| RAMAZAN |
İtikâf, sadece bir köşeye çekilip ramazanın son 10 gününde ibadet etmek midir? Yoksa insanın tüm hayatını etkileyecek bir kulluk göstergesi mi? Cevabı Hasan Efendi ile Ahmet’in hikâyesinde...
İstanbul Fatih’te asırlara direnerek bugüne ulaşabilen küçük bir mescit. Aylardan ramazan. Vakit, teravih namazı sonrası. Bir iki dakika önce salât-ü selamlarla çınlayan kubbenin altında şimdi farklı bir telaş var. Cemaatin tamamı camiden ayrılmadan istisnasız köşedeki küçük odaya uğruyor. Kapı önünde sırasını bekleyenler biraz sonra karşılaşacakları neyse tam manasıyla edep abidesi kesiliyor. Mekândan çıkanların yüzünde görülmeye değer bir tebessüm. “Ne var orada?” demeye kalmadan birisi yaklaşıp “Siz Hasan Efendi’yi ziyaret etmeyecek misiniz? Buraya kadar gelmişsiniz bir duasını alın!” diyor. Akla takılan “İyi de kim bu Hasan Efendi?” sualinin merakı yüze de sinmiş ki az önce soru yönelten başlıyor mihmandarlığa: “Bu yörede herkes tanır onu. Tam manasıyla bir pîr-i fânidir. Bilmem ki kaç yıldır, her ramazanın son 10 günü itikâfa girer burada. Öyle bir halet-i rûhiyeye bürünür ki sanki dünyada sadece şeklen kalıyor. Asli âlemiyse tamamen Rabbi’yle kuşatılıyor.” İlk duyanlar için abartı gibi gelse de dillendirilenler, karşınızda Hasan Efendi’yi görünce “Az bile söylenmiş.” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Misafirlerini ayakta ve mütebessim çehresiyle karşıladıktan sonra 2 metrekarelik odasına özenle oturtuyor. Sonra da on bir ayın sultanının sıcaklığını hissettiren hasbıhale başlıyor. Üslubundaki letafet dinleyenleri mest ediyor. O ise daha ilk cümlesinden itibaren ramazanın bereketinden, rahmetinden, onu nasıl değerlendirmek gerektiğinden bahsediyor. Ardından söz dönüp dolaşıp itikâfa geliyor: “Müekked sünnettir itikâf. Lakin kifaîdir. Yani cenaze namazı gibi. Birileri yapınca diğerleri böyle bir kesin sünneti terk sebebiyle hesaba çekilmez. Fakat Nebiler Serveri’nin yolundan ayrılmama adına gönüllerin titremesi de gerekir. Ben kaç senedir bu dala tutunmuşum hatırlamıyorum artık. Ama bu kadar seneyi geride bıraktıktan sonra da kopmaktan korkuyorum. Beni asıl sevindiren son yıllarda bu işe meyledenlerin sayısının artması. Allah razı olsun Diyanet İşleri Başkanlığı da, ülkenin her yerinde camileri açarak üstüne düşeni yapıyor. Nihayet bugünlerde asıl gözlerimi dolduran, kalbimi sevince gark edense gençlerin gösterdiği alaka.”
Hasan Efendi konuştukta, çevresindekilerin göz pınarları coşuyor. Başlar gittikçe yere yaklaşıyor. “Ben niye bunu değerlendirmedim?” nedametleri dudaklarda kendine yer buluyor. Öyle ya İstanbul’da Avcılar’dan Zeytinburnu’na tam 133 farklı cami itikâfa niyetlenenlerin hizmetine açılmış. Sohbetin demini aldığı dakikalarda Ahmet giriyor içeri. 20’li yaşların ortasında. Hasan Efendi’yle aynı mekânda itikâfa girip, dünyanın gailesinden kurtulmuş. Gününü Kur’an-ı Kerim okuyarak, dua, zikir, namaz ve tefekkürle geçiriyor. Akşamları da Hasan Amca’sıyla vaktin muhasebesini yapıyor.
İtikâf son iki senedir onun vazgeçilmezi. İlk geçen yıl niyetlenmiş. Lezzetini alınca da her yıla diye dua etmiş. İşlerini söz konusu döneme göre ayarlıyor. İş yerinden 10 günlük izin almış. “Yıllık hakkımdan kullandım, mesele yok yani.” diyor, “İş, güç arasında nasıl yapacağız?” diyebileceklere yol göstermek için.
“İnsan asıl gençken ibadetlerine dikkat etmeli. Çünkü ilerleyen yaşlarda bahanesi çoğalıyor. Ama şimdiden sağlam bir temel atarsanız nefis depremine karşı iman binanız daha sağlam hâle gelir. Meşhur Ataullah’ın da sözünü tutuyoruz aslında. ‘İtikâf yapan insan, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup, dilediğim verilmedikçe buradan ayrılıp gitmem, diye yalvaran bir kimseye benzer.’ diyor, çünkü.” Eşi Sümeyye de evinde itikâfta. “Hâlimizden memnunuz. İnşallah Rabbim de bizden memnun olur.” diyor.
Bu tabloyu zihninde şekillendirip “Ah!” edip, “Kaçırdım!” diyenlere gelince. Her ne kadar asıl sünnet itikâf, oruçlu, camide ve on gün yapılansa da kimi fakihler bir gün dahi olabilir görüşünde. Yine camiye girerken, Allah için itikâfa durmaya niyet eden de, o nispette itikâf sevabı alabilir. Ama bu, sünnetin bir alt derecesi müstehab ile tanımlanır. Kadınların durumuna gelince… Her ne kadar onlar da tek başına camide itikâfa girebilir diyen âlimler varsa da 1400 yıllık ortak fikir, fitneye ve dedikoduya yol açabileceği endişesiyle, onların evlerinde niyetlenmeleri yönünde süregelmiştir. Artık bundan ilerisi itikâfa gireceklere kalmış; ister kalan günleri değerlendirsinler, isterse gelecek seneler için azmetsinler…
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||