri "altın üçgen" şeklinde açıklıyor: "Bu üçgenin bir ucunda mevzuat, bir ucunda personel, diğer ucunda da malzeme vardır. Bizim mevzuat konusunda fazla sıkıntımız yok. Varsa da düzeltilir. Asıl sıkıntı zihniyette, yani bunların uygulanmasında. Devamlı şikayet edilen 141, 142, 163 vardı, bunlar kaldırıldı, değişen bir şey oldu mu? Mantık değişmeden sadece kanunlarla bu sorunlar hallolmaz. Bizde zaten yasaların uygulama şansı yok. Yasa yapıyorsun kaynağı yok. 79 yılında çocuk mahkemeleri kuruluş ve yargılaması ile ilgili kanun yapıldı. Kurabildik mi? Kuramadık. Dört tane var sadece. Onlar da tabela mahkemesi. O kanunda öngörülen müesseselerin hiçbiri hayata geçirilemedi, çünkü kaynak verilmiyor."

İtalyanlar bile bu kanunu terketti

Ceza sistemimizin adalet dağıtamamasında yasaların kötü uygulanmasının yanında ceza kanunlarımızın payı da inkar edilemez. Türk Ceza Kanunu 1889 İtalyan Zanardelli Kanunu'ndan iktibas edilmiş. Bu esnada bazı çeviri yanlışları bile yapılmış. Faşist bir dönemin ürünü olduğu için İtalya 1930 yılında yeni bir ceza kanunu yapıp Zanardelli Kanunu'nu kaldırmış. Ufak tefek değişiklikler olsa da bizde hâlâ İtalya'nın bile kaldırdığı müzelik kanunlar uygulanıyor. Gerçi Prof. Dr. Sulhi Dönmezer başkanlığında kurulan bir komisyon tarafından yeni bir ceza yasa tasarısı hazırlandı ama hâlâ kabul edilmiş değil.

Ülkemizde devlete karşı işlenen suçların cezası oldukça yüksek. Af gündeme geldiğinde de bu yanlış devam ettirilerek devlete karşı işlenen suçlar değil şahıslara karşı işlenen suçlar affedilmek isteniyordu. Mevcut kanunun devleti ön plana çıkardığını söyleyen Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, "Devlet insanın hizmetinde olan bir teşkilattır. Bu nedenle biz yeni tasarıda insanı ön plana çıkardık. Mesela mevcut Ceza Kanunu devlete karşı işlenen suçlarla başlar. Bu tasarıda özel kısımda fertlere karşı işlenen suçlar ele alınarak başlanıyor" diye konuşuyor.

Mal mı kıymetli can mı?

İtalyan Ceza Kanunu hazırlandığı dönemde mala candan daha çok değer verildiği için mala karşı işlenen suçların cezası daha ağır. Baklava çalan çocukların cezasının bu kadar ağır olmasının bir sebebi de bu. Yargıtay Ceza Genel Kurulu Başkanı Mehmet Uygun mevcut ceza kanunundaki bazı çarpıklıklara dikkat çekiyor:

"TCK'nın 516. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkralarında kırma, dökme ve parçalama amacıyla gözlük kıran kişiye 7 yıl, göz çıkaran ve uzuv zaafı veren kişiye ise 5 yıl öngörülüyor. Gözlük gözden daha çok hukuki koruma altına alınmış. Bu durum hukuk mantığı ile bağdaşmıyor. Bu acayiplik, acele ile sistemsiz ve mukayesesiz yasalaştırmadan kaynaklanıyor."

Mehmet Uygun'un dikkat çektiği diğer bir maddede daha acayip bir çelişki var: "15 yaşından küçük kızını dini nikahla evlendiren baba, Türk Ceza Kanunu'nun 414, 418 ve 80. maddeleri uygulanarak "gayri resmi damadın asli suçuna iştirak" suçu ile 8 yıl 4 ay hapis cezasına mahkum oluyor. Buna karşılık 15 yaşını doldurmamış bir kızını fuhşa teşvik eden ve onu her gün köşe başındaki lambanın altına götürüp gelecek müşteriye pazarlayan baba TCK'nın 435. maddesi gereğince 3 yıl hapse mahkum olmaktadır. Bunun gibi toplumun değer yargılarına, beklentilerine ve düzenin gereğine ters düşen sonuçlar yasamanın tüm uygar ülkelerce benimsenen ilkelerine uyulmamasından, gereken özenin gösterilmemesinden kaynaklanıyor."

Zina kalksın mı?

Kanunların topluma uygun olması gerektiğini söyleyen Av. Necati Ceylan toplumların farklı özelliklere sahip olduğunu, bir ülke için iyi olan bir kanunun başka bir ülkede olumsuz sonuçlar doğurabileceğini ifade ediyor ve şu örneği veriyor: "Bizim toplumumuzda zina büyük bir suç olarak algılanır ama başka bir toplumda hoş görülebilir. Orada zina suç değil diye biz de bunu kaldıralım diyemeyiz."

Ceylan, sadece yasaların iyileştirilmesiyle de adaletin sağlanamayacağını söyleyip gerçek anlamda bir hukuk devleti anlayışının yerleşmesi gerektiğine dikkat çekiyor: "En kötü bir kanun iyi uygulayıcıların elinde adaletli bir şekilde uygulanabilir. Ama çok iyi hazırlanmış yasalar kötü uygulayıcılar nedeniyle zulme dönüşebilir. Bizde kanunlar iyi de olsa kötü de olsa uygulamalarla daha da kötü hale gelmiştir. Bırakın hukuk devletini kanun devleti bile olamıyoruz, mevcut kanunlar bile ideolojik amaçlı yorumlanıp farklı uygulanabiliyor."

Önce adalet

Adalet mekanizması artık adalet dağıtamaz hale geldi. Elbette bunun yasalardan mahkemelerin içinde bulunduğu olumsuz şartlara kadar bir çok sebebi var. Ama ne olursa olsun bir toplumda bozulmaması gereken en önemli şey bu. Hani bir söz vardır "Eğer bir şey bozulmaya yüz tutarsa tuzlarsınız ama ya tuz bozulursa!" Bir toplumun bozulmaması için adeta bir tuz işlevi gören adalet mekanizmamızın çökmeye yüz tuttuğuna dair ciddi emareler var.

"Geciken adalet zulümdür" kaidesi gereğince hak yerini bulmuyor. Batıdan aynen iktibas edildiği için bu toplumun yapısına uymayan bir çok kanun hâlâ toplumun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmiyor. Hızla gelişen teknolojik imkanlardan bir türlü nasibini alamayan mahkemelerimizin durumu hâlâ içler acısı. Artan nüfus ve sorunlar karşısında adalet mekanizması kendini yenileyemediği için bir hakim günde 30'dan fazla davaya bakmak zorunda kalıyor. Her gelen hükümet adalet reformu vaad etmesine rağmen adalete nedense sıra gelmiyor. Sesini duyuramayan halk lisan—ı hal ile bir şeyler anlatmak istiyor: Önce adalet.