Kızıp öfkelenince ağzına geleni söyleyen insanlar vardır. Ağzından çıkanı bilerek düşünerek söylemez, onu küçültücü ve yaralayıcı ne kadar kelime biliyorsa hepsini sıralar. Onun için sadece karşısındakini rencide etmektir önemli olan. Öfkesini tatmin etmek için her şeyi söyler.
Ama sözlerin içinde suçlama varmış, hakaret iftira varmış; hiç aldırış etmez. Onun bir tek amacı vardır: içini boşaltıp rahatlamak.
Böylelerini hepimiz hayatımız boyunca çok görmüşüzdür.
Fakat belli bir seviyenin insanları, çeşitli sorumluluklar almış kişiler, bunu yapamaz, yapmamalıdır. Mesela siyasette böyle şeyler olmamalıdır, medyada olmamalıdır.
Kanaatle, zanla, vehimle suç isnat edilemez. “Ben sizin demokrasiyi kaldırıp devleti başka bir şekle dönüştüreceğinizi düşünüyorum” denilemez. “Ben sizin hırsızlık yaptığınızı, cinayet işlediğinizi düşünüyorum” denilebilir mi? Bu nasıl denilemezse, o da denilemez. Bir suçtan bir cürümden söz ediyorum. Delillerin varsa, gidip merciine bildirirsin. Ulu orta konuşamazsın. İftira edemezsin, hakaret edemezsin. Bunların “eleştiri” kavramıyla hiçbir ilgisi yok.
Bütün dünya da görüyor ve takdir ediyor ki Türkiye iyiye gidiyor. Ekonomik açıdan da öyle, dış politika ilişkileri açısından da. Sıkıntılarımız var ama, istikrarı korumaya devam edersek onlar da bir hal yoluna gidebilecek sıkıntılar. Bu sıkıntıların içinde zamana ihtiyacı olanlar da var.
Peki niçin bazı meselelerde bazı reformlarda uzlaşamıyoruz?
* * *
Demokrasinin yerleşmesi ve gelişmesi konusunda, hangi düşüncede olursak olalım, uzlaşmamız gerekir. Çünkü düşüncelerimizi ancak demokrasi içinde anlatabiliriz, savunabiliriz. Demokrasilerin uygulama farkları değil, hepsinde aynı olan ortak yapıları önemlidir. Ortak akıl açısından demokrasinin asli varlığına hiçbir ciddi görüş adına karşı çıkılamaz. Ders kitaplarında yazılı olanları tekrarlamaya lüzum yok. Bütün anayasa hukuku kitaplarında demokrasinin ne olduğu anlatılır. Aralarında önemli hiçbir fark yoktur. İnsanlar kendi seçtikleri tarafından insan haklarına saygı esaslarına göre yönetilecek, siyasi iktidarlar seçimle gelip seçimle gidecek. Bütün öteki siyasi kavramlar bu çerçevede yer alacak. Bunun içinde temsil de var, çoğunluğun iradesi de var, çoğulculuk ve katılım da var, demokratik hukukun üstünlüğü de var…
Siyaset düşüncenin yerini almaz, siyaset düşüncelerle beslenir. Düşünce üretmek çözüm üretmek demektir. Sadece siyaset için de değil; insan için, eğitim için, soysa ekonomik kültürel meseleler için. Toplum için, hatta dünya ve insanlık için düşünce ve çözüm önerileri üretilecek. Tabii ki farklılıklarımız olacak, ama bu çerçevenin varlığı ve esasları üzerinde uzlaşacağız. Avrupa Birliği’ne gir girme, asgari uzlaşma çerçevesi değişmez. Bu dün de böyleydi. Katılımcı demokrasi, temsilî demokrasinin bazı özellikleri itibariyle gelişmişliğini ifade eder. Çoğulculuk da öyle. Hiçbir zaman “çoğunluğun dediği olur, çoğunluğun dışında kalanlar yok sayılır” diye bir şey söz konusu edilmemiştir.
Ama bazı aydınlar bir dönem, “Batı demokrasileri burjuva demokrasisidir, gerçek demokrasi değildir, aldatmacaya ve sömürüye dayanır” ideolojisiyle özellikle üniversite gençliğini etkilediler. Marjinallikleri kastetmiyorum, bu ideoloji aydınlar ve gençler üzerinde ciddi yaygınlıklar gösterdi. Bu “demokratik sol” falan değildir. Bir müddet sonra o yaygınlık kayboldu ama, ciddi bedeller ödendi.
Artık anlaşıldı ki, demokrasinin varlığı ve gelişmesi bir “asgari müşterek”ler konusudur.
İnsan bazen kendi kendine sormadan yapamıyor: makul olmak, biraz anlayışlı olmak o kadar zor mu? Şu veya bu alanda değil, hayatın her alanında öyle… Her yaştaki, her meslekteki insan için öyle…
İki klinik muayenede bir hasta için “önemli bir şey yok” deniliyor ve hastanede yatmasına da ihtiyaç duyulmuyor… Ama doktor beyin verdiği ilaç büyük taşikardiye sebep oluyor. Normal değil, buna sebep olmaması gerekir. “Beta-bloker” denilen türde bir ilaç; taşikardi değil, ancak bradikardi, yani nabız düşüklüğü yapabilir. Kural böyle diyor. Ama bir de olay var. 160-170 taşikardi… O ilacı aldıktan sonra olan bir şey bu. Başka hiçbir şey almamış… Doktor ısrar ediyor, “bir şey yapmaz, iyi gelir” diye. Makul olmak, burada bir “acaba?” demeyi gerektirir. Başka ilaç yok mu? Değiştir. Çağır yatır, kontrol altında dene… Hiçbirini yapmıyor. Ve sonra “kardio arrest” yani kalp durması ile karşılaşılıyor…
Benim kızıma alerji ilacı alerji yaptı! Olur mu’su yok, oldu işte. Doktorlara kabul ettirene kadar canım çıktı. İnsanlar farklıdır ve bu bir numaralı tıp gerçeğidir. Bazısına yararlı olan, bazısına dokunabilir. “Hastalık yok, hasta var” sözü bunun için söylenmiştir.
Makul olmanın öyle ince noktaları ve nükteleri vardır ki, deha çapında âlim ve zeki olsan da, ona ihtiyacının olur.
Uzunca bir yolculuktan sonra gelirken, otomobilimizin yağ lambası uyarı sinyalleri vermeye başladı. Arkadaşımla konuşuyoruz; bana diyor ki “Garajda karteri boşalttık ve yağ doldurup bakımı yapılmıştır fişini alıp direksiyonun boynuna asmadık mı? İşte burada duruyor. Yağ eksikliği söz konusu olamaz. Herhalde gösterge bozuk. Yağ çubuğunu çekip bakalım, diyorsun.” Anlamı yok bunun.”cevabını veriyor. O daha tecrübeli, susmak zorunda kaldım. Ama gözüm göstergelerde ve ısı göstergesi de, bu modellerde hiç olmamasına rağmen, bir yükselmeyi işaret ediyor… O halle geldik eve kadar… Tam o sırada motorcu Ali Usta’ya rastladık ve durumu anlattık. Hemen kaputu kaldırdı ve çubuğu çekip baktı… Sonra da “yazıklar olsun” diye bağırarak kaputu küt diye kapattı. Bizim arkadaşa da bağırarak şunları söyledi: “Sen nasıl şoförsün? Senin ustan olmaktan utandım. Arabada hiç yağ yok.”
Meğer ne olmuş biliyor musunuz? Karter boşalınca birisi gidip kapatmış ve çalışanlardan birine de “yeni yağ koy” deyip gitmiş. Sonra da dediği yapıldı ve yağ ikmali tamamlandı diye, bakım fişini tamamdır diye doldurup direksiyona iliştirmiş. Yani biz 300 km.lik gidiş geliş yolunu, kartele tam süzülemeyen bakiye yağ ile yürümüşüz! Chevroletleri bunun için severdim, başka araba dayanamazdı.
Neydi makul olan, durup arabanın yağına bakmaktı. Yeni bakım yaptık laflarını bırak sen. Belki yağ kaçırıyor, vs. Ne kaybederiz durup baksak. Anlatamadım.
* * *
İleri zekâlı insanlara (çocuklara) verilecek eğitim, normal insanlardan ve normal hayattan kopmamasını amaçlar. “Ben çok zekiyim ama, her normal insan gibi bazı şeylere muhtacım, onlarsız mutlu olamam” diyebilmelidir o kişi. Diyemezse bunalımlardan kurtulamaz ve özel hatalar yapar. Yüksek tecelliyatla ilgili olarak sahv’a tutunma tavsiyesinin ardında da, anormalleşme kapılarının kapatılmasıyla ilgili bir hikmet vardır. Sahv’a dönmek, ayağın yere basmasıdır; hayatın gerektirdiği, şuura itidale akla istikamete yeniden kavuşmak demektir.
Makul olmak, kolay olması gereken bir tavır ama, ardında bir derin hikmet, felsefe vardır. Alışmak kolaylaştırmak lazım ama, asla küçümsemeden. Küçümserseniz, kök salamaz, varlığı gerçekleşemez. Önemini kavrayacaksınız ki, onu kazanabilesiniz. Emek vermeye değer bulup; kolaylaştırıcı ve bir kişilik özelliğine dönüştürücü yorumları yapabilesiniz. Makul ve anlayışlı olmak normalliği işte böyle kazanılır ve varlığı önemsizmiş gibi görünse de; hayati bir önem taşıdığı, yokluğunda bütün açıklığıyla tezahür eder.