|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
KÜLTÜR SANAT

Sonsuzluk ve o gün

30 Ocak 2012 / TUBA DENİZ
Ülkemizde yetişen birçok yönetmene de ilham kaynağı olan ünlü yönetmen Theo Angelopoulos, film setinde geçirdiği kazada hayatını kaybetti. Sonsuzluk ve O Gün’ün aralarında bulunduğu filmlerinde tarih ve siyaset hep düş kırıklıklarıyla birlikte yansırdı perdeye.

Sinema tarihinin akışına yön veren sayılı yönetmenlerdendi Theo Angelopoulos (76). Kullandığı müzikten mekân ve zamanın belirleyiciliğine, etrafında dolaştığı temalara kadar filmlerindeki her unsur neredeyse Angelopoulos’un imzası niteliğindeydi. 1970’te Tatbikat filmi ile başlayan sinema serüveni, 36 Günleri, Avcılar, Kumpanya, Kitera’ya Yolculuk, Arıcı, Puslu Manzaralar, Leyleğin Geciken Adımı, Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir Gün ile Ağlayan Çayır’ın da aralarında bulunduğu örneklerle çeşitlendi ve Zamanın Tozu’yla nihayete erdi. Ünlü yönetmen geçen hafta Atina’da yeni filmi ‘Öteki Deniz’in çekimleri esnasında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Ülkemizde de birçok yönetmene ilham kaynağı olan Angelopoulos’un dünyadaki ‘sürgün hayatı’ böylece hitama erdi.

1935’te Atina’da doğar Angelopoulos. 2. Dünya Savaşı’nın içinden geçer; siyasi karışıklıklar, diktatörlükler ve iç savaşların hiç bitmediği bir ülkede yetişir. Bütün bu buhranlı sürecin onun sinemasının içeriği ve görselliğinde etkileri büyüktür; fakat büyüme serüveninde yaşadığı bir travma onun genel bakış açısını şekillendirecek, eserlerinde hep bu duygu hâlinin izi görülecektir. Bir gün babası sebepsiz yere tutuklanır, sürgüne gönderilir, aile üyeleri onun öldüğünü düşünür; fakat yıllar sonra bir gün çıkagelir. Angelopoulos’un filmlerinde gençlik yıllarında yaşadıkları, tanıklıklarının hayaleti hep gezinecektir. Orta sınıf bir ailenin çocuğu olan Theo, kendinden beklenenleri karşılamak adına Atina Hukuk Fakültesi’ne girer önce. Fakat mezuniyetine çok az kalmışken önemli bir karar alır, valizini toplayıp Paris’e sinema okumaya gider. Paris’teki siyasi çalkantılardan, öğrenci hareketlerinden nasiplenir, hayata bakış açısı iyice olgunlaşır.

Ülkesine döndükten sonra film eleştirileri yazar. Çok da alaka görmeyen iki kısa film girişiminin ardından, ‘sakinlerince terk edilmiş, çürüyen bir ülkeye yakılan bir ağıt’ olarak tanımladığı ilk filmi Tatbikat’ı beş parasız bir şekilde, amatör oyuncularla 1970’te çeker. Issız bir dağ köyündeki çekimlerde yaşadığı bir anı betimler bir röportajında: “Oraya vardığımda hava yağmurluydu. Siyah giysili kadınlar bağların arasında kayboluyordu. Uzakta birinin bir aşk şarkısı söylediğini duydum. O görüntü, o ses, o yağmur… O günden sonra bütün filmlerimi belki de o an etkilemiştir.”

Kapalı, sisli hava vazgeçilmezleri arasındadır artık. Sette onu en çok kızdıran gökyüzündeki bulutların dağılmasıdır, gerekirse çekimler mevsim değişene kadar ertelenir. Zamanı ele alışı ise mekândan bağımsız değildir. Karşımıza çıkan nesneler, mekânlar her daim zamana yönelik bir göndermedir. Muhteşem görselliğin müzikteki karşılığı ise Eleni Karaindrou’nun besteleridir. İlk dönem filmleri arasında ‘Gezgin Oyuncular’ ile çıkışını yapar, Cannes Film Festivali’nde ‘Yönetmenlerin On Beş Günü’ programında gösterilir. Ünü her çektiği film ile pekişir, ‘Sonsuzluk ve Gün’ ile 1998’de Cannes’da Altın Palmiye alır.

Filmlerinde siyasi duruşu her daim belirgindir, tarih hep düş kırıklıklarıyla birlikte anılır. İdealleri uğruna ağır bedeller ödeyenler, yurtlarından kovulanlar, sınırları aşıp sığınak arayanlar, yakıcı toplumsal olaylar etrafında şekillenir senaryoları. Sınırlar, yol/yolculuk, ev/evsizlik hep bir kimlik arayışı, belleğin tazelenmesine dönük hizmet eder. Son dönem filmlerinde varoluşçu yaklaşımı daha ön plana çıkar.

Angelopoulos’un filmleri bir bütün gibidir, birinin bittiği yerde diğeri başlar, bazen iç içe geçer. Kendini bir yere ait hissetmeyen, sınırları sorgulayan yönetmenin filmlerinde âdeta sınırlar siliktir. “Hâlâ sınırlar geçiyorum, henüz evime ulaşamadım. Kendimi sürgünde hissediyorum.” diyen yönetmenin bu dünyadan göçüşü, asıl evine ulaşmasını da sağlamış mıdır acaba?