Anayasa Mahkemesi.
Belki “sancı” ile birlikte en son anılması gereken kurum.
En yüksek yargı organı.
Vereceği kararlarla bütün tartışmaları durultması beklenen...
Ama uzunca bir süredir verdiği kararlarla en çok tartışılan...
Ve şu anda, anayasa değişiklik paketi ile bağlantılı olarak tartışmanın tavan yaptığı, vereceği kararın gerilimleri tetikleyeceği riskinden pek çok kesimin endişe ettiği bir noktada olan...
Aslında, Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir sancıya yol açabileceği endişesi, önceden görülmüş ve “sancı doğuracak alan”a karşı tedbirler alınmış.
Sancı doğuracak alan, Anayasa Mahkemesi’nin kendisini “Yasama” yerine ikame etmesi riski... Meclis’i ke en lem yekün (Hiç olmamış gibi) hale getirme... Yasamayı işlevsizleştirme, millet iradesini devre dışı bırakma...
Bu riske karşı 148’inci maddede sınırlar çizilmiş.
“Anayasa değişikliğini ancak şeklen görüşebilirsin” denilmiş. “Şeklen”in çerçevesi madde madde sayılmış.
Buna rağmen bir gün Anayasa Mahkemesi’nin çoğunluk iradesi, “Şekil”i aşıp, kendisine “Esastan görüşme yetkisi” üretmiş. Üstelik “Şekil”i aşarken, Meclis’in, Yasama’nın tüm anayasa yapma yetkisi üzerine ipotek niteliği taşıyan bir gerekçe oluşturmuş.
Buradan AYM’ye karşı “Yetki gaspı” suçlaması türemiş.
Ve “Anayasa Mahkemesi yetki gaspı yaparsa...” sorusu etrafında tartışmalar başlamış...
Ardından “AYM, yetki gaspı yaparsa, verdiği karar yok hükmündedir, Meclis ve Hükümet, o kararı yok saymalıdır” görüşleri ortaya çıkmış.
“Meclis ve hükümet yargının kararını yok sayarsa kaos doğar” karşı görüşü gelmiş hemen.
Bunu, “AYM, Yasama’yı anayasa yapamaz hale getirirse kaos doğmaz mı?” itirazı takip etmiş.
Tartışmaların hangi noktalara savrulacağı bu görüşlerle ortaya çıkıyor.
Buna bir de “Anayasa Mahkemesi’nin üye yapısının ideolojik farklılaşmaları” tartışması ilave edildiğinde, sistemin köküne inen bir irdelemeye yönelmek kaçınılmaz hale geliyor.
Bu tartışmalar, bana göre, toplumun, sistem bilinci edinmesi ve kurulu düzenin temellerinin nasıl oluştuğunu görmesi açısından çok faydalı.
Ama, bizzat AYM’nin varlığı açısından son derece yıpratıcı. Makul misyonda durduğunda bir tür “Sağlama” görevi ifa edecek olan bu kurum, bir yandan sistemin çarpıklığına kol kanat germe, diğer yandan ideolojik bir tasarrufun aracı haline dönüştürülme riski sebebiyle tiftik tiftik atılıyor.
Kamuoyu, AYM Raportörü Osman Can’ın sorgulamalarını gördü. Osman Can sorgulamayı sürdürüyor ve her gün değerlendirmelerine yeni bir boyut ekliyor. Nuriye Akman’a verdiği mülakatta yine can alıcı sözler söylemiş, asıl AYM’nin yanlış kararıyla ülkede kaos olacağı uyarısını yapmış. İşte onun, “AYM anayasa değişikliğini iptal ederse ne olur?” sorusuna verdiği cevap:
“Anayasa Mahkemesi’nin bu olası kararıyla zincirleme bir süreç başlatılacak. İstesek de başlatılacak, istemesek de. Ben esasa girerek veya biçim altında esas yönünden iptal ediyorum demesi artık anayasal sınırları tanımıyorum demektir. Kim vermiştir bu anayasa değişikliği teklifini? İşte Adalet ve Kalkınma Partisi. Peki, Anayasa Mahkemesi ne dedi? Anayasa’yı ihlal etmek suretiyle. Dedi ki işte bu, Anayasa’nın ikinci maddesine aykırıdır. Yani Anayasa’nın ikinci maddesine aykırı bir eylemi gerçekleştirmek üzere harekete geçmiş olan bir siyasi parti vardır. Bu siyasi parti Anayasa’ya aykırı bir hale gelmiştir. Onun için bir kapatma davası açılması lazım. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan başlatılan bir adım Anayasa Mahkemesi önüne gelecek.
“....Bu durumda Parlamento içerisinde farklı bir siyasal pozisyon ortaya çıkabilir. Farklı siyasal pozisyonla birlikte Yüce Divan süreci başlatılabilir. Bununla birlikte yine Yargıtay üzerinden vesaire çok daha farklı yargısal adımlar atılır. Derken kaos süreci zaten başlamış olur.”
“Çünkü siz referansı Anayasa olmaktan çıkarıp, Anayasa’ya rağmen ya da Anayasa’yı ihlal etmek suretiyle yeni bir statüko yarattığınız zaman hukuk, bu yeni statükoya göre işlemeye başlar. Herkes buna göre kendi pozisyonunu almaya başlar. Yargıtay buna göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı filan ona göre hareket eder. Zaten aşağı yukarı herkes pozisyonunu ona göre kurmuş durumda. Bu bir kaostur.
“Bir savcılık harekete geçti diyelim. Cumhurbaşkanının hakkında bir davanın açılabileceğini kabul etti, dokunulmazlığı yoktur dedi ve dava başladı. Ne olacak? Mahkeme hızlı bir şekilde yargılamasını tamamlar, cumhurbaşkanını mahkûm eder. Artık hiçbir şey imkânsızdır diyemeyeceksiniz.
“Anayasa’ya aykırı mı, Anayasa’ya aykırı. Ama bir yargı kararı. Uyulmak zorunda! Anayasa Mahkemesi’ne bir müracaat yapıldığı zaman bu müracaatın anayasal bir temeli var mı? Olmayabilir, olmak zorunda değil. 148’i bir kenara atar, Anayasa Mahkemesi’nin artık neye karar verip, hangi adımı atıp atmayacağı sadece onun inisiyatifine bağlıdır. Yarın demokrasi gerekli değildir derse, sisteme faşist, teokratik veya ırkçı bir renk katsa da, artık yargı kararı olduğuna göre herkes saygı göstermek zorunda kalacak.
“Benim problemim şu: Anayasa’nın değiştirilebilme ihtimalinin ortadan kaldırılmış olması Parlamento’yu bitirir. Kaosun başladığı yer burasıdır.”
Bu değerlendirmeye benzer başka bir ihtimali Gazi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Battal ele almış. Battal, Taraf’taki yazısında, “TBMM, Anayasa Mahkemesi’ni kaldıran bir anayasa değişikliğini gerçekleştirse ne olur?” sorusunun cevabını aramış. Belki uçuk, ama AYM - TBMM ilişkilerinde gelinen noktanın nasıl abuklaştığının tipik örneği.
“Bu sorunun cevabı için biraz fantezi yapmakta fayda var: Meclis yarın usulüne göre toplanır ve usulüne göre Anayasayı değiştirir de Anayasa Mahkemesi’ni lağvederse ne olur? (Malûm, Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın değişmez maddeleriyle düzenlenmiş bir mahkeme değil, ama öyle olsaydı dahi, sadece, bu soru ve arkasından gelecek olan diğer sorular şimdikinden biraz daha tehlikeli olurdu ve fakat yine de sorup cevaplandırabilirdik).
“Cevap basit: Bu kanun Cumhurbaşkanı’nca da uygun görülürse Resmî Gazete’de yayımlanır, aynı gün yürürlüğe girer ve eğer bir geçici madde de yoksa, Anayasa Mahkemesi’nin de yetkisi o gün biter. (“Mahkemenin elindeki dosyalar ne olacak” diye bir soru akla gelebilir ama onun da cevabının geçici maddelerle verildiğini ve mesela bu dosyaların diğer yüksek mahkemelere dağıtılacağının düzenlendiğini varsayalım.).
“Şimdi şu tehlikeli soruya bakalım: Ya “bir kısım” milletvekili bu değişikliği de, “artık olmayan Anayasa Mahkemesi”ne götürürse ne olur? “Olmayan Anayasa Mahkemesi”nin “artık üye olmayan eski üyeleri”, -girebilirlerse aynı binada, giremezlerse mahkeme bahçesinde ya da başka mekânda toplanıp- bu değişiklik kanununun Anayasa’ya aykırı olduğunu karara bağlayıp “iptal ettik” diyebilirler mi? Derlerse kim ne yapar?
“Tehlikeli sorulara devam edelim: Bu sırada ana muhalefet partisinin de tahrikiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı bu değişiklik kanununu onaylayan ve yayınlayan Cumhurbaşkanı’nın böyle yapmakla -mesela- vatana ihanet ettiğini iddia ederek, “artık var olmayan Anayasa Mahkemesi”nde, yüce divan sıfatıyla yargılanmasını ve cezalandırılmasını isterse ne olur?
“Diyelim ki “olmayan yüce divan” yani “artık olmayan Anayasa Mahkemesi”, hızlı çalışıp, yukarıdaki kararından bir gün sonra bir karar daha verir de Cumhurbaşkanı’nı cezalandırırsa ve dolayısıyla artık bu kişinin “Cumhurbaşkanı” olmadığına karar verirse ne olur? Bu kararı kim tanır, infazını kim ister, kim infaz eder?
“Cumhurbaşkanı’nın muhafız alayı komutanı, kendi komutanının komutanı olan genelkurmay başkanının da başkomutanı durumundaki cumhurbaşkanına karşı güç kullanıp, “olmayan Anayasa Mahkemesi”nin olmayan kararını infaz etmek adına, Cumhurbaşkanı’nı köşkten çıkarıp kendi kurduğu cezaevine götürmeye kalkabilir mi?
“Bu tür bir “fiilî durum”la karşı karşıya kalan cumhurbaşkanı, kendisi de bir “fiilî durum” oluşturarak, yeni bir komutan atayıp, atadığı komutana emredip, kendisini köşkten çıkarmaya çalışan devrik komutanı tutuklatabilir mi? Hatta kendisi bizzat silah kullanabilir mi?” (Taraf, 30 Haziran 2010)
Nasıl? İş bir yerden çürümeye başlayınca gerisi çorap söküğü gibi geliyor değil mi?