|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
KÜLTÜR

Kömür havzasından kültür başkentine

19 Temmuz 2010 / MESUT ÇEVİKALP
‘Kültürle değişim, değişimle kültür’ sloganıyla yola çıkan 2010 Avrupa Kültür Başkenti Essen’de yaşanan dönüşüm dudak ısırtıyor.      

İstanbul ve Pecs ile (Macaristan) birlikte 2010 Kültür Başkenti ilan edilen Essen, yakın zamana kadar Almanya’nın ağır sanayi kentiydi. Geçen 200 yılda sadece Türkiye ve Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinden işçi göçü alan, Avrupa’nın en büyük kömür ve çelik işletmelerini sınırlarında barındıran Essen, bugün müzeleri, tiyatroları, sanat inisiyatifleri ve çok kültürlü yapısıyla tam bir kültür kenti.

Hemen belirtmekte fayda var, Essen, diğer kardeş kültür kentleri İstanbul ve Pecs’den oldukça farklı. Zira Essen’deki kültür ve sanat mekânlarının çoğu geçmişte ağır sanayi platformlarıydı. Bunun yanında kente gelen yabancı işçilerin de etkisiyle oluşan ‘endüstri kültürü’, Essen’i Avrupa Kültür Başkentliği’ne taşıyan baş unsur olmuş. Bugün dünyanın her yerinden turist akınına uğrayan kent, hem kömür ve çelik fabrikalarından dönüştürülen müze ve kültür platformları hem de endüstri kültürüyle iddialı.

‘Kültürle değişim, değişimle kültür’ sloganıyla yola çıkan Essen, aslında tek başına kültür başkenti değil. Kendisinin de içinde bulunduğu 53 şehrin oluşan Ruhr Havzası, bu sıfatın asıl sahibi. Ancak 53 farklı şeklin bir temsilciye ihtiyaç duymasından ötürü 580 binlik Essen, 5,3 milyonluk Ruhr’un temsilcisi olmuş.

Essen’de olduğu gibi Ruhr Havzası da dünyanın dört bir tarafından gelen yabancı işçilerden ötürü çok kültürlü bir yapıya sahip. Bu havzadaki şehirlerin hemen hepsinde geçmişte farklı kapasitelerde çelik, demir ve kömür fabrikaları varmış. Batı Avrupa’daki en büyük nüfus yoğunluğuna sahip Ruhr Havzası’na, Almanya’nın lokomotifi olarak bakılıyormuş. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından maden ve çelik endüstrisinde oluşan krizler, artan işçi ve üretim maliyetleri, buradaki tesislerin kapanmasına yol açmış. Geride kalan ve bir elin parmaklarını geçmeyen fabrikalar da otomasyona geçmiş. Havzada iş ve işçi dolayısıyla yaşanan sirkülasyon durma noktasına gelmiş.

Havzayı yeniden canlandırıp ayakta tutabilmek için harekete geçen Kuzey Rhine Westphalia eyaleti yetkilileri, bölgede ciddi bir dönüşüm başlatmış. Geçen 30 yılda, miadını dolduran maden ocaklarını, kapanan kömür işletmelerini, her biri yüz metreyi bulan devasa gaz depolarını, yüksek fırınları ve hatta bira fabrikalarını birer birer endüstriyel anıtlara, müzelere, tiyatrolara, kültür-sanat merkezlerine dönüştürmüşler. Mekânlar değiştikçe havza yeniden hareketlenmiş. Fabrikalardan çıkarılan işçiler yeni sektörlerde iş bulmuş, kurulan yeni müzeler de havzanın ‘ağır sanayi havasını’ ortadan kaldırmış. Bölge yeniden ayağa kalkmış, işsizlik azalmış. Ayrıca oluşan bu yeni atmosfer yerli-yabancı turisti de çekmiş. Son altı ayda yüzde 15’i yabancı, toplam 4,8 milyon ziyaretçi ağırlanmış. Federal hükümet, özellikle de Dışişleri Bakanlığı, desteğini esirgememiş bu noktada. 

Essen Kültür Başkenti ile ilgili süreci yöneten Ruhr 2010 İnisiyatifi, faaliyetlerinin merkezine ‘endüstri kültürü’ ile dönüştürülmüş bu sanat platformlarını alıyor. Devletten bağımsız özel şirket statüsünde çalışan inisiyatif, İstanbul’a (yaklaşık 190 milyon Euro) göre çok daha küçük bütçesiyle (62 milyon Euro) ciddi bir etkileşim oluşturmuş. Mesela geçmişin bira fabrikası Dortmund U, bugünün Ostwall Müzesi. Eski değirmen ‘Küppersmühle’ de artık 20 odadan oluşan, 2 bin metrekarelik sergi alanı. 53 şehrin kütüphaneleri, kültür başkenti projesi çerçevesinde birbirine bağlanmış, Oberhausen’deki 117 metre yüksekliğindeki Gazometre’de sergilenen uzay sistemi sergisinin süresi uzatılmış. UNESCO Kültür Mirası listesindeki Zollverein kömür işletmesi müzesinde de konserlere imza atmış Ruhr 2010 kurumu. Bunlar başta olmak üzere daha birçok dönüştürülmüş mekân 2010 çerçevesinde elden geçirilmiş. Ruhr Havzası’na ‘2010 Kültür Başkenti’nin verilmesi dönüşümün hızını artırmış.

Kültür başkenti sürecini yürüten ‘Ruhr 2010 İnisiyatifi’ başta sivil olarak ortaya çıkmış. Ancak daha verimli olabilmesi için kâr amacı gütmeyen, kamu yararına çalışan limitet şirkete dönüştürülmüş. Şirket; Essen Belediyesi, Ruhr havzası yerel yönetimleri, federal hükümet ve sivil şirketlerin kurduğu kültür platformu olmak üzere dört ortaktan müteşekkil. Şirketin AB’den aldığı destek ise sadece 1,5 milyon Euro.

Ruhr 2010 Proje Yöneticisi Elmas Topçu, diğer kültür başkentleriyle karşılaştırıldığında fazla iddialı olmayan, 62 milyon Euro ile üç yıl boyunca Ruhr’daki kültür ve sanat etkinliklerini tetikleyecek projelere yöneldiklerini aktarıyor. Havza boyunca her cadde başına asılan devasa etkinlik afişleri, umumi tuvaletlere kadar konan küçük broşürler kurumun işi sıkı tuttuğunun göstergesi.

Topçu, havzada hayata geçirilen projelerin beklenenin üzerinde sonuç çektiğini de hatırlatıyor: “Almanlar, önceleri önemsiz bir toprak parçası görülen bu havzayı en güçlü sanayi merkezine dönüştürmüştü. Şimdi de ağır sanayiden miras kalan çok sayıda devasa binaları kültür yapılarına çeviriyor. Öncekinde olduğu gibi bu dönüşüm de oldukça başarılı gidiyor. Bugün 19 üniversitesi, 100 konser salonu, 120 tiyatro ve 200’ün üzerinde müzesiyle Ruhr bölgesi ciddi bir kültür havzası konumunda. 2010 sonuna kadar 300 projeyi, 2 bin 500 etkinliği hayata geçirmeyi hedefliyoruz.”

Ruhr 2010 İnisiyatifi, özellikle kentsel dönüşüm, sahne sanatları ve kültürel çeşitlilik alanında ciddi çalışmalara imza atmış. Kurum 3 bine yakın proje başvurusu almış. Bunun yanında boş kalan alanlarla ilgili kendi projelerini hazırlamış. Kurum, projelerin onayını sadece sanat direktörlerine bağlamış. Bütçeye destek veren sivil ve resmi makamlara özellikle projelerin seçim ve onaylanma safhasında herhangi bir inisiyatif verilmemiş. Ruhr 2010’un yöneticileri arasında Türkler yer alsa da gurbetçilerden herhangi bir proje gelmemiş.

‘Ruhr 2010’a ciddi katkı sağlayan bir diğer Türk ise Hagen’daki Osthaus Müzesi Direktörü Dr. Tayfun Belgin. 54 yaşındaki Belgin, aynı zamanda Almanya’da bu makama gelen ilk Türk. 1960 darbesinin ardından ailesiyle birlikte gelmiş Almanya’ya. O günlerde henüz 5 yaşındaymış. Birkaç yıl için gelen mimar babasının geri dönüşü 25 yılı bulunca o da yaşamını Almanya’da kurmuş… Bochum Üniversitesi’nde Sanat Tarihi, Tarih ve Felsefe okumuş.

Türk olmasının müze müdürlüğüne getirilmesinde etkili olup olmadığını soruyoruz. Ne engel olduğunu ne de katkı sağladığını belirtiyor: “Adımda ‘ü’ veya ‘ö’ harfi bulunmadığından ve düzgün Almancamdan dolayı ilk bakışta Türk olduğumu anlamıyorlar. Ama burada olmamın nedeni özgeçmişimdeki işlerdir.”

İş hayatına gazetelerin kültür-sanat bölümlerinde muhabir olarak başlayan Belgin, uzun yıllar Avrupa genelindeki müzelerde görev almış, küratörlük yapmış. 1990’da dahil olduğu Dortmund Ostwall Müzesi’nde 12 sene küratör olarak çalışmış. 2003-2007 arasında Viyana Kunsthalle Krems’in müdürlüğünü üstlenmiş. 2007’den bu yana da Osthause Müzesi’nde, Ruhr havzasının bir numaralı koleksiyoneri olarak bilinen Osthause ailesinin geride kalan eserlerine sahip çıkıyor.

Dr. Belgin, 2 yıl önce İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda küratörlüğünü yaptığı Hüma Kabakçı sergisinin bir bölümünü Osthaus Müzesi’ne taşımayı başarmış. Ara Güler gibi tanınmış fotoğrafçıların yanında Bahar Oganer, Ardan Özmenoğlu, Güçlü Öztekin, Abidin Dino, Nuri İyem gibi saygın ressamlardan 195 eserin bulunduğu sergi ‘Ruhr 2010’a dahil edilmiş. Sergilenen koleksiyon Alman sanatseverlerde geniş yankı uyandırmış.

İstanbul’un elinden kaçırdığı serginin Almanya’ya getirilişini şöyle anlatıyor Belgin: “Koleksiyonun sahibi Nahit Kabakçı söz konusu sergiyi önce ‘İstanbul 2010’a teklif etti. Olumlu cevap alamayınca Almanya’ya teklif ettik. Onlar da kabul etti. Finansal destek vermediler ancak tanıtımını üstlendiler. Böylece İstanbul 2010’un neredeyse bedava sahip olabileceği bu zengin sergi Almanya’ya hediye olarak gelmiş oldu. Nahit Beyin ömrü görmeye yetmedi ama koleksiyonu burada çok ses getirdi.”

Dr. Belgin’den İstanbul ile Ruhr’u kıyaslamasını istiyoruz. Söz konusu iki kültür başkentinin birbirinden farklı vizyonlar izlediğine değiniyor: “İstanbul’daki müzelerin buradakiler gibi işlediğini söylemek güç. Almanya’da bu işler çok sistemli. Vizyon var, bütçe var. Ancak İstanbul’un özellikle de tarihî mekânlar açısından doğal bir zenginliği var.”

Berlin’deki Akademie Der Künste’ün Programlar Müdürü Arkeolog Dr. Johannes Odenthal de aynı noktanın altını çiziyor: “İstanbul zaten her şeyiyle doğal kültür başkenti. Burada endüstri kültürü var. Bunun üzerinden bir kültür-sanat etkinlikleri oluşturuluyor. İstanbul doğal bir tarih ve kültür müzesi.” 16 yaşından bu yana İstanbul’a geldiğini ifade eden Odenthal’in İstanbul üzerine bir de kitabı bulunuyor.

2010 kapsamında hayata geçirilen önemli projelerden bir diğeri ise ‘Kültürel Açılım’. Bu proje, yüzyıllardır yüksek göç alan bölgedeki göçmen kitlenin kültür ve sanata nasıl dâhil edilebileceğini ortaya çıkarmaya çalışıyor. Ruhr Havzası’nda yaşayan 14 yaş altı nüfusun yüzde 60’ı göçmenlerden oluşuyor. Dolayısıyla kültür sanat merkezlerinin öncelikli hedef kitlesini bu göçmen gençler oluşturuyor. Kurum, önümüzdeki yıllarda bu kitlenin kültür alanına entegre edilebilmesi için yeni pazarlama stratejileri arıyor.

Türklerin de içinde bulunduğu yabancıları kültür başkenti etkinliklerine çekmeye çalışan diğer bir proje ise ‘Gece Duacısı’. Bu kapsamda, önceden belirlenen takvim çerçevesinde bölgedeki camiler dahil tüm dini mekanlarda etkinlikler düzenleniyor. Duisburg’daki Almanya’nın en büyük camisi Marxloh Merkez Camii’nde de benzeri bir faaliyet planlanmış.

‘Yoldan geçenleri’ de unutmamış Ruhr 2010. Havzadaki 53 şehri birbirine bağlayan bölgenin ana yolunun (A40 otobanı) Duisburg-Dortmund arasındaki 60 kilometrelik bölümünü 18 Temmuz Pazar günü trafiğe kapatan Ruhr 2010, dünyanın en büyük kültür pikniğine imza attı. Yolun üzerinde kurulan 20 bin masalık devasa piknikte, çeşitli kültür etkinliklerinin yanı sıra farklı coğrafyalardan gelen göçmenlerin kendi kültürlerini tanıtmasına da imkân sağlandı.

Duisburg’u Geliştirme Kuruluşu’ndan Dursun Yılmaz, pikniğin ilk bakışta sıradan gibi görülse de özü itibariyle büyük bir kültür kaynaşmasına imkân sağladığını vurguluyor: “Etkinliğe yaklaşık 1 milyon kişi katıldı. A40 otobanı herkesin üzerinden hızla geçtiği, gürültüsünden şikayet ettiği bir yerdi aslında. Biz bunu bir günlük de olsa yaşam ve eğlence alanına dönüştürmek istedik. Yabancılar kendi kültürlerini özgürce yansıttı.”

Pikniğin en renkli etkinliği hiç şüphesiz Türk gelinliğiyle anayola çıkan genç kızlardı. Duisburg’un ‘işçi semti’ Marxloch’daki gelinlik satan Türk esnafı tarafından Türk kültürünü tanıtmak üzere giydirilen 100 gelinin üçte ikisi Almandı. Gelinler, Türk müziği eşliğinde ziyaretçilere gül dağıttı, onlarla fotoğraf çektirdi. Festival kapsamında konulan mangal yasağı herhalde en çok Türkleri üzdü.  

 

Neydi ne oldu?

 

Zollverein Kömür İşletmesi / Endüstri Müzesi: 2001’de UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine eklenen Essen’deki Zollverein Kömür İşletmesi, kentin kuzeyinde 100 hektara yayılmış devasa bir yapı. 1847’de kurulan madenden 1986’ya kadar kömür çıkarılmış. Maden sektördeki kriz nedeniyle 1993’te kapatılmış. Üretime son verilmesinin ardından koruma altına alınan maden, bugün bölgedeki çok kültürlüğü yansıtan bir müze olarak işlev görüyor. Havalandırma sistemi bugün dahi birçok madene örnek teşkil eden Zollverein, bu konuda çalışan akademisyenlerin de uğrak alanı. Yıllık bir milyon kişi ziyaret ediyor. Müzede aynı zamanda dans, tiyatro, konser ve mültimedya gösterilerine de imkan sağlanıyor. Zollverein aynı zamanda Ruhr 2010’un simgesi. Duisburg Limanı / Şehrin Yeni Arşivi: Sadece Ruhr Bölgesi’nin değil, tüm eyaletin arşivinin yenilenmesi için geliştirilen projede kullanıldı. Duisburg Limanı’ndaki tersane ve depo gibi mekanlar arşiv alanına dönüştürüldü. Oberhausen Gaz Deposu / Uzay Müzesi: Eskiden gaz deposu olarak kullanılan 117 metre yüksekliğindeki yapı, kapandığından beri sergi alanı olarak kullanılınca bölgenin simgelerinden biri haline geldi. Geniş iç mekanında açılan “Out of this world – Bu dünyanın dışında” adlı sergi aralık sonuna kadar devam ediyor. Güneş sistemini anlatan sergide 25 metre çapındaki, dünyanın en büyük ‘ay’ı bulunuyor. Dortmund Bira Fabrikası / Ostwall Müzesi: Dortmund’un en eski bira fabrikası Dortmund U, özel ve geçici sergiler açılması amacıyla Ostwall Müzesi olarak yenilendi. Bunun dışında etkinlikler için özel alanı da bulunuyor.