|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
 
GÜNCEL

Çok kurgusal hareketler bunlar

16 Ağustos 2010 / İDRİS GÜRSOY,
İnegöl ve Hatay’da etnik çatışma çıkarmaya yönelik olaylarla 12 Eylül öncesi Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas olayları arasında bire bir benzerlikler var. Bu sefer hedef, Kürt-Türk çatışmasını sahneye koyarak 12 Eylül’den “hayır” çıkarmak. 

İnegöl ve Dörtyol’da meydana gelen, hedefi Türk-Kürt çatışması olan provokasyonlar, her bakımdan 1980 öncesinde yaşanan ve 12 Eylül darbesine gerekçe gösterilen Maraş ve Çorum olaylarına benziyor. Alevi ve Sünnileri tahrik ederek sokağa döken el, bu sefer Türkler ve Kürtler üzerinden toplumsal çatışmaları tetiklemek ve ülkeyi referandum öncesinde bir yangın yerine çevirmek istiyor. Maraş’ın yolu 12 Eylül’e çıktı. Demokrasi askıya alındı. Dörtyol da 12 Eylül’e uzanıyor. Türkiye’de etnik bir çatışma çıkarılarak demokratikleşme çabalarının önü kesilmek isteniyor.

Yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği, yaralandığı, evlerin yakılıp yıkıldığı Çorum ve Kahramanmaraş’ın bir operasyon olduğu yıllar sonra anlaşıldı. Mezhep kavgası üzerinden senaryosu önceden yazılan bir plan uygulandı. Eğer Alevi ve Sünniler arasında gerçekten bir düşmanlık olsaydı bugün bu insanlar yan yana yaşamaya devam edemezlerdi. Kız alıp veriyor, aynı işyerinde çalışıyor, şirket ortaklıkları gerçekleştiriyorlar. 12 Eylül 1980’de mezhep çatışmaları bıçak gibi kesildi!

İnegöl ve Dörtyol’da bu sefer etnik bir çatışma üzerinden aynı senaryo sahnelendi. Kürtlere ait evler, işyerleri ateşe verildi; fakat eylemlerden hemen sonra elde edilen bilgiler, olayların provokasyon boyutuna dair şüpheleri güçlendirdi. Tek merkezden SMS mesajları ile binlerce kişinin yönlendirildiği anlaşıldı. Medya organlarının çeşitliliği, emniyet güçlerinin dikkati ve toplumsal bilinç bu sefer oyunu bozdu. 30 yıl önceki acıların tekrar yaşanması engellendi. 80 öncesi ve bugünkü toplumsal kışkırtma operasyonlarında ortak noktalar nelerdi?

12 Eylül öncesi kitleleri cepheleştirmek için “komünizm geliyor” ve “din elden gidiyor” deniyordu. Bugün, “Kürtler ülkeyi bölecek” propagandası yapılıyor. Yine ülkücüler sokağa dökülmek isteniyor. Terör tırmandırılıyor. Şehit cenazeleri kin ve nefret duygularını artırmak, yangını körüklemek için kullanılıyor. Bursa, Bodrum, Muğla ve Aydın kışkırtmaları, 12 Eylül öncesi kitlesel olayları hatırlatıyor. Dörtyol’da polis otosunu hedef alan ve 4 polisin şehit olması ile sonuçlanan provokasyonda bir MHP’liye ait olduğu sonradan ortaya çıkan aracın kullanılması, ülkücülerin “teröristler yakalandı” yalanı ile tahrik edilmesi, parti binaları ve dükkânların yakılması hep aynı senaryonun bilinen sahneleri olarak karşımıza çıkıyor. 12 Eylül öncesinde olduğu gibi jandarma istihbarat ve asker içindeki bazı yapılarla bağlantılı kişilerin olayları yönlendirdikleri anlaşılıyor. Dörtyol’da dört polisin öldürülmesi öncesinde Jandarma istihbaratçıları ile görüştükten sonra aracının gasp edildiğini söyleyen MHP’li Payas Belediye Meclis üyesi Bestami Kılınç’ın çelişkili açıklamaları kafaları karıştırıyor. MOBESE kameraları, kalabalığı kışkırtarak karakol binasına yönlendiren Uzman Çavuş Ahmet Büyük’ü tespit ediyor. Büyük, yakalanınca, önce “MİT elemanıyım” demiş, sonra da uzman çavuş olduğunu söyleyip serbest bırakılmıştı. Cep telefonlarına gönderilen SMS mesajları “tek merkez”den olayların nasıl yönlendirildiğini ortaya koyuyor. Olay günü saat 17.00 ile 20.00 arası ilçede bazı telefonlara “Cep telefonlarınızın bataryasını çıkartın”, “Civardaki işyerlerine ait kameraları imha edin”, “Yüzlerinizi gizleyin” yazılı iletiler gönderiliyor. Bu mesajları alanlar da aynı şekilde kendi tanıdıklarına göndermeye başlayınca kısa sürede çok sayıda kişi Dörtyol Emniyet Müdürlüğü önünde toplanıyor. Aynı merkez, PKK’lı sanılarak linç edilmek istenen kişilerin kimliğinin anlaşılması üzerine ertesi gün yine devreye giriyor. Provokasyon ateşini yeniden körüklemek için bu kez fısıltı gazetesi kullanılıyor. İlçede “Leyla Zana buraya gelecekmiş”, “Diyarbakır’da çatışma çıkmış. 7 şehit var, 4’ü Hataylı” dedikodusu yayılıyor.

Dörtyol’daki olaylara ilişkin Ankara’dan uzman ekipler tarafından hazırlanan ve İçişleri Bakanı’nın Başbakan’a sunduğu geniş raporda 30 kadar ilde Sivas, Çorum ve Maraş katliamları gibi kanlı senaryoların hayata geçirilmek istendiğine dikkat çekiliyor. Peki, 1980’e Türkiye nasıl gelmişti? Çorum’da neler yaşanmıştı? İnegöl ve Dörtyol olayı ile benzerlikleri nelerdi?

TEK MERKEZİ ÜLKEYİ YANGIN

YERİNE ÇEVİRDİ

12 Eylül 1980’e giderken de Türkiye’nin her yanında çatışma, şiddet ve terör yaşanıyordu. 1978-1980 arası Malatya, Kahramanmaraş, Sivas, Elazığ ve Çorum’da Türkiye’nin yakın tarihinde eşi benzeri olmayan, binlerce kişinin canını yitirmesine neden olan kanlı olaylar meydana geldi. İlginç olan ise olaylar arasındaki benzerliklerdi. Şehirler, örgütler farklı olsa da bütün olaylar aynı şekilde başlıyor ve gelişiyordu. Bir merkez anarşi ve terörü adım adım tırmandırıyordu. Öyle ki sabah sağcıların elindeki bir tabanca, öğleden sonra solcuların elinde patlıyordu (*Unique marka 8477356 seri nolu tabanca). Medya yangına körükle gidiyor, fısıltı gazetesi çalışıyordu. Asılsız haberler çıkarılıyor, ardından kitleler sokağa dökülerek saldırılar başlatılıyordu. Evler, işyerleri, dükkânlar yakılıyor, tahrip ediliyordu. Derin yapının eylem planı yürürlükteydi. Provokatörler hem sağ hem de sol içinde örgütlenerek silah, bomba, istihbarat desteği ile gençleri yönlendiriyordu.

Yaşar Okuyan, 12 Eylül öncesi MHP’nin üst düzey yöneticilerinden. Yeni yayınlanan “12 Eylül’den Anılar Mektuplar Belgeler” kitabında şiddet olaylarının perde arkasını deşifre ediyor. Duvarlara yazı yazanların bile tek tek toplandığı olağanüstü hâl dönemlerinde 1 Mayıs, Çorum, Kahramanmaraş, Sivas olaylarını çıkaranların hiçbirinin yakalanmadığının altını çiziyor. Okuyan’ın ifşaatı bugünkü olaylara da ışık tutacak nitelikte: “Ülkücülerin, solcuların içine ajanlar yerleştirildi. Ülkücü kesimin içinde de solcu kesimin içinde de karşılıklı ajitasyonlar yapıldı. Sağ ve sol örgütlerin içinde MİT, emniyet, yabancı istihbarat servisleri ile ilişkili adamların olduğu ortaya çıktı. 12 Eylül öncesi büyük olayların hepsi ajan işidir. Bu sağ için de sol için de geçerli. 1 Mayıs 1977’de Taksim’de 37 insan öldürüldü. Duvara yazı yazanları yakaladılar da niye 1 Mayıs’ta o insanları katledenler bulunamadı? Olayların içinde olmak ayrı, orada bulunmak ayrı. Hep alt taraftaki garibanlar, tahrik edilen, tahriklere uyanlar mahkûm edildi. Ama Kahramanmaraş, Çorum, Sivas ve Taksim olaylarını tezgâhlayanların hiçbiri ortaya çıkartılamadı. Neden acaba?”

Mezhep çatışması için seçilen illerden biriydi Çorum. Bizzat olayın şahitlerinin söyledikleri, sanki Hatay Dörtyol’u anlatıyordu. 4 Temmuz sabahı, bir gün önce konulan sokağa çıkma yasağı kaldırıldı. Cuma namazının bitiminde kimliği belirlenemeyen bazı kişiler camilere girerek “Ey Müslümanlar, Aleviler Milönü’ndeki Alaaddin Camii’ne bomba attı. Cami yanıyor, namaz kılan Müslümanları katlediyorlar!” diye bağırdı. Kimdi bunlar? Şehirde yaşayanlar bu kişileri bir daha ne gördü, ne de teşhis edebildi! Cuma namazından çıkanlar Milönü’ne koştu. Ülkücüler başı çekiyordu. TRT’de sık aralıklarla kaynağı bugün bile belli olmayan bir haber yayınlanmaya başladı, “Çorum’da Alaaddin Camii’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı.” diye. TRT Çorum muhabiri daha sonra “Bu haberi ben geçmedim.” diyordu. TRT’ye bu yalan haberi kim servis etmişti? Asker ve polis telsizlerinden de “Aleviler camiyi bombaladı!” söylentisi yayılmaya başladı. Oysa Alaaddin Camii’ne ne patlayıcı madde atılmış, ne de dışarıdan ateş edilmişti. Yalan haberi yayanlar kimlerdi, ortaya çıkarılamadı. Çorumlular Milönü’ne yığılmış, Milönü halkı ise kendi güvenlikleri için barikat kurmaya çalışmışlardı. Artık Çorum’un tüm semt ve mahallelerinde silah sesleri, alevler yükseliyordu. Halk galeyana getirilerek Alevi mahallelerine yönlendirildi. Kalabalığın üzerine yüksek binalardan ateş açıldı. Önceden işaretlenen evler provokatörler eli ile yakıldı. Çorum’da görüştüğümüz bir Alevi dedesi, “Aleviler ile Sünniler iç içe yaşıyordu. Evleri nasıl ayırdılar? Sünni komşularımız yangını söndürmeye koştu.” diyordu. Çorum’da patlak veren olaylarda 57 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. “Camiye bomba atıldı” yalanı Maraş’ta da olayları başlattı. Kahramanmaraş’ta da resmî verilere göre kadın, yaşlı, çocuk dâhil 111 kişi hayatını kaybetti. Kahramanmaraş olaylarından sonra sıkıyönetim ilan edildi.

TERÖR EYLEMLERİNDE BÜYÜK ŞÜHPE

Referanduma giderken terördeki tırmanış da dikkat çekiyor. Şehirler şehit cenazeleri üzerinden hareketlendiriliyor. PKK baskınlarında verilen büyük kayıplar ise büyük soru işareti. Dağlıca baskınından sonra 4 karakol baskınının da önceden bilindiği hâlde engellenemediğini gösteren belgeler ortaya çıkıyor. Hantepe baskınının Heronlar tarafından dakika dakika çekilen görüntüleri yayınlanıyor. 30 ayrı askerî noktadan görüntüler izleniyor ve hiçbir müdahale edilmiyor. İskenderun gibi istihbarat alındığı hâlde baskınlar engellenmiyor. Dağlıca’da olduğu gibi PKK’nın geleceği yol üzerindeki mevziler boşaltılıyor. Hantepe’de askerlerin ölümü naklen izleniyor ve yardım gönderilmiyor.

Sahi ne oluyor? Çorum’da bir Alevi dedesi, ihbar mektubu ile ortaya çıkan il fişleme kayıtlarına bakarak şöyle demişti: “Benzini döküyor, sonra da bir kibritle yangını çıkarıyorlar. Ateşe verenler kadar benzini dökenlerin de üzerine gidilmeli.” 12 Eylül’de olaylarda kullanılmış bir ülkücü ise “ Yangını görünce elimizde itfaiye hortumu söndürmek için atıldık, ancak yangını çıkaranlar suyu kesince biz de yandık.”

Sokağa dökülerek çatıştırılmak istenen ülkücüler ve Kürtler, 80 öncesini çok iyi analiz edip bu seslere kulak vermeli. Çorum, Kahramanmaraş olaylarının failleri ortaya çıkarılamadı. İnegöl ve Dörtyol olaylarındaki provokasyonlar aydınlatılabilir, şaibeli baskınların üzerine gidilebilirse bundan sonraki toplumsal kışkırtmaların da önüne geçilmiş olur. Referandumda evet oylarını etkilemeye dönük eylem planları amacına ulaşamaz. 12 Eylül öncesi mezhep savaşını çıkaramayanlar, yeni 12 Eylül sürecinde bin yıldır birlikte yaşayan insanları da etnik çatışmaya sürükleyemeyeceklerdir. Referandumda güçlü bir evet, provokasyonlar dönemini tarihe gömecektir.

 

(*) Ülkü Ocakları eski başkanı

 

Devletin ne askeri ne polisiyiz

 

-80 öncesi olaylarla bugünkü olaylar arasında ilişki var mı?

12 Eylül 1980 öncesi anarşi ve terör, ihtilalin olgunlaşması için tırmandırıldı. Evren, “İhtilalin olgunlaşmasını bekledik.” diyor. Bugün biraz farklı, bölünme tehlikesi var.

-Nasıl mücadele edilmeli?

Bir tehlike varsa bununla devletin askeri, polisi mücadele etsin. Nasıl ederse etsin, bu devletin işidir. Biz devletin ne polisi ne jandarması ne de savcısıyız. Bununla ilgili maaş alan, görevli olan, yetkili olan güvenlik birimleridir.

-Türk-Kürt çatışması neden tırmandırılmak isteniyor?

Toplum gerilmiş vaziyette, özellikle Ege ve Akdeniz'deki bazı göç alan bölgelerde gerginlik var. Ticari, siyasi, sosyal bir temele dayanıyor bu gerginlikler. Halkın arasındaki dedikoduya göre; Doğu'nun tapusunu istiyorlar. Şimdi bu korku ve gerginlik olunca, bir şehit cenazesi geliyor veya küçük bir kavga çıkıyor iş büyüyor, çabuk yayılıyor. Vatandaş, bölgesinde bölücü eylemlerle ilgili devletin gereğini yapmadığına inanıyor, onları bize verin diyorlar. İnegöl ve Dörtyol'da böyle bağırıyorlar. Kendini polis yerine, hâkim yerine, savcı yerine koyuyor. Bu tehlikeli bir iş.

-Provokasyonlar neden önlenemiyor? Devlete düşen nedir?

Devlet gereğini yapacak. Provokasyon varsa yaptırma. Gözün kör mü, yaptırma! Amanos, Türkiye'nin göbeğinde bir dağ. Kandil'den gelip vuruyor, tamam; Kandil dışarıda anladık. Peki, Amanos içeride, neden temizlemiyorsun? Demek ki provokasyon tepede. Amanos gidemediğin yer mi, değil. Sen ne yapıyorsun? Senin elinde her türlü imkân, asker, teçhizat var. Amanos'tan gelip bu işi yapıyorsa, bu provokasyonu bu işin başında bulunanlar yapıyor demektir.

 

(*) Eski Ülkü Ocakları başkanlarından, 7 yıl Mamak Cezaevi'nde yattı. Aksiyon'a konuştu; fakat isminin yayınlanmasını istemedi.

 

Unique 8477356 seri nolu  tabancanın sırrı

 

12 Eylül öncesi terör olayları sırasında görülen ancak sonra ortaya çıkan bir önemli durum da aynı silahın hem sol kesimde hem sağ kesimde kullanılması. Bu, araştırılması gereken bir konu. Buna bir başka örnek de “İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 3 Numaralı Askerî Mahkemesi 1981/689 esas sayısına kayıtlı olarak görülen ve solcu bir örgüt hakkındaki davada bu örgüte mensup birinin 29 Eylül 1980'de adam öldürmede kullandığı belirtilen Unique 8477356 seri nolu tabancanın, bu olaydan bir ay önce 27 Ağustos 1980'de sağcı bir örgüt tarafından bir kahve taramasında kullanılması ve daha sonra bu silahın ele geçirilmesi.”