|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
 
KAPAK

Darbenin iki yüzü

6 Eylül 2010 / MESUT ÇEVİKALP,
Hava istihbarat binbaşı rütbesiyle 27 Mayıs darbesinde kritik bir rol üstlendi. Emeklilik sonrası MHP’den siyasete girdi, 1980 darbesinde üç buçuk sene hapis yattı. Yakın tarihin son şahitlerinden Tuğgeneral Necati Gültekin suskunluğunu Aksiyon’a bozdu.

Tandoğan’daki evine ulaştığımızda hava henüz kararmamıştı. Kapıdaki mütebessim çehre çok net seçiliyordu. 87 yaşında olmasına rağmen oldukça dinç olduğunu öğrenmiştik. Ancak sanata düşkünlüğünü evine girdiğimizde fark ettik. Duvarları süsleyen pyrogravure (yakma resim) tabloları nasıl yaptığını büyük zevkle anlattı ayaküstü. Yakın zamanda geçirdiği göz ameliyatının ardından kendini daha iyi hissettiğini havacılara özgü vurgularla ifade ediyordu: “Artık gece bile görüyorum. Kartal gibiyim”.

Ne 30 yılı aşan pilotluluğu ne de pyrogravure’deki ustalığı sevk etti bizi emekli Hava Pilot Tuğgeneral Necati Gültekin’le görüşmeye. Paşa, 30. yılına giren ‘12 Eylül 1980 darbesinin hayatta kalan tanıklarından. Sadece bu da değil. 27 Mayıs 1960’ı da iliklerine kadar yaşamış. Dönemin başbakanı Adnan Menderes’i Kütahya’da Albay Muhsin Batur’la birlikte gözaltına alan altı subaydan biri. 1980 darbesinin ardından MHP lideri Alparslan Türkeş’le üç buçuk yıl aynı hücreyi paylaşan Gültekin Paşa’nın anıları, Kenan Evren ve Devlet Bahçeli ile yaşadıkları, darbeler ve darbecilerle ilgili değerlendirmeleri bir döneme ışık tutuyor aslında.

Necati Gültekin 1923’te Çankırı’da bir memur çocuğu olarak dünyaya geldi. Ilgaz kaymakamı babası, İlk tarih kurultayının delegelerinden. İlim aşkı ağır basınca kaymakamlığı bırakıp Millî Eğitim’e geçmiş. Anadolu’nun dört bir köşesindeki eğitim kurumlarında tarih ve yurttaşlık bilgisi dersleri vermiş.

Askerlik, 17 yaşına kadar rüyalarına dahi girmemiş Necati Gültekin’in. Ailesi gibi onun da gözü dönemin itibarlı mesleği doktorluktaymış. 1939’da ansızın patlak veren II. Dünya Savaşı onun da hayatını değiştirmiş. Vatanın selameti için askeriyeye girmeyi vazife saymış: “Babamın tayini Bolu’ya çıkınca ben de ilköğretime burada başladım. O imam hatip’te tarih dersi veriyordu. Ortaokulun ardından Kastamonu Lisesi’ne kaydoldum. O esnada II. Cihan Harbi çıktı. Ben ve birkaç arkadaşım, Türkiye harbe girerse cepheye gidip savaşma kararı aldık. Lise üçüncü sınıftayız. 17 yaşındaki adamı kim alır orduya? Aklımıza Kurtuluş Savaşı günleri geldi. O günlerde askerî lise talebeleri cepheye sevk edilmişti. ‘Önce askerî okula girelim, daha sonra cepheye geçeriz.’ dedik. Askerlik sevdamız böyle başladı.”

Sınavda başarı sağlar. 2 bin kişi arasından 5. olarak askerî liseye girmeye hak kazanır. Sivil hayatta başladığı lise eğitimi Kuleli’de devam eder: “Son sınıfta meslek seçimi vardı. Tayyare sınıfını (havacı) tercih ettim. Evde kıyamet koptu. Eniştem albaydı ama annem, ablam istemediler pilot olmamı. Kararımdan vazgeçmedim. Ağustos 1942’de 19 yaşındayken subay olarak mezun oldum. Daha sakalım bile çıkmamıştı. Ardından İngiltere’ye gönderdiler. Kraliyet Hava Kuvvetleri Koleji’nde 2 yıl boyunca pilotluk eğitimi aldım. Türkiye’ye döndüğümde Splitfire’larla (savaş uçağı) uçmaya başladım.”

1950’lerde havacılar jetlerle tanışmaya başlayınca, İngiltere tecrübesi ve İngilizcesi bulunan Necati Paşa jetleri ilk kullanan pilotlardan biri olur. İlk şark görevini bu dönemde alır; Balıkesir’den Diyarbakır’a gider: “Türkiye ilk jetlerine kavuştuğunda Balıkesir’de görev yapıyordum. Orada kullandım ilk jeti. 1952’de jetler Diyarbakır’da da konuşlandırılmaya başlanınca beni de öğretmen olarak gönderdiler Diyarbakır’a. Aruz vezni şiirle tanıştım Diyarbakır’da. Ne zengin bir kültürü vardı kentin. İnanamazsınız! Bugünle mukayese kabul etmez. Bu arada eğitim için ABD’deki Uçuş Öğretmen Okulu’na gönderildim. Uçuş öğretmenliği eğitimi aldım. Eskişehir’de Eğitim Filosu kurulunca tayinim çıktı. Eskişehir’de 6 sene jet öğretmenliği yaptım. Aynı zamanda Ankara’daki İstihbarat Okulu’na katıldım. Okulun ilk mezunlarından biri oldum. 27 Mayıs 1960 ihtilali sırasında Eskişehir 1. Taktik Hava Üssü’nde görevliydim. Binbaşı rütbesiyle hem uçuyordum hem de protokol ve istihbarat subayıydım.”

Tuğgeneral Necati Gültekin “Menderes’e husumet duymuyordum.” diyor ve ekliyor: “Hatta biz darbe nedir bilmiyorduk o günlerde. Yeniçerililerin isyanını, kazan kaldırmasını duymuştuk ama ‘darbe’, ‘ihtilal’ kelimeleri yoktu dağarcığımızda. Halk Partisi (CHP)’nin muhalefeti ve propagandası müthişti, müthişti… Sadece askeri değil halkı da inandırmıştı. 1960’a gelindiğinde ülkede ‘Demokrat Partililerin gençleri kestiği’, ‘Genelkurmay Başkanı’nın Millî Savunma Bakanı’nın paltosunu tutuğu’, ‘insanların kıyma makinelerine atıldığı’, ‘cesetlerin Konya Yolu üzerinde gömüldüğü’ konuşuluyordu. Halk Partisi halkı, askeri inandırmıştı bunlara. İsmet İnönü’nün askerdeki itibarı yüksekti tabii. Onun muhalif konuşmaları tahrik ediciydi. Mesela ‘Şartlar müsaitse ihtilal meşru olur.’ diyordu. Müdahalenin gelişi hissediliyordu.”

İstihbarat subayı olmasına rağmen darbeyi geç öğrenmişti Necati Paşa. 27 Mayıs sabahı üst kattaki subay komşusu verir askerin yönetime el koyduğu haberini: “Giyindim ve arabamla karargâha doğru yola çıktım. Yolda askerler durdurmaya çalıştılar, şapkamı görünce müdahale etmediler. Karargâha vardığımda Muhsin Batur Paşa ve bazı rütbeliler bir araya gelmişlerdi. Yana yakıla Adnan Menderes’i arıyorlardı. Protokol subayı olarak Menderes’i ben karşılamıştım Eskişehir’e gelişinde. Menderes uçaktan indiğinde 4-5 subay vardı meydanda. Hepimizin elini sıktı. Ben en sondaydım, elimi sıkarken fotoğrafımız çekilmiş. O fotoğraf gazetelere basıldı 27 Mayıs’ta. Gazeteyi gören, ‘Necati sen yandın!’ diyordu. Onlara cevaben ‘Ben sıranın sonundaydım. Başındakiler düşünsün’ diyordum.”

26 Mayıs’ta Menderes onuruna Eskişehir Şeker Fabrikası’nda verilen yemeğe askerler katılmaz. Sadece albayların davet edilmesinden dolayı ildeki subaylar yemeğe katılmama kararı alır. Toplu tepki kararının Hava Hastanesi’ne bildirilmesi unutulunca, yemeğe birkaç tabip subay katılır. O gece Menderes’e çiçek verip yanağından öpen bir subay ihtilalin ardından bizzat ‘arkadaşlarınca’ sorgulanır.

27 Mayıs günü aldığı emir doğrultusunda protokol subaylığını bir kenara bırakıp istihbarata soyunur Necati Paşa. Ancak henüz darbeyi kimin yaptığını tam olarak bilmiyordur. Hareketi önceden haber alan Menderes erkenden ayrılır Şeker Fabrikası’ndan. Eskişehir’den çıkarken Yurtiçi Bölge Komutanlığı’na uğrar, Kurmay Başkanı Ateş Albay’ı ve  bir manga askeri yanına alır. Askerlere cephanelikten silah ve mermi de verilir: “Adnan Menderes, Şeker Fabrikası’nda bulunamayınca meydandan bir keşif uçağı kaldırıldı ve konvoyun Kütahya istikametine gittiği tespit edildi. Menderes ve beraberindekileri gözaltına alıp Eskişehir’e getirme görevi bana verildi. 10 hizmet eriyle yola çıktığım sırada, Muhsin Paşa (Batur) ‘Bekle, beraber gideceğiz.’ dedi. Muhsin Paşa, Albay Şekip Saybaşlı, ben ve bir diğer rütbeliyle tayyareye doğru hareket ettik. Uçağa bineceğimiz sıra iki üsteğmen gördük, ellerinde sten tabancalar vardı. Onları da yanımıza aldık. Zira 10 askerde doğru dürüst silah yoktu, bizde de Kırıkkaleler vardı. Yüzbaşı Mehmet Ali Biltan ve Yüzbaşı Erdoğan idaresindeki C-47 tayyaresiyle Kütahya’ya indik. Ama Menderes’in yanında kim var, durumu nasıl bilmiyoruz? Karargâha doğru yürürken yolun kenarında dizilmiş erler bize selam durdular. Kötü niyetlerinin olmadığını anladık. Dikkatimi çeken ellerindeki silahlara süngü takmışlardı. Normalde törenlerde bile takılmazdı.”

Kütahya’ya indiklerinde, Menderes’in Hava Er Eğitim Birliği’nde olduğunu ve henüz gözaltına alınmadığını öğrenirler. Birliğe doğru harekete geçerler: “Er Eğitim Kıtası’nın komutanı Albay Süleyman Demet geldi yanımıza. Menderes’in yerini sorduk. Odasında olduğunu söyledi. Çay, kahve içiyormuş. Silahtan da tecrit edilmemiş. Albay Demet bize ‘Siz tecrit edin.’ dedi. Biz 6 subay hangarın köşesindeki komutan odasına çıktık. Menderes’in yanında 20’ye yakın polis, bir manga da asker vardı. Emekli General, DP Vekili Tahsin Yazıcı, Zihni Üner ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan da odadaydı. Muhsin Paşa selam çaktı ve ‘Efendim, asker idareye el koymuştur. Sizi emniyetle Eskişehir’e götüreceğiz.’ dedi. Menderes, ‘Benim suçum nedir?’ diye sordu. ‘Size bir suç izafe etmiyoruz.’ cevabını verdi Batur: ‘Görevimiz sizi Eskişehir’e götürmek.’ Menderes’in yüzünden tedirginliği, şaşkınlığı okunuyordu. Bir kez daha sordu: ‘Kim bunlar?’ ‘Biz de bilmiyoruz. Bildiğimiz adları Millî Birlik Komitesi. Onu da radyolardan duyduk.’ O ara Türkeş habire nutuk çekiyor radyodan. Tayyareye bindirdik. Havadayken sigaranın birini yaktı diğerini söndürdü Menderes. Çok geçmeden sigarası da bitti. Hemen bizimkilerden takdim ettik. İddia edildiği gibi kelepçe filan da takılmadı. Eskişehir’e vardığımızda bizi tayyareden indirmediler. Hava Savunma Komutanı Tuğgeneral Nevzat Gökeri geldi ve doğrudan Ankara’ya hareket ettik. Güvercinlik Meydanı’na indik. Meydan karınca gibiydi. Harbiyeli talebelerle doluydu. Tayyareden, Menderes’e yardımcı olan Yurtiçi Bölge Komutanı indi önce. Evvel alkışlandı. Birisi ‘O, Adnan Menderes ile beraberdi.’ deyince önce Paşa’yı soktular cipe. Ardından Menderes’i.”

Eskişehir’e dönünce görevi tamamlanmaz Necati Paşa’nın. Önce Kütahya postanelerindeki şehirlerarası fişleri toplar. Menderes’in Kocaeli ve Konya başta olmak üzere 8 valiyle görüştüğünü tespit eder. Ardından Eskişehir’e dönüp Menderes’in kaldığı odanın fotoğraflarını çektirir: “Odaya zabıtsız girenler olmuştu. İçinde para destelerine sarılan bantların bulunduğu bir körüklü çantaya rastladım. İçi boşalmıştı. Menderes ve beraberindekilerden para çıkmamıştı. Başbakan parasız gezer mi hiç? Olay büyümeden kapandı. O fişlerin bazıları deforme oldu ama fotoğraflar hâlâ sağlam.”

1974’te tuğgeneral rütbesiyle ordudan emekli olan Necati Paşa’nın yolu çok değil 6 yıl sonra bir kez daha askerlerle kesişir. Ama bu kez roller değişmiştir. Asker zoruyla alıp götürülen kendi olur. Siyaset, onu öğretmen kızı Şule ile eşi Malike Hanım’dan ayırır. Ve bu ayrılık tam üç buçuk yıl sürer. İdamla yargılanan Necati Paşa üç buçuk yıl süren yargılamadan beraat eder. MHP saflarında bir müddet daha siyaseti sürdürür.

“Emekli olunca Ankara’ya taşındım. Eşim Malike Hanım fevkalade faaldi o zamanlar. Eskişehir’den, Ankara’dan bağımsız milletvekili adayı olmuştu. Alparslan Türkeş’in eşi rahmetli Muzaffer Hanım’la tanışırdı. 1974’te emekli olduğumu duyan Türkeş ziyaretime gelip, ‘Hadi paşam partiye!’ dedi. Benim aklımda yoktu siyaset. Mesafeliydim. Eşim de bir an önce girmemi istiyordu. Ardından MHP Genel Sekreteri Osman Albayrak geldi. Gençlik kolları toplantısına davet etti. O gece gençlik kollarından geldiler kapımıza. ‘Araç hazır, Türkeş sizi bekliyor.’ dediler. Eşimle çıktık evden. Gençlik kollarından Devlet Bahçeli de arabadaydı. Stada girdiğimizde alkış koptu. ‘Orgeneral Necati Gültekin partimize dâhil oluştur.’ diye anons edildi. Millet ‘Bozkurt Paşa’, ‘Bozkurt Necati’ diye bağırıyor. İşte partiye böyle girdik. Önce genel sekreter yardımcılığı sonra genel sekreterlik yaptım. 1977 seçimlerinde Ankara’dan vekil seçildim.”

1980 darbesi gelince partiden ve gençlik kollarından 240 milliyetçiyle birlikte tutuklanıp hapse konur. Suçu ispatlanamasa da idamı istenir: “Beni suçsuz yere attılar içeri. Neden tutukladıklarını soruyordum, cevap veremiyorlardı. Beni ‘mahalle örgütüyle birlikte çalışmaktan’ tutuklamışlardı. Ama bu yönde bırakın belgeyi, emare dahi yoktu. O günlerde üç ilçe başkanımızı şehit etmişlerdi. Korkudan mahalleye mi çıkabiliyorduk ki gençleri örgütleyelim?”

Hâlbuki darbeden 6 ay önce Kenan Evren’in yönettiği ‘Erzurum Kış Tatbikatı’na katılan Necati Paşa çok hürmet görür askerlerden. Evren özel olarak yaptırılan ‘kurt başlı’ bir baston hediye eder, baş başa görüşürler. Her şey yolundadır o günlerde. ”

HÂLÂ OKUDUĞUM KUR’AN-I HAPİSTE ÖĞRENDİM

12 Eylül darbesinin ardından askerler tek tek toplar MHP’lileri. Genel Sekreter Necati Gültekin, yardımcıları Nevzat Köseoğlu, Taha Akyol ve Yaşar Okuyan içeri alınınca sıranın kendine geldiğini anlar. Bavulunu hazırlar: “Darbe cuma günü olmuştu. Pazar gününe geldiğimizde alınacağım netleşti. Vakit kaybetmeden çantamı hazırladım. Yakışıklı bir yüzbaşı çıkageldi. ‘Efendim sizi gözaltına alacağız.’ dedi. Televizyonda ‘Dallas’ dizisi vardı. ‘Onu seyredip gidelim’ dedim. Kaçırmazdım diziyi, beraber izledik. Eşim kahve getirdi, içtik kahvelerimizi, çıktık evden. Merkez komutanlığına götürdüler. Nezaretin devasa demir kapısı ve zincirli kilidini görünce tutuklandığımı fark ettim. İçeri girdiğimde koğuşun tıka basa olduğunu gördüm. Askerlere araba satan Reno bayisini bile almışlardı içeri.”

Necati Paşa’nın içerdeki en büyük tesellisi kitaplar ve dava arkadaşı Türkeş olur. Paşa’dan 8 ay sonra hapse konan Türkeş, Paşa’yla birlikte kalmak ister. Üç buçuk yıl ikisi bir odada kalır. Paşa bu arada Kur’an-ı ve Osmanlıcayı öğrenir, gizlice içeri soktuğu makinesiyle fotoğraf çekimleri yapar. Buna en çok arkadaşları sevinir. Bir de lehim makinesi geçirmiştir eline. Koğuşun radyolarını tamir eder sevabına. İşkenceye uğrayıp uğramadığını soruyorum: “Kötü muamelede bulunmadılar. Ama haksız yere tuttular içeride. Bir de İngilizce öğretmeni olan kızım Şule’yle uğraştılar. Milliyetçilerin öldürüldüğü Tuzluçayır’a tayinini çıkardılar. İçeride okumadığım kitap kalmadı bu arada. Kur’an-ı öğrendim, Osmanlıcayı öğrendim. Zaten tek faydası da bu oldu bana.”

Necati Paşa Türkeş’le ilgili ilginç bir hatırayı naklediyor bu noktada: “Baktım bir gün Başbuğ darbeden dolayı ahlıyor. ‘Hiç yakınma’ dedim. ‘Bunu siz icat ettiniz. Herkes şikâyet etse de sizin şikâyete hakkınız yok.’ dedim. Kırıldı bana, birkaç gün sonra barıştık. Bir âlemdik biz onunla içeride. Tartışır, darılır, ardından hemen barışırdık.”     

12 Eylül’ün ülkeye ne kazandırdığını soruyorum. Çok net cümlelerle aktarıyor tecrübelerini: “Gerek 27 Mayıs olsun, gerekse 12 Eylül, fayda getirmedi ülkeye. Darbelerden sonuç alınamıyor, haksızlıkların önüne geçilemiyor. Darbeler daima Türkiye’den götürdü. Askerlerin menfaatine de olmadı. Durumdan üç beş kişi faydalandı sadece. Bunun dışında sıkıntı yaşandı darbe günlerinde.

Bazen 12 Eylül ülkeye ne getirdi, diye soruyorlar bana. Benim gördüğüm taksilere taksimetre takıldı. En büyük faydası bu oldu. Bunun dışında bir faydasını görmedim. Hakikaten öyledir. Daha önceki iktidarlar taktıramamışlardı.”