Türkiye, referandum ve seçim dönemecine girdi. Liderler buluşması dahil, bundan sonra atılacak her adımda oy hesaplarının belirgin izlerini göreceğiz. Bu ülkede son 20 senedir yaşanan kırılmalar, bitip tükenmek bilmeyen gerginlikler, başta seçmenler olmak üzere hemen herkesi haddinden fazla yordu. Normal bir ses tonu ile konuşup rasyonel bir mantıkla düşünüp bir mühendis edası ile hesap yapabilen siyasi liderlerin halk tarafından çok daha ciddiye alınacağına inanıyorum.
Cumhuriyet mitingleri, Ergenekon davası, 27 Nisan e-muhtırası, darbe planları ve daha neler neler… Düşmek bilmeyen bir tansiyon, başka ülkelerin aylarına sığmayacak gündem maddelerinin bir günde yaşandığı hareketli değişim süreci ve uzlaşma kültüründen adım adım uzaklaşarak önce kendi, sonra da yakın geçmişi ile hesaplaşan Türkiye… Bu tempo daha ne kadar sürdürülebilir? Koca bir ülke normalleşme sürecini ne kadar daha uzatabilir?
Türkiye, Batılı anlamda bir hukuk devletine, özgürlükçü ve katılımcı bir demokrasiye kavuştuğunda, kendiliğinden Kars yaylasında bir uzay üssü kurulmayacak ya da Bayburt ovasında dünyanın önde gelen bir üniversitesi teşekkül etmeyecek. Ortalama eğitim yaşı sadece 4 olan toplumumuz bir anda aydınlanma yaşamayacak… Normalleşme adına gereken değişiklikleri gerçekleştirdiğimiz zaman biz sadece sıfır noktasına gelmiş olacağız. Bu noktadan sonra muhtemelen daha güçlü bir ivme ile dünyada söz sahibi olan çok daha güçlü bir ülke olma adına yol almaya devam edeceğiz. O zaman bu didişmeyi daha fazla uzatmanın ne anlamı var? Yukarıda pastayı paylaşmanın derdinde olanlar birbirlerine olan aşırı güvensizlik nedeni ile tepişirken, aşağıda halk aynı pastadan daha fazla pay alabilme adına gün sayıyor.
Son olarak anayasa reformlarının tartışıldığı süreçte bu fotoğraf çok daha net bir şekilde karşımıza çıktı. Anayasa reformunun ne getirip götüreceğinden ziyade bu değişikliği kimin yaptığı ayrıntısı ile uğraşıldı. Asırlık terane ile ‘rejim elden gidiyor' korkusu cunta anayasasını savunma bahanesi olarak tekrar gündeme getirildi. Anlaşılan o ki bu ülkede muhafazakâr kitlelerin ortaya koyduğu ve koyacağı değişim paketleri bir şekilde sabote edilerek rejim karşıtlığı ile sorgulanacak. 12 yaşındaki kızların ilahi okumasını 27 Nisan e-muhtırasına gerekçe olarak koyanlardan ve ‘ezan sesinden uyuyamayacaksınız, kaçın' ikazında bulunanlardan farklı bir tavır beklemek, sorgulanması gereken bir iyimserlik olur.
Değişimi iliklerine kadar hisseden Türkiye'de farklı noktalarda bulunan tüm guruplar birbirlerini anlamakta güçlük çekiyor. Herkes karşı tarafın bir gizli ajandası olduğundan şüphe ediyor. Oysa değişimi ve daha fazla ekonomik refahı sonuna kadar talep eden bir halkın önünde uzun süre durmak mümkün değil. Türkiye, yol yakınken hemen herkesin üzerinde uzlaşma ihtimali olan yeni bir sözleşme üzerinde ittifak etmelidir.
Başbakan Erdoğan'ın “AB kriterlerini Ankara kriteri yapar yolumuza devam ederiz” tavrı, sorunun çözümünde ortak bir payda olarak tartışılabilir. AK Parti'nin ortaya koyduğu paketi beğenmek zorunda olmayan ve samimi olduklarını iddia edenler, 27 AB ülkesinin ortak aklı ile hazırlanan Brüksel modeline sahip çıkabilirler. AB normlarında bir hukuk devletini ve demokrasiyi hâlâ bu halka çok görenler, küçük hesapları ile hâlâ PKK'nın arkasına saklanıyor. ‘Terör bitmeden demokratikleşme olmaz' iddialarının sahipleri, terörün bitmemesi için ellerinden geleni arkalarına koymuyorlar. Bu kısır döngü ne kadar daha devam edebilir? Toplumun PKK hikâyesinin bu denli uzamasını askeri bir başarısızlık noktasından da sorgulamaya başladığı dönemde demokratikleşme PKK bahanesi ile ne kadar daha geciktirilebilir?
AB zemininde daha güçlü bir değişimi gerçekleştirmek için homojen bir topluma ihtiyaç var. ‘Kürt sorunu devam ederken bu tür bir yapılanma bize daha fazla zarar verir' tezi, Türk halkına söylenen büyük yalanlardan bir tanesidir. Milli devletlerin ve homojen toplumların mum gibi eridiği bir dönemde bu yalana inananların sayısı her geçen gün azalacaktır.
13 Eylül sabahı referandum akabinde bu ülkede yeni ve sivil bir anayasa ihtiyacı konuşulmaya devam edilecektir. Gerçekleştirilmesi planlanan kısmi değişiklik ancak büyük bir anayasa değişikliğinin önünü açmaya kâfi gelecek çaptadır. Değişimin öncüleri, yanlış hesaplar içinde olan AB liderlerine rağmen Brüksel'i model alarak yola devam etmelidir. Ne Merkel ne de Sarkozy, ülkelerinde bugün Türkiye'deki iktidar kadar güçlüler… Ne Merkel ne de Sarkoyz, bu değişimin önünde durabilirler.