| DOSYALAR |
Merhum Yılmaz Zafer, Mesut Uçakan’ın yönettiği ‘Kelebekler Sonsuza Uçar’ filminde bir avukatın içine düştüğü çıkmazı usta oyunculuğu ile çok iyi yansıtır. İskilipli Atıf Hoca’ya itibarının iadesi için mücadele veren avukatı canlandırırken son sahne derinlemesine tesir eder izleyiciye. Avukat Ferit, Atıf Hoca’ya yapılan zulmü öğrendikçe daralır. Bir akşam koşarak kendini dışarı atar. Aynı anda Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca’nın asılmaya götürüldüğü sahne verilir. Ferit, kendini bilmez bir hâlde sadece koşar ve bir meydanda dizlerinin üstüne çöker. Atıf Hoca’nın boynuna ise darağacının ilmiği geçirilir. Ferit ağlar, Atıf Hoca’nın ayağının altındaki tabure çekilir. İstiklal Mahkemeleri’nin hukuksuzluğu karşısında bir hukukçu olan Ferit’in dizlerinin bağı çözülür. Fakat elden bir şey gelmez, ‘Durun!’ diyemez. Tarihin kanlı bir sayfası karşısındaki çaresizlik sahnesidir bu…
Atıf Hoca ise o çaresizliği daha hayattayken görmüştür. Bilindiği üzere, Batılılaşmayı eleştiren ‘Frenk Mukallitliği’ kitabı, İstiklal Mahkemeleri tarafından Şapka Kanunu’na aykırı bulunduğu için 4 Şubat 1926’da asılmıştı Atıf Hoca. Kitabı, kanun çıkmadan 18 ay önce yazmasının ise hiçbir hükmü yoktu mahkeme nezdinde. Zaten o da bu yüzden 3 Şubat gecesi yazdığı savunmasını, bir rüyanın ardından yırtıp atmıştı. İdamından sonra Hoca’nın yakınları da baskı altında tutulur. Akrabaları resmî platformlarda İskilipli Atıf’ın adını ağızlarına alamaz, köylerini terk eder. Mezarının nerede olduğu ailesinden saklanır. Kabri ancak 2009 yılında eski Hatay Milletvekili Mehmet Sılay tarafından bulunur, cenaze namazı kılınır. Bunlar, hikâyenin bilenen kısmı, bir de bilinmeyenleri var...
Atıf Hoca’nın, çok sevdiği, uğruna mücadeleler verdiği devleti tarafından asılması, bütün milleti yasa boğar. Şüphesiz bu acıyı en derinden hisseden eşi ve kızıdır. Bilhassa kızı Ayşe Melahat’ın yaşadıkları, en az babasınınki kadar acıklıdır. Ayşe Melahat, babası 7 Şubat 1925’te İstanbul Laleli’deki evinden götürüldüğünde 19 yaşındadır. Babasına özel bir sevgisi vardır. Polisler onu götürdüğü gün, hayatının en büyük taravmasını yaşayacaktır. Sanki olacakları sezmiş gibi ağlayarak babasına sarılır ve “Babacığım, beni kimlere bırakıp gidiyorsun?” der. Atıf Hoca metanetlidir, “Yavrum, sizi Allah’a emanet ediyorum.” cevabını verir. O an; son bakışma, son sarılmadır. Babası polislerle sokağın köşesini dönüp gözden kayboluncaya kadar arkasından bakar, ağlar, ağlar... Ayşe Melahat, bir daha göremez babasını. Nefes alıp verdiği sürece o günü unutamaz. İlerleyen yaşlarda bilinci gidip gelirken akrabalarına, “Ben böyle değildim. Polisler Laleli’deki evimizden babamı alıp götürdükleri zaman büyük bir korku yaşadım. Babamın bizden koparılışı ve idam haberinden sonra çok sarsıldım.” diyecektir. Vefat edeceği güne kadar babasının öldüğüne inanmayacaktır. 73 yaşında son nefesini verirken bile “babam” kelimesini ağzından düşürmeyecektir.
Atıf Hoca, münevver bir insandır ve kızının gerekli eğitimi almasını sağlamıştır. Ayşe Melahat, hitabeti güçlü ve naif bir gençtir artık. Babasının yazdığı ‘İslam Yolu’ isimli kitabı 1959 yılında Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirecek kadar ilim sahibidir. Atıf Hoca idam edildikten sonra eşi Zahide Hanım ve Ayşe Melahat göz hapsinde tutulur, üzerlerinde büyük baskılar kurulur. Laleli’deki evleri taşlanır, camları kırılır, iftiralar atılır, polisler sürekli baskın yapar, kapıda bekler. Öyle ki, evlerinin altını tuvalet olarak kullananlar olur. Sokaklarda uygunsuz laf atanlar, hakaret edenler ise cabası. Tacizlere dayanamayan, defalarca ev değiştirmek zorunda kalan anne-kız İskilip’e, Atıf Hoca’nın akrabalarının yaşadığı Toyhane köyüne taşınır. İstanbul hayatından sonra köy hayatına alışamazlar. Tekrar İstanbul’a dönerler. Ama baskıların devam etmesi üzerine yine İskilip’e göçerler. Safranbolulu annesi artık burayı yurt edinir ve göçebe hayatından bıktığı için kızına, “Ben artık İstanbul’a dönmeyeceğim, sen de kararını ver.” der. Zahide Hanım, köyde kaldığı sürede kadınlara Kur’an-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ayşe Melahat ise babasının vefatından 15 yıl sonra İstanbullu Hakkı Bey’le evlenir, Koldan soy ismini alır. Böylece İstanbul’a yerleşir. Hakkı Bey dalgıçtır. Hatta Atıf Hoca’nın köyü Toyhane’de köylüye yer altı suyu çıkarmasını öğretir. Bir süre sonra yaşadıklarına duyguları gibi bedeni de dayanmayan Zahide Hanım vefat eder. Babasının acısını her an hisseden Ayşe Melahat, bir de anne acısını yüklenir. Çok geçmeden eşi Hakkı Bey genç yaşta hayata veda eder. Babasından sonra annesini ve eşini kaybetmesine akli melekeleri daha fazla dayanamaz. Hayatta yapayalnız kalan Ayşe Melahat, maddi-manevi sıkıntılar yaşamaya başlar. Bunun üzerine İskilip’teki akrabaları sahip çıkar. Özellikle amcasının oğlu Bahattin İmal kendisiyle yakından ilgilenir. Evinde özel bir oda tahsis eder, ailesiyle birlikte hizmetini görür. Şubat 1954’te, 38 yaşındayken akrabalarının da devreye girmesiyle Demokrat Parti tarafından Diyanet İşleri aracılığıyla Melahat Hanım’a yetim maaşı bağlanır. Bu süre zarfında çoğu kez tek başına evden çıkar gider; ama dönüş yolunu bulamaz. Akrabaları farklı köylerde, ilçelerde hatta şehirlerde bulur onu. Babasıyla ilgili hatıralarını soranlara, “Bana niye soruyorsunuz? Babam yaşıyor, gidin kendisiyle konuşun.” Yahut “Babam hacca gitti, dönecek.” gibi cevaplar verir. Babasının ölümünü kabullenemeyen Ayşe Melahat Koldan, 1996 yılında hayata veda eder.
Atıf Hoca’nın kardeşinin torunu Ahmet Faruk İmal, Ayşe Melahat Hanım hayattayken rahatsız etmemek için fotoğrafını çekmeye bile imtina ettiklerini söylüyor. İmal, “19 yaşındaki bir kızın babasını evden zorla alıyorlar ve kız onu bir daha göremiyor. Ölümünü bile mektupla öğreniyor, mezarının yerini bilmiyor. Kim olsa aklını yitirirdi.” diyor.
Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirdiği babasının ‘İslam Yolu’ isimli kitabına düştüğü şerhler de Ayşe Melahat’ın yaşadığı zorlukları anlatmaya yetiyor. Kendini Melahat Atıf Koldan diye tanıttığı kitabın önsözünde Demokrat Parti’ye kâğıt masraflarını karşıladığı için teşekkür etmiş. Babasının bazı cümlelerinin sonuna parantez içinde küçük notlar düşmüş. Notlar, iftira, namus, şeref gibi konularla ilgili.
Mesela, “Dini mübin-i İslam her iki sınıfın nadiyi helaki olacak fıkaranın ve bîkesin hayatıyle.” cümlesinin ardından şu notu düşmüş: “Bu cümleleri yazan pederim, Türk milletine emanet olarak bırakmış olduğu bir tek sulbiy kızının güya Müslüman olduklarını söyleyen birçok vicdansızların her an bir tek kızının hayatiyle ve şerefiyle oynayacakları aklına gelmemiş olacak ki bu güzel eseri yazmış.” Atıf Hoca’nın “Çalışan insanları Allah da sever, Peygamber de sever, insanlar da sever ve herkes itibar eder.” cümlesinden sonra ise, “Bu söz de yanlış olsa gerek. Hayatımı kurtarmak için çalışırım ondan kimsenin yanında itibarın olmadığı gibi bir şeyi yok diye hakir görürler. Kendilerine benzemiş olsaydım iyi mi derlerdi acaba?” ifadelerini kullanmış. Kadının ırzı, namusu ve atılan iftiranın günah olduğundan bahseden cümleden sonra şöyle demiş: “Pederimin hiç aklına gelmemiştir ki, bir tek kızı yalnız kalıp da bir takım ahlaksızların şetim ve iftiralarına maruz kalacağı.” Atıf Hoca’nın yalan, iftira ile ilgili yazdığı bir bölüme eklediği şu ifadeler ise yaşadıklarını neredeyse özetlemeye yetiyor: “Kumsuyu lekeleme kasdiyle pencereden ve sokakta müslüm ve gayri müslümleri propoganda yaptırmak ve şerefli kadınların namusuna leke sürmek için söyletenlerin ahlaksızlıklarına ne tabir olunur acaba?”
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Ahmet Turan Alkan | ![]() |
||
| Başkanlık sistemi tartışmalarının samimiyet testi | |||
| Ahmet Taşgetiren | ![]() |
||
| Anayasa ve din | |||
| Ali Bayramoğlu | ![]() |
||
| Çocuk, terör ve gelecek... | |||
| Selim Savaş Genç | ![]() |
||
| Yanlış hesapların başkenti: Bağdat | |||
| Adem Güneş | ![]() |
||
| Başarılı öğretmen, öğrencisine derste öğretendir | |||
| M. Nedim Hazar | ![]() |
||
| Can Dostum: Bir zenci gülerse dünya aydınlanır | |||