“Bizde demokrasi yok, kimse de demokrasi için mücadele etmemiş” anlamına gelen bir yaklaşım biçimi var. Bir haklılık payı vardır diye, onun üzerine bazı genellemeleri oturtmak doğru olmaz.
27 Mayıs 1960’da darbe oldu, 1961’de seçimlere gidildi. DP’nin yerine kurulan partiler çoğunluğu aldı, CHP’nin iktidara gelme hırsı kursağında kaldı, 1965’te de AP tek başına iktidara geldi. 27 Mayıs’ı yapanlar hiç böyle bir şeyi öngörmüyorlardı.
12 Mart güya sola karşı yapıldı ama, iki yıl sonra Ecevit başbakan oldu.
12 Eylül esti gürledi, 3 yıl sonra Özal başbakan oldu.
28 Şubat ise AK Parti iktidarını getirdi.
Darbeler ve müdahaleler oldu ama, hepsi kısa zamanda demokrasiye geçmek ve hiç istemedikleri partilerin iktidar olmasına sabretmek zorunda bırakıldılar. Demirel iki darbeye maruz kaldı fakat Evren, sonunda onu başbakan olarak yeniden kabullenmek mecburiyetiyle karşılaştı. Sonra da cumhurbaşkanlığına seçilmesi durumu yaşandı.
Bir başka ifadeyle, ülke darbelere teslim olmadı; onların istediklerine ve yön verme baskılarına boyun eğmedi.
***
Gerçekleşmiş darbelere karşı çıkmak gibi bir yazarlık görevi bence yoktur. Öyle bir tane yazı yazabilirsiniz, sonra kaybolursunuz zaten. Ben de hem 12 Mart hem 12 Eylül darbeleri sırasında günlük yazıyordum. Öncesinde yazdıklarım hep uyarı yazılarıdır, sonrasında yazdıklarım da demokrasiye geçişin çabuk ve sağlıklı olarak gerçekleşmesi gereğini dile getiren yazılardır. Başka ne yapılabilirdi ki?
Ülkeyi darbe şartlarına getiren gelişmeler boyunca ne yazdığınızdır önemli olan. Darbe şartlarına gelmemek için uyarıcı açıklayıcı yol gösterici ışık tutucu yazılar yazdınız mı, düşünceler ürettiniz mi? Yorumlar, eleştiriler yaptınız mı? Yoksa, gerginliğin, inatlaşmanın, kavganın tırmanmasına mı katkıda bulundunuz? 12 Eylül’den önce ayların yılların arşivlerine biraz bakarsak, her şeyi kolayca görmek mümkündür? Gazetesinin tuttuğu yahut yakınında durduğu siyasi partiyi yumuşak ve ihtiyatlı bir üslupla da olsa eleştiren kaç yazar ve kaç yazı görebilirdiniz acaba?
Şimdi hafızamı yokluyorum. 41’ler hareketindeki tutumu sebebiyle Demirel’i ağır biçimde eleştirdim. Sadettin Bilgiç’in cumhurbaşkanlığı için “Hizip başkanından cumhurbaşkanı olmaz” başlığını da kullandım. “Kocaman kocaman bilim adamları bir aksiyon adamının peşinden hiç eleştiri ve uyarı yapmadan nasıl yürür?” diye de sordum. Daha neler var, neler… AP’de CHP’nin bazı asgari müştereklerde uzlaşması ve bir onarım koalisyonu kurmaları gerektiğini de savundum. Ama genel hava hiç böyle değildi. Herkes, tuttuğu lideri gözü kapalı onaylıyor hatta daha şahlandırıcı teşviklerde bulunuyor, karşı tarafa da insafsızca vurarak, tansiyonu daha da yükseltecek bir kavga tavrını benimsiyordu. Adeta yangına körükle gidiliyordu.
***
Gerekenleri vaktinde yapınca, beyhude çabalamalardan sonuç bekleme durumunda kalmazsınız. Üstelik o türlü çabalar, darbecileri daha sertleştirmek gibi bir başka mazarrat doğurur. O anarşi ve terör yıllarında yüksek tirajlı bir gazetenin ünlü bir yazarı şöyle bir cümle kurabiliyordu: “Her sabah gazeteye, namluya sürülmüş bir kurşun gibi geliyorum!” Öğretim üyeleri, yazarları, gazeteciler, herkes bir âlemdi. Sanki 12 Eylül’ü bir an önce getirmeye çalışıyorlardı. 12 Mart’tan önce de öyleydi.
Ama şunu da teslim etmek lazım: 12 Eylül’den sonra, demokrasiye geçmeyi çabuklaştırmak için, şu veya bu biçimde bütün basının katkısı olmuştur. İma yoluyla bile, “bu böyle gitsin, acele etmeyelim” anlamına gelen aykırı sesler hiç çıkmamıştır. Yasaklı sayısının artırılması yönünde de herhangi bir telkin yahut temenni yazılıp söylenmemiştir. 12 Eylül sabahı, hemen bir onay referandumu yapılsaydı, bence millet onay verirdi. Ama 13 Eylül’den başlayarak millet bu defa “bir an önce demokrasiye geçelim” arzusu ve kararlılığı içinde olmuştur. Bu farkları ayırt etmek gerekir. Bu genel eğilimi ve baskıyı 12 Eylülcüler daima üzerlerinde hissetmişlerdir. Evren serbest bir oylama ile seçilmeyi deneseydi, bu millet asla ona oy vermezdi. Demokrasiye geçişin şartı olarak ileri sürüldüğü ve anayasayla birlikte oylandığı için, millet katlanmak zorunda kaldı.
***
Birikim, sadece çeşitli tecrübeler yaşayarak değil, o tecrübeler üzerinde düşünerek, düşünceler üreterek oluşur. İşte bizim aydınlarla ilgili eksiğimiz de burada. Geçmişe herkes kendi yaşamışlığına göre farklı tepkisellik açılarından bakıyor ve bu yüzden de sağlıklı değerlendirmeler yapılamıyor, şekillenemiyor, birikemiyor.
Batı, kendi tecrübelerini 4-5 asırda gerçekleştirdi. Çeşitli gel-gitler ve çalkanmalar halinde kavgaya da düşünmeye de vakit buldu. Bunun sıkıntılarını çok çekti ve hâlâ çekiyor; ama çok ağır bedeller ödeyerek de olsa, bir denge oluşturdu. Biz onun 5 asırda yaptığını, taklit yoluyla 50 yılda yapamazdık. Yaşanmışları bir daha yaşamak gerekmezdi sonuçlarından yararlanmak için. Kendi şartlarımıza göre tarihî tecrübelerden de yararlanıp düşünecektik; tezler antitezler üretmeye çalışarak değil, kendi sentezimizi kurmaya ve geliştirmeye, kendi birikimimizi oluşturmaya çalışarak.
“Hiçbir şey yapmadık, sıfır noktasındayız” demek çok yanlıştır. Evet çok eksiklerimiz ve hatalarımız var; ama bunlar aydınların milleti iyi tanıyamaması ve düşünce üretme gayretsizliği yüzündendir. Bilmek, evinin içini, ruh dünyasını bilmektir; onun halinden, dilinden anlamaktır. Bu millet 1950’de yatak yorgan sandıklar civarında yatarak, 1946’daki işler olmasın diye sandık nöbetçiliği yaptı. Bedii Faik’in hatıralarında vardır… Bu tavır, çok özel bir demokratik ilginin ve seviyenin tezahürüdür. Ama aydınlar bambaşka bir dünyadaydı. Düşünerek yaşamayanların, yaşanmışlar üzerinde düşünmesi kolay olmuyor.
***
Hiçbir müdahil hedefine ulaşamamıştır, sadece gecikmelere ve gecikme acılarına yol açmıştır.
27 Mayısçılar Demirel’i isterler miydi? 12 Martçılar Ecevit’in yükselmesini isterler miydi? 12 Eylülcüler Özal’ın gelmesini isterler miydi? 28 Şubatçılar Tayyip Erdoğan’ı isterler miydi? Bunları sağlayan sonuç milletin pasif direnişidir. Aydınların büyük bir çoğunluğunda olmayan demokrasiye bağlılık birikimidir. Üstelik şimdi millet kendi demokratik aydınlarını yetiştirme konusunda da ciddi mesafeler almıştır. Meseleyi sadece konjonktürel açıdan görmek çok yanlıştır.
Anayasa Mahkemesi “şekil” sınırları içinde kalmaz da hukuka aykırı bir tasarrufta bulunursa ne olur? Hiçbir şey olmaz. Önümüzdeki seçimlere AK Parti “yeni bir anayasa” vaadiyle girer ve seçimleri büyük bir ekseriyetle kazanır, kimsenin de redde ve entrikaya mecali kalmaz.
***
Nehirler tersine akıtılamaz.
Bu millet, toplum mühendisliği baskılarını, kararlı ama sakin direnişiyle iflas ettirdi. Bazı bürokratlar bazı entel sanatçılar bu toplumsal gerçeği kabullenmek zorunda. Onların nostaljik saydıklarını kimse yasaklamıyor, dinleyenler olursa anlatıp dursunlar. Demokrasi onlara bu imkânı ziyadesiyle verir. Ama bilmeleri gerekir ki, bu milletin demokratik bir birikimi her şeye rağmen vardır; ve bu birikim birtakım oyunlara artık engel olacak kadar da güçlenmiştir.
“Millet sustu, tepki vermedi” diyor bazı aydınlar. Milletin gösterdiği tepkiyi anlamamanız bir tarafa da siz ne gibi tepkiler gösterdiniz ve o tepkileriniz ülkenin başına yeni belalar açmaktan başka bir işe yaradı mı? O tepkilerin çoğu, bir ifrat tefrit helezonunda bir başka yanlışa dönüştü mü dönüşmedi mi? Aydın arayışları “acaba hangi fanatizm, hangi radikalizm iyidir?” kısır döngüsünün dışına çıkabildi mi? Ha radikal ve fanatik sol, ha radikal ve fanatik liberalizm. Hiçbir farkları yoktur son tahlilde.
Darbeler, geciktirerek aksatarak tahribat yaptılar. Toplumu ve milleti kendi istedikleri gibi değiştiremediler. Toplumun ve milletin birikimini istikametini bozamadılar. Bunun iyice anlaşılmış olması, darbeler çağının son bulmasında önemli bir etkiye sahiptir.
Ne olursa olsun demokrasi gelişecek. Buna engel olmaya çalışmak abes bir çırpınıştır. Bu gelişmenin sağlıklı ve özlenen kıvamında yürümesi için gerekenlerin yapılmasına karşı direnmelerin olması beklenebilir bir durumdur. Ama hiçbir “kamuflaj mazâreti”ne bile sahip değildir ve çok “ele verici”dir.
Demokrasi için millet mücadele etti ve edecek. Bu vakur ve sessiz mücadelenin dayanılmaz bir basınca sahip bulunduğu da önemli bir gerçektir. Aydınlar birtakım kahramanlık jestlerine heveslenmekten vazgeçip millete ayak uydursunlar yeter. Daha fazlasını, ancak bunu hallettikten sonra başarabilirler.