|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
 
KAPAK

Maraş Olayları’nı iki sene önce haber verdim

6 Eylül 2010 / CEMAL A. KALYONCU,
12 Eylül öncesinde Adana’dan Mersin, Antep, Hatay ve Maraş illerinin istihbaratına bakmış emekli ve artık rahmetli İstihbarat Binbaşı Özkan Tunaboylu, darbe için nasıl zemin oluşturulduğunu anlattı.

 

‘Bir avukatı evinden çıkarken vuruyorlar, kapısının önünde. O sırada hanımı geliyor, onu da vuruyorlar. Adana’da yaşanıyor olay. Yaşlı bir kadın bu olayı görüyor. 15 dakika sonra hemen resmî şahıslar geliyor. Yaşlı kadın diyor ki ‘Demin avukatı öldüren bunlardı.’ Kadına silahı dayayıp ‘Seni gebertiriz, sakın öyle bir söz etme’ diyorlar. Yani öldüren siviller, sonra üniforma giyip olay yerine geliyor.’

Sözler, emekli bir istihbarat binbaşıya, Özkan Tunaboylu’ya ait. 12 Eylül öncesi Adana Merkez, Mersin, Antep, Hatay ve Maraş olmak üzere beş vilayetin istihbaratına bakmış biri Tunaboylu. Yani Türkiye’nin karanlık yıllara sürüklendiği dönemde çok önemli illerde çok önemli bir vazifede bulunmuş. 

Tunaboylu’nun söyledikleri aslında ilk değil; devletteki bu olguyu daha yetkili bir ağızdan ifşa eder nitelikte. Hatırlanacağı gibi Mümtaz’er Türköne de 12 Eylül 1980’den bir ay kadar önce, benzer bir olay yaşadığını şöyle anlatmıştı: “Ankara’da Tuna Caddesi ile Adakale Sokağı’nın kesiştiği yerde Ziraat Mühendisleri Birliği vardı. Burası basıldı, el bombaları atıldı ve tarandı. 3 kişi öldü. Ve bu olayı solcular yapmadı. Bu olaydan sonra bir yüzbaşı yakalandı ve merkez komutanının emri ile serbest bırakıldı. Bu olay benim için 12 Eylül öncesi şiddetin nasıl üretildiğine dair somut bir hadisedir.”

Devletin bu süreçlerin neresinde durduğunu doğrulayan en ciddi iddialardan biri de kısa süre önce emekli Koramiral Atilla Kıyat’tan gelmişti: “93-97 arasında faili meçhul devlet politikasıydı.” Yani mantık aynıydı.

Özkan Tunaboylu ile İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı (İHH)’nın Türkiye ayağını organize ettiği 2009 yılı sonunda Gazze’ye karadan düzenlenen uluslararası yardım konvoyunda beraberdik. Konvoy İngiltere’den kalkmış, Türkiye üzerinden Suriye, Ürdün ve Mısır yoluyla Gazze’ye ulaşmayı amaçlıyordu. O zaman 70 yaşında olan Tunaboylu, tamamen Allah rızası için düşmüştü yollara. İstanbul’a, konvoya katılamamayı bile göze alarak gelmişti. Bir organizasyonla Hindistan ve Pakistan’a gidip Müslümanlara faydalı olmak istiyordu. Tunaboylu, bir ara Filistin’e, Afganistan’a bile gitmeyi düşünmüştü.

Biz de Tunaboylu ile bu röportajı Ürdün’ün başkenti Amman’da gerçekleştirmiştik. Yayımlayamadık. Zira ailesi, anlattıklarından dolayı o yaşında savcıların karşısına çıkmasını istemiyordu. Ancak öğrendik ki henüz ramazan ayının ilk günlerinde Özkan Tunaboylu Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Biz de bu röportaj vesilesi ile kendisine Allah’tan rahmet dileyelim istedik. Tunaboylu, Maraş Olayları ve 12 Eylül 1980 hazırlıkları ile ilgili önemli hususlar anlatmıştı.

1940’ta doğan Özkan Tunaboylu, iki buçuk yaşında iken babasını sigaradan kaybetti. Asker olmasında, küçükken, ablalarının kendisini sıkıştırmaları üzerine annesinin sürekli ‘rahatsız etmeyin oğlumu, o paşa olacak’ sözünün etkisi olduğunu söylüyordu. Kader onun asker olmasını ister gibi, ordu, sadece 1956 senesinde imtihansız öğrenci almış; o da o sene kaydolmuştu çok sevdiği askeriyeye. 1960 darbesi olduğunda, Namık Gedik, onun bulunduğu revirde, bir nöbet değişimi anında intihar etmişti. Gedik’in intihar etmediği, öldürüldüğü kanaatindeydi Harp Okulu öğrencisi Tunaboylu da. O günlerden hatırladıkları arasında üsteğmen bir doktorun yemeklere müshil ilacı katması da vardı. Gözaltındaki bütün milletvekili, bakan ve paşalar tuvalet sırasına diziliyordu. Darbeden iki gün sonra vuku bulan bir olay tıpkı bugün yaşananlara benziyordu. Okulda, kaloriferin üzerine oturmuş arkadaşlarından biri, içinde mermi olduğunu fark etmeden mavzerle bir-iki kez şaka yaparken arkadaşlarından birinin beynine isabet ettirmişti. Manzaranın korkunçluğu karşısında Tunaboylu, bir hafta Safranbolu’daki ağabeyinin yanına giderek olayın etkisini üzerinden atlatmaya çalışmıştı. Sonrasında o şakayı yapana ne olduğunu merak edenler için not düşelim. 4-5 ay cezaevinde yattıktan sonra affedilmişti, komutanları tarafından.

Tunaboylu, böyle bir olayı da emekli Tümgeneral Osman Özbek için anlatıyordu: “Osman Özbek’in teğmenliğini bilirim Antep’te. Daha sonra Erzurum’da dövmekle bir er rahmetli oluyor. Tabii onu eğitim yerinde kaymış düşmüş gibi şeyi var. Biliyorsunuz Başbakan Erbakan’a küfür ettiği hâlde terfi almaya devam etti. Halbuki o küfür bizzat Genelkurmay’a edilmiş bir şeydir. Çünkü Genelkurmay başbakana bağlıdır silsile yoluyla.” (İddia üzerine Osman Özbek’e telefonla ulaştık. Özbek, Aksiyon Dergisi’nden aradığımızı söyleyince ‘Müsait olmadığını’ belirtti. ‘Erzurum’da iken bir eri dövmekle öldürdüğünüze dair iddia var hakkınızda’ diye sorduğumuzda ise gülerek ‘İddia, yahu… İyi günler’ dedi ve bizimle konuşmadı. C.K.)

Özkan Tunaboylu, daha pek çok olay anlatmıştı. Veli Küçük’ten Maraş’a silahların yığıldığına, sınırlardaki gayrinizami olaylara kadar pek çok hadiseye ışık tutmuştu.

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’la aynı dönemde Harp Okulu’nda okuyan Tunaboylu, 1961’de mezun olmuştu. O zamanlar askerde üç grubun varlığından bahsederken de o gruptakilerin alttan gelenleri koruduğunu söylüyordu. 1963’te Hatay’da merkez komutanlığı yapan, Samandağ bölgesinde çalışan Özkan Tunaboylu, 12 Mart 1971 döneminde Zonguldak’ta görevliydi. Birinci şark görevini Erzurum/Hınıs’ta bölük komutanlığında yapan Tunaboylu, burada bir sene kalmış, zamanın valisi, şimdilerde Encümen-i Daniş’te yer alan Necmeddin Karaduman’ın talebi ile Hasankale’de 6 ay kaymakam vekilliği görevi üstlenmişti. 1974 yılında ise Gaziantep’te göreve başlamıştı. Sonra 5 vilayetin istihbaratından sorumlu olarak Adana’ya, oradan da Muş’a tayin edilen Tunaboylu, 1981 senesinde, özel sebeplerle, arz da etmeden sert bir dilekçe ile ordudan emekliliğini istemişti.

Emekli olduktan sonra Adana’da tarımla uğraşıp bir vatandaşın 500 dönüm arazisini işleten Tunaboylu, Irak üzerinden hurma ticareti yaptı. Tunaboylu, ardından, bundan sonraki hayatını adayacağı şifalı bitkiler konusuna eğildi. Jandarma olduğu için aç kaldığı zamanlarda karnını doyuracak tehlikeli olmayan bitkileri tanımakla başlayan merakını böylece geliştirdi. Subay çıktığında günde üç paket sigara içen Tunaboylu, büyük bir rahatsızlık geçirince 7 günde sigarayı bıraktı. Ve bir İngiliz profesörün çalışmasını ilerleterek 7 günde sigara bırakma formülü geliştirdi. 25 bitkiden karışımla hazırladığı ürüne Türkiye’de patent verme yetkilerinin olmadığı söylenince o da Rusya’dan patentini aldı. Ürünün pek çok taklitleri çıkınca da patentin koruyucu olmadığını düşündü ve bir daha başvuruda bulunmadı. Tekumut adıyla 7 gün içerisinde sigaradan tiksindiren ürün sayesinde, geçen sürede 30-40 bin kişiye sigarayı bıraktıran Özkan Tunaboylu, kişinin iradesiyle ilacın tiksindirme özelliği birleştiğinde başarının geldiğini söylüyordu. Şimdi işlerini oğlu Uğur Tunaboylu yürütüyor.

İşte üslubuna dokunmadan emekli İstihbarat Binbaşı Özkan Tunaboylu’nun anlattıkları:

-Nerelerde vazife yaptınız?

Ekseri Adana bölgesi. Adana’da 5 vilayetin istihbaratına bakıyordum. Adana Merkez, Mersin, Antep, Hatay, Maraş.

-12 Eylül’den önceki süreçte özellikle Maraş önemli. Neler hatırlıyorsunuz 1978’deki o olaylarla ilgili?

Bir nevi Maraş’ı kale olarak şey yapıyorlardı. Ve o kaleyi fethetmek istiyordu aşırı sol. 1974 senesinde Antep merkezinde istihbarata bakıyordum. Maraş olaylarını iki sene öncesinden, vatandaşların silahlanma olaylarını haber alıyordum.      

-1976’da mı?

Evet. Maraş’a gittim. Gerek jandarmaya gerekse polis teşkilatına ‘Böyle bir silahlandırma durumu var’ dedim. Pek kaale almadılar. Ben yalnız olayların Pazarcık’ta hareketleneceğini düşünüyordum. Antep’te Pazarcıklı bir zat vardı; hani un fabrikası olan M.D. mi? Büyük çaplı uyuşturucu kaçakçılığı yaptığını haber alıyorduk. Şimdi onun vasıtası ile silah sevk edildi Maraş/Pazarcık tarafına. Kendisinin Pazarcıklı olduğunu biliyordum. Uyuşturucu işi ile Amerikalılarla kontrol ettikleri bir adamdı. İki sene sonra benim Adana istihbaratına tayinim çıktı.

-Antep’ten Adana’ya geçtiniz.

Evet. Olayları Adana’dan takip ettim. Bu olayların başladığı anda Antep’te iki tane tugay mevcuttu. Jandarma tugayı ile zırhlı tugay. Burası bir günde intikal edilmesi gereken bir mesafede iken 7 gün sonra harekete geçildi. İstedikleri neticeyi alamayınca bir hafta sonra 2 tugay Maraş’a hareket etti. Yani bir nevi başarıya ulaşamayacaklarını anlayınca orduyu devreye soktular. Bunlar tabii çok önemli noktalar. O zaman Ecevit iktidarda idi.

-Siz bu 5 ilde tek tek görev yaptınız mı?

Yok. Antep’te, Hatay’da görev yaptım. 1976’da Maraş’ta, Hatay’da, Antep’te istihbarat kapandı.

-Neden kapandı?

Merkezî sistem yapmak üzere Adana merkez belirlendi.

-O zaman daha karışık bir döneme doğru gidiyor Türkiye. Öyle bir dönemde neden kapatıldı buradaki istihbaratlar?

Tabii. Daha karışık bir dönem var. O zaman bana teklif ettiler, Adana’ya tayin ister misin diye? Ben yüzbaşıyım. Kadro albay. ‘Sen bu sene binbaşı oluyorsun’ dediler. Öyleyse ‘kabul ederim’ dedim. Hani jandarmanın içi çok karışıktır. O zaman iki-üç ay ancak istihbaratta çalışabilirlerdi. Ben 6 sene bizzat bu işi yürüttüm yani.

-1974’ten 80 darbesine kadar çalıştınız…

1980’de Muş Jandarma Şube Müdürlüğü’ne tayinim çıktı.

-Tenzil-i rütbe gibi bir şey miydi bu?

O zaman da Muş’a varınca ağır bir dilekçe yazdım. Tarihî bir dilekçe idi. İnsanların susturulup cüzdanların konuştuğu bir zamanda, canımdan çok sevdiğim vatanım için görev yapamadığımı belirtip rica da arz da etmedim. Görev yapamayacağıma dair şey yaptım yani.

-Sebep neydi?

Şöyle. Adana’da bir avukatı evinden çıkarken vuruyorlar, kapısının önünde. O sırada hanımı geliyor. Hanımını da vuruyorlar. Yaşlı bir kadın bu olayı görüyor. 15 dakika sonra hemen resmî şahıslar geliyor. Tabii yaşlı kadın diyor ki “Demin avukatı öldüren bunlardı.” Kadına silahı dayayıp “Seni öldürürüz. Sakın öyle bir şey söyleme.” diyorlar. Öyle olaylar oluyordu yani.

-Bunu yapanlar üniformalı kişiler miydi?

Yani öldüren siviller sonra üniforma giyip olay yerine geliyor.

-Başka hadiseler oldu mu o zaman?

Çok vardı olay. Adana hani öyle bir şeydi ki kimse kendi evine giremiyordu. Yani mahalleler bir nevi işgal altındaydı. Sağcılar sağ tarafta, solcular sol tarafta. Kendilerine göre bir mahalle taksimatı yapıyorlardı. Adana çok karışıktı. 1975’te kuvvet komutanları Adana’ya geldiler. İhtilal yapalım düşüncesiyle toparlandılar. Kara Kuvvetleri Komutanı dedi ki daha millet bize ram olmadı. Biraz daha milleti bize ram edelim. (Bu süreçteki Kara Kuvvetleri komutanları sırasıyla Namık Kemal Ersun, Semih Sancar, Kenan Evren ve Nurettin Ersin idi. Namık Kemal Ersun, 29 Mart 1976’da, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmadan önce Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve Kara Kuvvetleri Komutan Yardımcılığı’nda bulunmuş, daha sonraki süreçte Başbakan Süleyman Demirel, Bakanlar Kurulu’na imzalattığı atama kararnamesiyle Köşk’e çıkıp ‘darbe’ hazırlığı yaptığı düşüncesi ile Kara Kuvvetleri Komutanı iken Ersun’u re’sen emekliliğe sevk ettirmişti. Darbe hazırlıklarından biri bu toplantı olabilir miydi? C.K.)

-Bu bizzat şahit olduğunuz bir toplantı mıydı?

Böyle geldiklerine dair şeyim vardı.

-Duyum mu yoksa istihbarattan edindiğiniz bilgi mi?

Edindiğim bilgi. Yani darbeyi ertelediler. Bu arada bilinen 5 bin kişi daha vuruldu, kırıldı yani o zaman. Bilinmeyen artık… Şunu her zaman için seslenebilirim. 11 Eylül günü, günde 50-60 kişi öldürülürken 12 Eylül günü tek bir silah patlamadı. Silahlar mı değişti, insanlar mı, yoksa askerler mi? Bu çok önemli bir durum. Asker değişmemiş. Demek istediğim hiçbir şey değişmemiş ama silahlar susuyor, öldürme duruyor. Demek ki kendi hedeflerine eriştikten sonra durum…

-Kimler vardı o toplantıda?

Diğer komutanlar var ama şimdi isimlerini şey edemeyeceğim. İşte 12 Eylül’den önceki kuvvet komutanları.

-Sizin binada mı yapıyorlar Adana’daki toplantıyı?

Yok, Kolordu Komutanlığı’nda.

-İstihbaratın binası ayrı mıydı?

Bizim bina sivil bir binaydı. Orada muhasebe şeyiymiş gibi bir ortamımız vardı.

-Askeriye ile alakalı gibi mi?

Yok, sadece isim karartma bakımından. Hani sorsalar burası nedir, muhasebe bürosu gibi bir yerdir demek için.

-Kaç kişilik ekibiniz vardı?

2 uzman, 2 astsubay, 8-10 civarında sivil er.

-Nasıl geliyordu bu bilgiler? Sonra nasıl dağıtılıyordu? MİT’e de gidiyor muydu?

Bizim doğrudan doğruya yazışmamız Jandarma Genel Komutanlığı idi.

-1970-80 arası çok karanlık bir dönem Türkiye için. O olaylara tekrar dönelim. Maraş’la ilgili istihbaratı topladınız ama kimse kaale almadı sizi?

E yani Maraş Olayları’ndan 2 sene önce bir duyum aldım, Maraş’a gittim. ‘Böyle bir silah kayması vardır. Pazarcık’ta olayların olabileceği kanısındayım. Oraya silah sevk eden kişi budur. Uyuşturucu madde ve un fabrikaları olan bir adam Pazarcıklı o D. Ve şey dağıtır gibi…

-Onun izini sürdünüz mü? Nereden geliyordu o silahlar?

O zaman TIR’larla muazzam silah geliyordu Türkiye’ye.

-Güneyden mi, başka bir yerden mi?

Yok, Avrupa’dan geliyordu. Ekseri Bulgaristan’dan. Transit geçecek diye transit muamelesi yapılıyordu. Ondan sonra TIR’lar fırsat buldukları yerde, dağ başı neresi ise yani boşaltabilecekleri yerde boşaltıp girdi-çıktı yapıyorlardı. Gelip Kilis, İslahiye bölgesinde dağıtımı böyle yapıyorlardı.

-Bunu emniyet/jandarma fark etmiyor muydu?

Ne desen artık çığırından çıkmış gibi bir durum vardı yani.

-Ordudan neden istifa ettiniz?

Şimdi Muş’a gittim. Muş’ta alay komutanıyım. Bölge komutanı geldi Diyarbakır’dan, teftişe. Gazinoda yemek hazırlattı. Tabii o içki içiyor, beni de illa ‘bir yudum al’ diye zorluyor. Ben alamam diye direniyorum. ‘O zaman çalışamayız sizinle’ diyor. ‘Ben de zaten çalışmak için gelmedim, emekli olarak geldim’ dedim. Hatta biraz ağır konuştum. ‘Siz bana içkiden bir yudum al diye uğraşıyorsunuz; ama nikâhlı bir kadın nikahının dışında biri ile teması olursa ha bir sefer temas olmuş ha bin sefer olmuş. O misali verdim. ‘İlla bir yudum al’ deyip zorlayınca ben de emekliliğimi istedim.

-2000’lerden sonra yaşanan olayları takip ediyor musunuz orduda?

Çok yakın takip ediyorum. Ben şahsen şunu iyi biliyorum ki ta Sultan Hamid Han’dan itibaren militarist bir idare şeklimiz var. Meclis falan öyle gölgede, uydurmalık bir şeymiş. Ta o zamandan şurada Ergenekoncular içeri girinceye kadar, aynı yapı devam ediyormuş.

-Devre arkadaşınız Yaşar Büyükanıt ile okuldan sonra hiç irtibatınız oldu mu?

Hiç şey etmedim. Şöyle zaten İslam’a karşı bir şeyler vardı. Bazı general arkadaşların yanına varıyordum. Onların böyle küçümser gibi bir hâlleri oluyordu. Sen ne oldun sakallı böyle diye.

-Ergenekon’da tanıdıklarınız var mı, görev yaptığınız süreçten?

Hemen hemen 62’lidir Veli Küçük. Ben de 61’liyim. Akademiden beri kendisini tanırım. Hatay’da Samandağ’da çalışmıştım. O da Samandağ’da görev yaptı. O zaman oranın 40 bin nüfusu vardı. Orada jandarma komutanlığı yaptı Veli Küçük. O sırada çocuğunu bir vatandaş araba ile çiğnedi, şikâyetçi filan olmadı onlardan.

Görevli olan arkadaşlarımla karşılaştığımız zaman biliyorlar Veli bu işin esas merkez yöneticisi, odur diye. Ama korunuyor, kollanıyordu. Bunlar söyleniyordu. Zaten Susurluk’ta da birkaç sefer devlet çağırdı, gitmedi yani. Bu tabii içime sığmıyordu.

Suriye hudutlarında çok bulundum. Samandağ’da kaçakçılık olayları oldu. Subaylar, astsubaylar, askerler tevkif edildi. Bizi de Samandağ’a verdiler. Bir sene orada kaldım. Yine Kırıkhan bölgesinde büyük çaplı bir kaçakçılık olayı oldu. Orada bir üsteğmeni açığa aldılar. Ondan sonra benim oraya tayinim çıktı. Yani oraları karış karış bilirim.

-Kaçakçılık ne üzerine daha çok?

Ekseri hayvan. Ama işin içine girdikçe, başka yerlerde iken Ankara ile o şekilde anlaşarak gelenler oluyordu. ‘Seni şuraya göndereceğim ama şu kadar payıma göndereceksin’ gibi. Yani bu şekilde tayinlerin olduğunu duyuyorduk. Mesela öyle bir subay Kilis kapısına geldiği zaman orada 2-3 ay kuş uçurmazdı. İşi sıkı tutar, mallar yakalar. Ondan sonra zehrini yavaş yavaş akıtmaya başlar. Sen bu adamın kaçakçı olduğunu, şey yaptığını artık çözemezsin. Bir de yukarıdan bağlantısı varsa sen bunu ifşa etmeye çalışırsan seni içeri atarlar, taciz ederler, ‘Ya sen buna iftira atıyorsun, bizim en iyi adamımızdır’ gibi.

Antep’teyim. Bir tabur komutanı altın kaçakçılığı yapacak Kilis’te. Haberini alıyoruz; ama yakalamak çok zor. Bir gün tabur komutanı olan binbaşı, Kilis kaymakamı ile bir de o kurmay albay, kurmay başkanını davet ediyor, pavyon kapatıyorlar. Ben de aldım bunun haberini, Ankara’ya yazı yazdım. ‘Bu değirmenin suyu nereden geliyor. Albayla kaymakam için pavyon kapatmanın ederi şu kadar, bunların maaşları şu kadar. Bunlar şu kadar para ödemiştir’ diye bir yazı yazdım. Ankara’ya gitmiştim. Orduevinde o kurmay albay ile karşılaştık. ‘Özkan’ dedi ‘sen benim hakkımda rapor yazmışsın.’ ‘E yazdım’ dedim. ‘Sana kaçakçı-köçekçi demiş miyim? Yahut da şöyle kaçakçılık yapıyor demiş miyim? Sadece ispat etmek için. Binbaşının altın kaçakçılığı yaptığını, pavyonu kapatma parasının oradan geldiğini anlatıyorum. Bunun için, sadece onun misafiri olarak pavyonda eğlendiğinizi yazdım’ dedim. O şekilde kaldı. Ondan sonra ben binbaşı oldum, o yarbay oldu ve Kastamonu tarafına görevli olarak gitti. Kaçakçılar bunları boş bırakır mı? Sonra Mersin alay komutanlığına getirdiler onu. Suçüstü yapamıyoruz. Ama en sonunda 12 Eylül olunca, ne şekilde işlediyse, bir deniz albayı, o dediğimiz albay, iki üç tane binbaşı, iki üç de yüzbaşı, 30 kadar sivil, gözaltına alınıp tevkif edildiler. Demek ki öyle bir şeyler ortaya çıktı. Sonra Ankara Mamak’a aldılar onları. Orada çok eziyetler verdiler onlara.