|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Keyfiyet 07 Haziran 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Selim
a.selim@aksiyon.com.tr

Zaman ve insan

Bugünkü hayatımızda, bütün hayatımızın her anının bir payı, izi, eseri var. Ölüm bizi öyle çok uzaklara götürmeyecek; sadece şu boyutta görünmez kılacak. Bir gün bu düzen bir harman olacak, zaman perdesi tamamen kalkacak.

Maddisi yıkıldı ama manevi determinizm hep aynı keskinliğiyle hükmünü (hikmetini) icra ediyor.

Bu yazımı büyük bir duygu yoğunluğunun izah edilemez ağırlığı altındayken yazmaya çalışıyorum. “İzah edilemiyor”u kolayca kabul etmemek gibi bir huyum var. “İzah” bazen, müphem imaların ve çağrışımların yardımıyla kendine yol bulur. Sonunda da çeşitli tekabül türlerinin hepsini aydınlatmaya yarayan ipuçlarını altın anahtarlar gibi dağıtarak öcünü alır. “İşte ben yine gürül gürül akıyorum, kuşatmaları aşarak” dercesine, “Görünmez gibi olduğum zamanları şimdi artık, biraz dikkat göstererek okuyabilirsin” mesajını verircesine. Bazı izahların bazen bir miktar müphemiyet gerektirmesi bu demektir. Bazı hileler ve nadan engellere karşı hakikat kendini böyle de savunur. Hakikatle savaşan bunun için er geç kaybeder ve müstahak bulunduğu bedeli zamanın akışı içinde mutlaka öder.

Samimiyetsiz sevgi, sevgisiz samimiyet olmaz. Sevgisini saygı sorumluluğuyla besleyip koruyamayan, samimiyet özürlüsü haline gelir ve çocuğunu bile severken zedeler. Samimiyetsiz sevgi ise, güçlü ve değerli bir öze sahip bile olsa, yavaş yavaş ve bir sürgüne gider gibi içimizin derinliklerindeki bir tezahürsüzlük sığınacağına çekilip kendini kapatır. Ondan size gelen, artık bir ince sızıdan ibarettir. Zaman ona yeni işlemler kazandırıp kendi akışının yolculuğuna dahil eder. Ölmez o! Ve sizi kendinden mahrum etmenin, alışverişsiz bırakmanın sonuçlarını size yaşatmaya devam eder. Böylesi, sevgi yokluğundan bin beterdir! Sevmiyor değilsiniz, ama kendi içinizdeki sevgiye kendiniz hasretsiniz! Bu duyguyu bir vakit noktasında zaman size şöyle ifade ettirir: “Taş toprak olsam bundan daha iyiydi.” Saygısızlık ve samimiyetsizlik nefsaniyetinin örselediği, yaraladığı sevgi, evlat acısı gibi yakar insanın içini. Telafi edemezsiniz, zamanı geçmiştir artık. Dönemezsiniz, zaman geriye akmaz. Zamanın bütünlüğü sizi hakikatin bütünlüğüne teslim etmiştir. Yaşadığınız budur. Ortada bir af konusu da yoktur. Öyle seçtiniz öyle istediniz, öyle yaşadınız. Yaptığınız kötülük kendinizedir ve kendinizi cezalandıran sizsiniz. Son noktaya kadar hiçbir şeyin farkında olmadınız.

Geriye bakıp “ben bu hayatı böyle yaşamamalıydım” diyorsunuz şimdi. “Sevgilerimin bağrını kanatmamalıydım. Bir inat ve tutku uğruna, gönül suçları, vefa cürümleri işlememeliydim” diyorsunuz. “Emanetleri, nimetleri, kalbî emekleri böyle harcamamalıydım” diyorsunuz… Ne olacak bu noktada?

Yanlış anlaşılmasın; malum günahlardan sevaplardan söz etmiyorum. Onların tanımları ve karşılıkları belli… Akıl, gönül, kalp, ruh, sevgi planının hatalarından ihmallerinden; zaman içindeki insanlığımızdan söz ediyorum. Allah’ın yarattığı zaman’dan ve zaman’daki tecelliyattan söz ediyorum.

Biri beni gücendirmiş; ama iliklerimi kemiklerimi titreten biçimde gücendirmiş. Objektif bir hata yok sayılabilir. O sözleri söylemenin açık bir engeli var olmayabilir… Fakat, “beni öldürseydin daha iyiydi” dedirten bir gücendirme var. Bu hatanın zaman içinde sana dönen sonuçları elbette ki olacak.

Bir gün bana bir adam şöyle demişti: “Allah’tan af diliyorum. Ama ne dilediğimi aslında bilmiyorum. Ben eşimin hayatını zindana çevirdim. Altın kalpli birini insan yerine koymadım. Allah da affetse, o kız da affetse, ben kendimi affedebilir miyim? Ben nasıl dua edeyim? Bu dünya onun kendi sınırları içinde kalanlar için yalan. Tam anlayanlar için ise bir hakikat tecelligâhı, ben kör gibi yaşadım, yalan gibi yaşadım; verdiğim acılar, açtığım gönül yaraları, duyarsızlıklarım odunluklarım için benim yapabileceğim bir şey var mı? Bunlar boynuma dolanmış, hayatımı oluşturmuş benim.”

Bugünkü hayatımızda,bütün hayatımızın her anının bir payı izi eseri var. Bunu sağlayan, ilahî iradenin zamanı bütünleyen sınırındaki tecelliyat da çok ötelerde zannettiklerimiz de, aklımızın almadığı  bir ölçüye göre çok çok yakınımızda. Ölüm bizi öyle çok uzaklara götürmeyecek; sadece şu boyutta görünmez kılacak. Bir gün bu düzen bir harman olacak, zaman perdesi tamamen kalkacak.

* * *

Ümit Meriç bir gün “zamansız mekânlar ve mekânsız zamanlar” diye bir laf ettiğini, içinden gelen bu sözün ne anlama geldiğini de bilemediğini söylemişti. Zamansız mekânlar, zaman perdesinin kalktığı mekânlar. “Mekânsız zamanlar” da toplu iğne başı kadar bile etmeyen şu minicik mekân parçasındaki örtülü daracık hayatımız. Zaman perdesi kalkınca, bilinmezi ifade etmek için kullandığımız “sonsuz” kavramı da aydınlanacak.

“Uzaylılar var mı?” sözü bana öyle komik geliyor ki! Uzaklar da neymiş,  kimmiş; her yerde var olan, ilahî tecelliyat. Tecelliyat takdirine göre de her şey var olabilir. Her şeyden önce melekler var… Yıldızlı bir gecede gökyüzüne bakan biri; boşluğa bakıyormuş gibi hissedebilir mi kendini? Ne kadar şartlandırırsanız şartlandırın, bunu beceremez. Ateistin en fanatiği bile olsa başaramaz. İnsanın tasavvur edebildiği her uzaklıkta ve mekânda ilahî kudretin tecellileri var, onun var ettikleri var. Bu âlemde (umumî alemîn de) boş yok, “boş yer” anlamında bir boşluk yok. Biz göremediğimizi öyle sanıyoruz. Zaman perdesi bir kalksa; kaybolan bir hayatın var olmadığını da görürdük.

“… hükmü zamandır” tarzındaki deyiş hakkında zamana yaratıcılık izafe etme eleştirisi yöneltilir. O mecazdır. Hüküm Allah’ındır, zamanı yaratan da Allah’tır. Ama burada, bu boyutta cehenneme-cennete kalmayan ve zaman içinde sonuçlanan bir özel muhasebe de var. Yaşarken görürsünüz karşılıklarını. Zaman, döne döne, o karşılıkları işler, örer; bir zerresini bile ihmal etmeden.

* * *

“Boş zamanım yok” denilir. Boş zaman olmaz ki zaten. Onun verdiği imkânları senin nasıl kullandığındadır boşluk doluluk. Sen onun verdiği imkânları heder etsen de; o çalışmasını, sebep-sonuç ilişkilerinin örgüsünü, hem de bütünlüğünün kuşatıcı gücüyle gerçekleştirerek akmaya devam eder. Bir tecelliyat dosyası gibi dalgalana dalgalana… Sen kopuk bir zaman parçası bulup, onu bir boş meşguliyet tenekesi gibi kullanmayı ve bazı önemli görevlerini de de oraya sıkıştırmayı istiyorsun sonra da “boş zamanım yok” diyorsun. Senin aradığın türden bir boş zaman hiç kimse için hiçbir yerde yok. Öyle bir “kavram gerçekliği” yok. Zaman dolu, dopdolu, düşünce duygu bütünleşme imkânlarıyla dopdolu; ama senin gönül gözün körleşmişse sen onun içini değil dışını görürsün, kendi açındaki zahiri parçasını görürsün; onu da kendi gafletinle perdeledik sonra zaman yokluğundan şikayet edersin. Zaman senden şikayetçi, sen zamandan. Zamanın ruhunu hissetmiyorsun da boş teneke arar gibi boş zaman arıyorsun.

Evet yıllar ve zaman akıp gidiyor; fakat bir meçhule ve boşluğa doğru değil. İşlevsiz değil, senin tamamen dışında değil; seni ihmal ederek değil. Zamanın bir bütünlüğü ve onun da (tabir caiz ise) bir ruhu var… Sana hitap eden senden alan sana veren bir ruh… Tesbihatını hal diliyle yaptığı gibi, mesajlarını da aynı dille veren bir ruh…

* * *

Hafızalar hem süzgeçlidir, hem de sınırlı bir kapasiteye sahiptir. Süzgecin kötüyse, hatırladıkların da önemsizdir… Düşünerek ve severek yaşayanların hatıraları bunun için çok zengindir… Dört-beş yaşlarındayken rahmetli Ziya Amca’mızın bir sözünü duymuştum: “Eşini ve işini iyi seçeceksin. Çünkü bizim gibi insanlar için onları değiştirmek imkânsız gibidir.” Sofanın ortasındaki pompalı gaz ocağında çaydanlık kaynıyor, tarihten hayattan bahisle hasbıhal ediliyor, ben de vaktin o ilerlemiş saatlerinde annemin dizine başımı koymuş dinliyorum… Sanki bugünmüş gibi capcanlı bir hatıra… Ben insanları değil, bazı mekânları bile özlerim. Oraların, insanlarla birlikte yaşıyor gibi olduklarını düşünürüm… Zamanın bütünlüğünde onların da yerleri var.

Fakat bazıları, en güzel yaşanmışlıkları bile unutuyor. Düşünerek hissederek sevgiyle yaşamamışlar onları. Süzgeçleri, nadan süzgeci, havaiyat süzgeci. Çöp tenekesi gibi doldurup doldurup boşaltmışlar. Zaman böyleleri için dağ-ı derundur (iç yarasıdır). Bir gün ayılırlar, trafik dışı kalmış ıssız ve harap bir tren istasyonunun bomboş bekleme salonunda… Gelen yok, giden yok. Ama zaman orada da var ve onu bir yere koyacak. Gayretullaha dokunanların, (yani) Allah’ı ve muhabettullah yolunda yaşayanları gücendirenlerin müstahak oldukları yere… Allah’ı unutanların cezasını Allah, onları kendilerini unutturarak verir zamanın şimdi yaşanan boyutunda.

* * *

Benim hatıralarla alışverişim, sohbetim hiç bitmez. Her defasında yeni sohbet ve düşünce vesileleri sunarlar bana. Hayatı ve zamanı okumak, kitap okumaktan daha az önemli değildir. Esasen herkes içinde zaten var olanların tekabülünü okur, bir düşünürün dediği gibi. Siz onların özünü, bir başkasının yazdığından değil; zamanın ve hayatın kendi içinizdeki akışından da okuyabilirsiniz. Adam gibi adam, kadın gibi kadın, insan gibi insan iseniz. Yani sevgiye ve düşünceye açık iseniz… En son tahlilde, zaman kavramındaki bütünlük sırrının tevhidî delaletlerini içinizde birazcık hissedebiliyorsanız.

“Yalan dünya” denilir. Kendisiyle sınırlayıp kalıcıymış gibi görenlerin hali için öyle denilmesi normal. Geçici olduğu böylece hatırlatılmış olur. Ama aslen, bu dünyanın da zamanın da, bütünlük hakikatine sımsıkı bağlı olduğunu bilenler için; yalan, bazılarının hali ve yaşayışıdır. “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler” demişler ve ne de güzel söylemişler.