|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
DARBE

‘27 Mayıs caizdir’

24 Mayıs 2010 / SEDAT GÜLMEZ
Darbeciler, halk nezdinde meşruiyet kazanmak için hutbe okutup vaaz verdirmiş. Yetmemiş; ayetlerden ebced hesabıyla, yaptıklarına ilahî işaret bulmaya çalışmış.

Haber, Antalya mahreçli. 2 Temmuz 1961 tarihli Milliyet Gazetesi’nin 7. sayfasında yer alıyor. Konu, bir hafta sonra halkın önüne gidecek Anayasa referandumu: “Müftülük tarafından Anayasa konusunda yazılan bir yazı, dün Cuma namazında vaizler tarafından şehrimizin bütün camilerinde hutbede cemaate okunmuştur. Yazıda, halkın Anayasa etrafında birleşmesinin meydana getireceği kuvvet ayetlerle izah edilmiştir.”

Metinden de anlaşılacağı üzere milleti sandığa çağıranlar, ‘Evet’ oylarının fazla çıkması için açık ve net dinî dayanakları kullanıyor. Peki, kim veya kimler bu yola başvuruyor? Her ne kadar çoklarının aklına ilk anda muhafazakâr politikacılar gelse de değil. Atatürkçülüğü şüphe götürmez 27 Mayıs 1960 darbesinin faili Orgeneral Cemal Gürsel ve Millî Birlik Komitesi (MBK) üyelerinden müteşekkil idare… Politikacılar açısından ‘Dini siyasete alet etme’ suçlamasına kapı aralayan söz konusu davranışın cuntacı askerlerce kullanılmasında herhangi bir mahzur görülmediği aşikâr. Tabii Demokrat Parti (DP) iktidarını silahla devirenlerin mukaddesat üzerinden yürüttüğü stratejinin tek misali bu hadise değil...

27 Mayıs kudretlilerinin eylemlerine geçmeden, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde din-siyaset ilişkisine değinerek şimdiye kadar toplum hafızasına kazınan ‘gerçekler’in temelini irdelemek gerekiyor. Daha Millî Mücadele’nin ilk evresinde başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere direnişi ateşleyenler, ısrarla dinin kuşatıcı gücünden yararlanma yoluna gitmişti. Sonraları ‘kara sakallı, kara cübbeli, kara fikirli’ diye dışlanacak hocalar, ilim adamları ve ehl-i din, hareketin merkezinde tetikleyici güç kabilinden tutulur. İşgalden kurtuluşla bazı noktalarla farklılaşmaya gidileceğine dair emareler kendini göstermeye başlasa da doğrudan rencide edici boyutta değildir. Mesela, “Onların işleri kendi aralarında şûra/meşveret iledir.” meâlindeki “Ve emruhum şûrâ beynehum” ayetine ait levha, ilk Meclis başkanlık koltuğu arkasında uzun süre asılı kalır.

İnkılaplar dönemi başlayınca din ve din adamları üzerindeki kontrol artar. Atılan adımların toplumda meşruiyet kazanması için etkili kabul edilen hocalar kullanılır. Şapkanın durumu ve kurban derilerinin Tayyare Cemiyeti’ne (Türk Hava Kurumu-THK) verilmesi gibi konularda ‘yöneticilerin arzusu’ etrafında hutbeler, vaazlar verilir, fikir beyan edilir. Atatürk’ün vefatı ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesiyle tek parti idaresinin ikinci devri başlar ki bugün millet hafızasında ‘Dine ve dindara baskının tavan yaptığı yıllar’ diye anılmaktadır. 14 Mayıs 1950 seçimleriyle Türkiye’de din-siyaset ilişkisi farklı bir zemine oturur. 10 yıllık DP hükûmetleri zamanında genel itibariyle önceki senelere göre baskıdan söz edilemez.

Dinin birilerince siyasete alet edilmesinin zirveye çıktığı dönemse 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlar. Halk nezdinde sevilen Adnan Menderes gibi bir başbakanı devirmenin izahının güçlüğünün farkındaki darbeci ekip, kısa sürede din adamlarının kitleler üstündeki etkisini kullanmaya girişir. Diyanet İşleri Başkanı Sabri Hayırlıoğlu, 10 Haziran’da emekli edilir. Beş gün sonra yerine millet nazarında ilmî yönü takdir edilen İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhî Bilmen atanır. Öte yandan da değişik söylemlerle ilim erbabının gönlü alınmaya çalışılır. Hele hele müdahalenin cuma günü yapılması dahi mukaddesata duydukları hassasiyetin nişanesi gibi takdim edilir. Bir ara ezanın tekrar “Tanrı uludur” şeklinde Türkçe okunacağı şayiası yayılınca bunu da düzeltmek için kanaat önderi statüsündekilere yönelik ikna ziyaretleri başlar. Hatta, darbe sonrası Diyanet İşleri Başkan Muavinliği’ne atanan emekli general Sadettin Evrin, Enbiya Suresi 107’nci ayetteki “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” ibaresinden ‘ebced hesabıyla’ 27 Mayıs’ın manevî rahmetine işaret çıkardığını iddia eder.

Ancak tüm bunlar içerisinde en dikkat çekicilerden biri, Toplumsal Tarih Dergisi’nin Mayıs 2008 tarihli 173. sayısında Prof. Dr. İsmail Kara imzasıyla yayımlanan “27 Mayıs İhtilaline Dair Bir Hutbe” yazısıdır. Arapça ve Türkçe kısımlarında DP’liler ağır ifadelerle eleştirilirken, Millî Birlik hükûmetine destek mesajları verilir: “O halde aziz cemaat, biz de millet olarak köylü ve şehirli hepimiz elbirlik Millî Birlik hükûmetimize, ordumuza müzahir olmalıyız. Geceli gündüzlü durmadan çalışmalıyız.” Kara, metni kimin kaleme aldığını belirleyememiş.

Nisan 1961’e gelindiğinde memleket yeni Anayasa konusunu konuşmaktadır. Çalışmaların seyri onaylanacak taslağın halkoyuna sunulacağı yönündedir. İşte tam bu sıralarda Diyanet İşleri Başkanı Ömer Nasuhî Bilmen emekli edilir. Tarih 6 Nisan 1961’dir. Yerine aynı gün Hasan Hüsnü Erdem atanır. 9 Nisan günkü Milliyet Gazetesi’nde “İmamlar ve Vaizler Kurs Görecek” başlıklı haber metninde değişiklikle ilgili Devlet Bakanı Hayri Mumcuoğlu’nun tek cümlelik beyanatı yer alır: “Diyanet İşleri’ne gayet uyanık ve devrimci bir şahıs getirdik.” Bir âlime görevden el çektirilmiş, diğeri makama getirilmiştir; ancak değişikliğin sebebi bir türlü anlaşılamaz. Zaten gücü elinde bulunduranlar gerekçe göstermeye lüzum hissetmez. Ama kısa sürede “Muhtemelen Hoca’ya öyle bir işin icrası için gittiler ki yüz vermeyince tekaüde sevk ettiler.” şayiası yayılır.

Referandum günü yaklaştıkça başta Cemal Gürsel tüm MBK üyeleri Türkiye’nin dört bir yanında ‘Evet’ kampanyasına çıkar. Yeni kurulan siyasi partiler de ‘üslubunca’ ikna edilerek yönetimin arzusu istikametinde açıklamalar yapmaya başlar. Sandığa bir hafta kala din adamları ve öğretmenlerin de ‘Evet’ kampanyasına katıldığı devrin gazetelerine yansır.

Nihayet 9 Temmuz’da millet oyunu kullanır. Sonuçlar açıklandığında Gürsel ve MBK üyeleri derin bir oh çeker. Oylamaya katılım yüzde 80’dir. Tüm ‘gayretli çalışmalar’a ve başta din adamları farklı kesimlerin ‘desteği’ne rağmen ‘Evet’ diyenlerin oranı yüzde 61,7’de kalır. Hayırcılarsa 38,3. Bursa, Sakarya, İzmir, Manisa, Aydın, Denizli, Kütahya, Bolu, Zonguldak, Çorum ve Samsun, ‘Hayır’ın fazla çıktığı şehirlerdir.

Son bir hatırlatma, 1 Temmuz 1961’deki cuma namazında Anayasa’ya ‘Evet’ demeleri için hutbeden telkin alan Antalyalılar sandığa gittiğinde, çıkan netice Milliyet Gazetesi’nin 11 Temmuz günkü nüshasına şöyle yansır: 66 bin 540 ‘Evet’, 63 bin 512 ‘Hayır’...