DOSYALAR

12. Gezegen aranıyor

12. Gezegen aranıyor
Dünya'nın bir başka yerden gelen zeki varlıklar tarafından ziyaret edildiği iddiası, bu zeki varlıkların, üstünde bizimkinden daha ileri bir uygarlık kurmuş oldukları bir başka gök cisminin varlığını gerektirir. Başka bir yerden gelen zeki varlıklarca Dünya'nın ziyaret edildiği ile ilgili spekülasyon geçmişte bu varlıkların kökeni olarak Mars veya Venüs'ü merkez almaktaydı. Ancak, artık bu iki komşumuzun üstünde yaşam olmadığı fiilen kesinleştiğinden, Dünya'nın ziyaret edilmiş olduğuna inananlar, böylesi dünya dışı astronotların yuvası olacak diğer galaksiler ve uzak yıldızlar aramakta.

Bu önerilerin avantajı, kanıtlanamamalarına rağmen aksinin de kanıtlanamaz oluşudur. Önerilen yuvaların dezavantajı ise dünyadan fantastik derecede uzak olmaları, ışık hızında bile yıllarca seyahat etmeyi gerektirmeleridir. Dolayısıyla bu tür iddiaların sahipleri gezegenlerden Dünya'ya tek yönlü bir seyahat olduğunu öne sürerler.

Araştırmacı yazar Zecharia Zitchin özellikle Sümer metinlerinden yola çıkarak, bundan binlerce yıl önce galaksimizde bulunduğuna inandığı bir gezegenden Dünyamıza bu tür bir ziyaret gerçekleştirildiğini düşünüyor. ABD'de en çok satanlar listesinde yer alan kitabı "12. Gezegen"de insanların bu zeki üstün varlıklara geçmişte tapındıkları da iddia ediliyor.

Bilim dünyasında büyük tartışmalara yol açan kitap temelde binlerce yıl önce galaksimizde büyük bir gezegenin daha bulunduğu fikrini işliyor. Acaba galaksimizde iddia edildiği gibi bir gezegen daha var mıydı? Sümer bilgilerini ve kitaptaki iddiaları kontol etmeden önce dünya ve çevresindeki göklerle ilgili bildiklerimize göz atmakta yarar var.

Bütün dev gezegenler

Bugün Jüpiter ve Satürn'ün ötesinde güneş sistemimize ait olan iki büyük (Uranüs ve Neptün) ve bir üçüncü küçük gezegenin (Plüton) olduğunu biliyoruz. Ama bu bilgi son derece yeni. Uranüs, gelişmiş teleskoplar yardımı ile 1781'de keşfedilmişti. Onu elli yıl kadar izleyen gök bilimciler, yörüngesinin bir başka gezegenin etkisini gösteriyor olduğu sonucuna vardılar. Matematik hesaplamalar yardımıyla, kayıp gezegen, yani Neptün ise 1846'da saptanabildi. Derken, ondokuzuncu yüz yılın sonunda, Neptün'ün de bilinmeyen bir başka yerçekimi etkisine maruz kaldığı anlaşıldı. Güneş sistemimizde bir başka gezegen mi vardı yoksa? Bulmaca, 1930'da Plüton'un gözlenmesi ve yerinin saptanmasıyla çözüldü.

1780'e değin ve ondan önceki yüzyıllar boyu, insanlar güneş sistemimizde yedi üye olduğuna inanmışlardı: Güneş, Ay, Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn. Dünya bir gezegen olarak sayılmıyordu çünkü. Diğer gök cisimlerinin Dünya'nın etrafında döndüğüne inanılıyordu.

Ders kitaplarımız genelde, Dünya'nın güneş merkezli bir sistemdeki bir kaç gezegenden sadece biri olduğunun keşfini Nicolous Kopernik'e atfederler. Dünya'yı merkez konumuna koyan görüşe karşı çıkması durumunda Hıristiyan kilisesinin gazabından korkan Kopernik, çalışmasını ancak 1543'te ölüm döşeğindeyken yayımlayabildi.

Yüzyılların astronomik kavramlarını sadece Keşifler Çağı'nın denizcilikle ilgili ihtiyaçları ve Kolomb'un (1492) ve Macellan'ın (1520) ve diğerlerinin Dünya'nın düz değil de yuvarlak olduğuna dair bulguları sebebiyle tekrar gözden geçirmeye koyulan Kopernik, Matematik hesaplamalara bel bağlamıştı ve kadim yazılarda cevaplar aradı. Kopernik'i destekleyen birkaç kilise adamından biri olan Kardinal Schonberg ona 1536'da şöyle yazıyordu:

"Öğrendiğime göre kadim matematiksel doktrinlerin temellerini öğrenmekle kalmamış, yeni bir teori de ortaya koymuşsunuz.… Buna göre Dünya hareket etmektedir, temel ve dolayısıyla ana kurumu işgal eden Güneş'tir."

O zamanlardaki kavramlar, Dünya'nın düz ve yıldızların üstüne sabitlenmiş olduğu uzak göklerin üstüne "kemer olduğu" yolundaki Grek ve Roma geleneklerine dayanmaktaydı. Yıldızlarla bezeli göklerin hemen önünde planetler ("gezen" anlamında Yunanca bir kelimeden gelir) Dünya'nın etrafında dönmekteydi. Dolayısıyla haftanın yedi günü ve bugünlerin adlarına kaynaklık eden yedi gök cismi vardı.

Bu astronomi kavramları, M.S. ikinci yüzyılda Mısır'ın İskenderiye şehrinde yaşayan bir gökbilimci olan Ploteme'nin çalışmalarından ve sistemleştirmelerinden kaynaklanmıştı. Kesin bulgularına göre Güneş, Ay ve beş gezegen Dünya'nın çevresinde dönmekteydi. Plotemeci astronomi bin 300 yıldan fazla hüküm sürdü; ta ki Kopernik, Güneş'i merkeze koyana kadar.

Bazıları Kopernik'i "Modern Astronominin Babası" diye adlandırırken, diğerleri onu daha ziyade eski fikirleri yeniden düzene koyan bir araştırmacı olarak görmekteydi. Gerçekten de Sisamlı Hipparkus ve Aristarkus gibi Ploteme'den önce gelen Grek gökbilimcilerin yazılarını dikkatle incelemişti. Aristarkus, M.Ö. gökbilimcilerin yazılarını dikkatle incelemişti. Aristarkus, M.Ö. üçüncü yüzyılda, gök cisimlerinin hareketlerinin, merkezde Dünya'nın değil Güneş'in olduğu varsayıldığında daha iyi açıklanabileceğini önermişti. Aslında, Kopernik'ten 2000 yıl kadar önce Grek gökbilimciler gezegenleri Güneş'ten başlayarak doğru sırayla saymışlar, yani Güneş sisteminin odak noktasının Dünya değil Güneş olduğunu kabul etmişlerdi.

Güneş merkezli kavram, Kopernik tarafından sadece yeniden keşfedilmişti ve gökbilimcilerin M.Ö. 500'de, M.S. 500 ve 1500'dekinden çok daha fazla şey biliyor olmaları oldukça ilginç bir durumdur. Gerçekten de bilginler artık, daha eski zamanlardan bazı Grek gök bilimcilerin başka türlü biliyor olduklarına dair kanıtlar bırakmalarına karşın, niçin ilk önce Greklerin ve daha sonra Romalıların Dünya'nın düz olup, altında Hades veya 'cehennem'in uzandığı bir çamurlu su katmanının üstünde yükseldiğini varsaydıklarını izah etmekte güçlük çekiyorlar.

Öte yandan M.Ö. ikinci yüzyılda Küçük Asya'da yaşamış olan Hipparkus "gündönümüne ait burcun yer değiştirmesi" gibi zamanın gerilemesi olarak adlandırılabilecek bir fenomeni tartışabilmiştir. Ama bu fenomen, ancak "küresel astronomi" bağlamında, yani dünyanın küresel bir evren içindeki, diğer gök cisimleri ile çevrili bir küre olması durumunda açıklanabilmektedir.

Öyleyse Hipparkus Dünya'nın bir küre olduğunu biliyordu da hesaplamalarını küresel astronomi bağlamında mı yapmıştı? Aslında aynı ölçüde önemli bir başka soru daha var? Bir burç evinden diğerine kayma 2160 yıl gerektirmektedir. Hipparkus bu astronomik gözlemi yapacak kadar uzun yaşamamış olmalıdır. Öyleyse bu bilgiyi nereden edinmişti?

Hipparkus'tan iki yüzyıl önce yaşamış bir başka matematikçi ve gökbilimci olan Knidoslu Eudoksus, bir göksel küre tasarlamıştı, bir kopyası dünyayı taşıyan Atlas heykeli olarak Roma'da dikilmişti. Küredeki desenler burç takımyıldızlarını temsil ediyordu. Ama eğer Eudoksus gökleri bir küre olarak tasarlamış idiyse, bu göklere göre Dünya neredeydi? Göksel bir kürenin düz bir Dünya üzerinde durduğunu mu düşünmüştü? Yoksa göksel bir küreyle çevrili küresel bir Dünyadan haberdar mıydı?

Orijinalleri kaybolan Eudoksus'un çalışmaları, M.Ö. üçüncü yüzyılda Aratus'un şiirsel çevirileri sayesinde günümüze kadar ulaştı. Bu çevirilerde takımyıldızlar ayrıntılarıyla tarif edilmişti. Gruplanışları ve adlandırılışları çok uzak bir zaman öncesine atfedilmişti: "Bir zamanlar yaşamış olanlar bir terminoloji düşünmüş ve icat etmişler ve uygun biçimler bulunmuş." Eudoksus'un takımyıldızının adlandırılışını atfettiği "bir zamanlar yaşamış olanlar" kimlerdi. Şiirdeki belirli ipuçlarına dayanarak, modern gök bilimciler bu Grek dizelerinin gökleri M.Ö. 2200'lerde Mezopotamya'da gözlendiği haliyle tarif ettiğine inanmaktadır.

Hem Hipparkus'un, hem de Eudoksus'un Küçük Asya'da yaşamış olmaları bilgilerini Hitit kaynaklarından aldıkları olasılığını artırıyor.

Grek gökbilimciler Mezapotamya kaynaklarından yararlanabildikleri için mi kendilerinden sonra gelenlerden çok daha bilgiliydiler acaba? Görünen o ki, Grek astronomi bilgisinin kaynağı Kalde'dir; değişmez bir şekilde, bu daha önceki dönemdeki Kaldeliler kendilerini izleyen halklardan çok daha fazla ve çok daha doğru bilgiye sahip olmuştur. Kadim dünyanın her yerinde, nesiller boyunca "Kaldeli" adı "yıldız gözleyen", yani gök bilimci ile eşanlamlı olmuştu.

Erken dönem Grek astronomlarının yararlandıkları Mezapotamya astronomisinin sahasının da çok engin olduğu görülmektedir. Zira sadece arkeologların buldukları bile metinlerden, yazıtlardan, mühür baskılarından, röliyeflerden, çizimlerden, gök cisimleri listelerinden, kehanetlerden, takvimlerden, Güneş'in ve gezegenlerin doğma ve batma zamanlarını gösteren tablolardan, tutulma tahminlerinden oluşan bir dağ gibidir.

Mezapotamya uygarlığının son yüzyılda gün ışığına çıkarılması ile, diğer bir çok alanda olduğu gibi, astronomi alanında da, bilgimizin köklerinin Mezapotamya'nın derinliklerine gömülü olduğuna artık şüphe kalmamıştır. Bu alanda da Sümer mirasından ciddi bir şekilde yararlanıldığı biliniyor.

Sarton'un çıkarımları; son derece kesin olan takvimlerin onları hazırlayan Babilli gökbilimcilerin gözlemlerine dayanmadığını bulmaktan dolayı şaşkınlığa uğrayan Profesör O. Neugabauer'in çok kapsamlı çalışmalarıyla da güçlenmiştir. Aksine, bu tablolar, kullanan gök bilimciler tarafından "müdahale edilemeyen, belirlenmiş bazı sabit aritmetik şemalardan" hesaplanmaktaydı.

Aritmetik şemalara böylesine otomatik bir bağlılık, bazı "katı matematiksel teorilere" göre "takvimleri adım adım hesaplama kurallarını veren" ve bu takvimlere eşlik eden "işlem metinleri"nin yardımı ile sağlanıyordu. Neugebauer, Babilli gök bilimcilerin takvimlerin ve matematiksel hesaplanışlarının dayandığı teorilerden bihaber oldukları sonucuna varır. Ayrıca, bu kesin tabloların "deneysel ve teorik temelinin" büyük ölçüde modern bilginlerin de gözünden kaçtığını kabul eder. Yine de kadim astronomik teorilerin "mevcut olması gerektiğine, çünkü çok detaylı bir plan olmaksızın yüksek karmaşıklıktaki hesaplama şemalarının tasarlanmasının mümkün olamayacağı"na kanidir.

Profesör Alfred Jeremias Mezapotamya astronomlarının retrograd, yani sabit yıldızlara göre doğudan batıya doğru gider gibi görünme fenomenine aşina oldukları sonucuna varmıştır. Bu, gezegenlerin Dünya'dan görülen bariz düzensiz ve yılankavi yol alışıdır ve sebebi de Dünya'nın, Güneş çevresindeki yörüngesini diğer gezegenlerden daha hızlı veya yavaş tamamlamasıdır. Böyle bir bilginin önemi, sadece retrograd fenomeninin Güneş çevresindeki yörüngelerle ilişkili bir fenomen olmasında değil, aynı zamanda bu fenomeni kavrayabilmek ve izleyebilmek için çok uzun gözlem dönemlerinin gerekmesinde yatmaktadır.

Sorulması gereken soru şudur: Bu karmaşık teoriler nasıl geliştirilmişti; bu teorilerin geliştirilmesi için şart olan gözlemleri yapanlar kimlerdi? Neugebauer "işlem metinlerinde, anlamları kısmen bilinse de okunuşları hiç bilinmeyen çok sayıda teknik terimle karşılaşırız" diye belirtiyordu. Babillilerden çok önce birileri, Babil, Asur, Mısır, Grek ve Roma gibi daha sonra gelen kültürlerdekinden çok daha üstün olan astronomi ve matematik bilgisine sahipti. Kimdi bu birileri?

Sümerliler, ellerinde araç ve gereç olmasa da küresel bir astronomi ve geometrinin gerektirdiği gelişmiş astronomik ve matematik "know—how"a sahip miydiler? Dillerinin gösterdiğine göre, gerçekten de sahiptiler. Göklerin kavisi veya yayından söz ederken, DUB terimini —astronomide dünyanın 360 derecelik çevresi anlamına gelmektedir— kullanmaktaydılar. Astronomik ve matematik hesaplamaları için AN.UR çizdiler; bu da gök cisimlerinin doğuş ve batışlarını ona oranlayarak ölçebilecekleri hayali bir gök ufkuydu. Bu ufka dikey olarak bir dik çizgi uzattılar: NU.BU.SAR.DA; bunun yardımıyla referans noktasını elde ettiler ve buna AN.PA dediler. Boylam dediğimiz çizgileri çizdiler ve onları "derecelenmiş boyunduruk", enlemleri ise "göklerin orta çizgileri" diye adlandırdılar. Örneğin, yaz gündönümünü işaret eden enleme AN.BİL (göklerin ateşli noktası) dediler.

Engin bir astronomi bilgisine sahip oldukları açık olan Sümerlilerin bugün bile bilinmeyen kimi bilgilere de sahip oldukları gün geçtikçe ortaya çıkıyor. Bu bilgilerin en ilginci ise 12. gezegen ile ilgili olanları. Araştırmacı yazar Zitchin 12. Gezegen adlı kitabında Sümer metinlerinden yola çıkarak bundan binlerce yıl önce Güneş sistemimizde bir gezegenin daha bulunduğunu belirtiyor:

"Metinlerde açık bir şekilde mulmul ul—şu 12 (Mulmul 12'den oluşan bir banttır" diye belirtilmektedir. Mulmul teriminin, "tüm gök cisimlerini içeren göksel yapı" olduğunu belirtmek üzere tekrarlanarak (MUL.MUL) güneş sistemini işaret ettiğini söyleyebiliriz.

'Charles Virolleaud (Kaldelilerin Astrolojisi) mulmul veya kakkabu grubunun üyelerini tarif eden bir Mezapotamya metnini (K.3555) tercüme etmiştir. Metnin son dizesi son derece açıktır:

Kakkabu/kakkabu

Onun gök cisimlerinin sayısı on ikidir

Onun gök cisimlerinin istasyonları on ikidir.

Ay'ın bütün ayları on ikidir.

Metin kuşkuya yer bırakmaz. Mulmul, yani güneş sistemimiz, on iki üyeden oluşmuştur. Belki de bu sürpriz olmamalı zira Yunanlı bilgin Diodorus, Kaldelilerin üç "yolunu" ve bunun sonucunda ortaya çıkan otuz altı gök cismini açıklarken 'bunların içlerinden baş yetkiye sahip on ikisinden her birine, Kaldeliler bir ay ve burç kuşağından bir burç tayin ederler' diye belirtmiştir. Ernst Weidner (Der Tierkreis und die Wege am Himmel (Hayvanlar Alemi ve Gökyüzündeki Yol) Anu Yoluna ve onun on iki burç takımyıldızına ek olarak, bazı metinlerin yine on iki gök cisminden; Güneş, Ay ve diğer on iki cisminden oluşan "Güneş Yolu"ndan söz ettiklerini bildirmektedir. TE—tableti diye adlandırılan bu metnin 20. satırı şöyle der: "Naphar 12 şeremeş ha.la şa kakkab.lu şa Sin u şamaş ina libbi ittiqu" yani "Hepsi hepsi, Ay ve Güneş'in ait olduğu, gezegenlerin yörüngede döndüğü 12 üyedir."

Artık on iki sayısının kadim dünyadaki önemini kavrayabiliriz. Zitchin kitabında buna benzer bir çok metne yer veriyor. Öyle görülüyor ki, doğal sayma sistemimiz on olmasına rağmen, on iki sayısı, Sümerliler geçip gittikten çok sonraları da göksel ve mitolojik tüm meselelere nüfuz etti. On iki Büyük Titan, on iki İsrail Kabilesi… İsrail Yüksek Rahibinin büyülü göğüslüğünde on iki parça vardı. Bu göksel on ikinin gücü Hz. İsa'nın on iki havarisine ve (İngilizce konuşan ülkeler için) birden on ikiye kadar sayıp, on ikiden sonra "on ve üç", "on ve dört" diye devam etmeye kadar taşındı.

Bu güçlü, kesin on iki sayısı nereden kaynaklanıyordu? Öyle görülüyor ki göklerden. Yazar Zitchin özellikle Eski Ahitte yer alan bazı ayetlerden de yola çıkarak 12 gezegenin halkının yeryüzüne geldiğini kanıtlamaya çalışıyor:

"Rab oğulları insan kızlarına vardıkları, ve bu kızlar onlara çocuk doğurdukları zaman, günlerde, hem de ondan sonra yer yüzünde Nefilimler vardı, bunlar Ebediyetin kudretli olanlarıydı, şem halkıydı."

Yazar şöyle devam ediyor:

"Yukarıdaki, geleneksel bir tercüme değildir. Uzun bir süredir, 'yeryüzünde Nefilimler vardı' ifadesi, 'yeryüzünde devler vardı' diye çevrilmiştir; ama hatanın farkına varan yeni çevirmenler İbranice bir terim olan Nefilim kelimesine hiç dokunmadan bırakma yoluna gitmişlerdir. 'Şem halkıydı' dizesi ise, tahmin edeceğiniz gibi "bir adı olan halk" yani "şöhretli bir halk" olarak anlamında ele alınmıştır. Ama daha önce belirttiğimiz gibi, şem terimi orijinal anlamı ile ele alınmalıdır; bir "roket" olarak.

Peki Nefilim terimi ne anlama gelmektedir? Sami dilindeki kök NFL'den (aşağı atılmak) dallanan bu kelime, tam olarak dediği anlama gelir: Dünya'ya atılmışlar!

Çağdaş ilahiyatçılar ve İncil bilginleri bu sorunlu dizeleri ya bunları alegorik biçimde izah ederek ya da hepten görmezden gelerek kaçınma eğilimi içindedir. Ama İkinci Tapınak döneminin Yahudi yazıları, bu dizelere "düşmüş melekler"le ilgili kadim gelenekten yankılar getirmiştir. Bazı erken dönem bilginlerinin eserleri "Cennet'ten atılan ve o sıralarda Dünya'da olan bu ilahi varlıkların adlarından söz ederler: Şam Hazzay (Şem'in gözcüsü), Uzza (Kudretli) ve Uzi—El (Tanrı'nın kudreti)"

Tüm bu anlatılanların Kur'an'da anlatılan cennetten kovulup bir süre için dünyaya atıldığı anlatılan İblis ile ilgisi olabilir mi? Bu kuşkusuz İslam ilahiyatçılarının cevaplaması gereken bir soru. İşin bu kısmına girmek istimiyoruz ancak bildiğimiz bir şey var ki o da Kur'an'ın 12. gezegenden bahsediyor oluşu:

"Hani Yusuf babasına şöyle demişti; babacığım ben rüyada on bir yıldızla, Güneş ve Ay'ı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm." (Yusuf 12/4)

İlahiyat Profesörü Celal Yeniçeri bu ayeti bakınız nasıl yorumluyor: "Ayette yıldızların Ay ve Güneş'le beraber söylenişi ve onların "necm" yerine "kevkeb" kelimesiyle dile getirilişi bunların gezegen olma ihtimallerini güçlendirmektedir. Çünkü Kur'an'da kevkeb kelimesi daha önce gördüğümüz gibi genellikle gezegen anlamında kullanılmıştır. Eğer biz Ay ve Güneş'i 11 sayısından çıkarırsak geriye 9 kalır. Fakat ayetin ifadesinde böyle bir çıkarma işlemini gerektirecek bir durum bulunmamaktadır. Biz ayetteki "kevkeb" kelimesini genelde olduğu gibi gezegen anlamında ele alır ve bunu da Yusuf'un kardeşlerinin yanı sıra doğrudan gezegenlere yorumlarsak Yusuf ailesi gibi Güneş ailesinin 11 gezegene sahip olduğuna hükmedebiliriz. Güneş ailesinin elbet gezegenlerden başka çok sayıda kuyruklu yıldızları, gezegenlere ait ayları ve bir çok küçük gezegenleri vardır ve bu aile sanıldığı kadar küçük değildir. Kimbilir belki bir gün Yusuf'un rüyası gibi bu 11 gezegen sayısı gerçekleşir ve "nuh felek (dokuz gök)" yerini bu sayıya terkeder."

Bu arada bir hatırlatmada bulunmakta yarar var. Zitchin kitabında Ay'ı gezegen olarak saymıştır dolayısıyla yukarıdaki rakamlarla çelişmemektedir.

Peki Zitchin'e göre 12. gezegene ne oldu. Zitchin cevabı bulmuş gibi gözüküyor. Sümer metinlerine göre ani bir çarpma sonucu yörüngesi değişti. Dünya'ya gelmiş olan Nefilimler ise Tufan ile birlikte yer yüzünü terketmek zorunda kalmışlardı

Konunun en ilginç noktası ise Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin neredeyse 50 yıl önce yazdığı Lemalar adlı eserinde aynen şu ifadelerin geçiyor oluşu:

"İşte, gel Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvazenelerine bak"...

Bizden bu kadar gerisi size kalmış…

ÖNERİLEN YAZILAR