| EĞİTİM |
Üniversiteli olmak; alınacak diplomanın ötesinde aslında hayata başka bir yerden bakmaya başlamaktır. Fikirleriniz, kanaatleriniz o dönemde oradan oraya savrulur. ‘Her insan yalnızdır’ sözünü anladığınız yerdir okul sıraları. Farklı kültürlerle bir arada yaşamanın zorluğunu iliklerinize kadar hisseder, ‘insanları idare etme sanatı’nın tekniklerini burada kavrarsınız. Hastalandığınızda annenizin kıymetini anlar, yaptıklarınız ve yapamadıklarınız için kendinizi sorgularsınız. Banka hesabınıza karşılıksız yapılan her havale omuzlarınıza biraz daha yük bindirir. Harçlığınızı idareli harcamak için türlü metotlar geliştirirsiniz. Bir şehirden diğerine reçeller, baklagiller, turşular, börekler, çörekler taşırsınız üşenmeden. Gazete kâğıdının üzerinde belki de ilk kez yemek yersiniz. Bir de hafta sonları çamaşır, ütü derdiniz vardır ki evlere şenliktir; çamaşırlar elde yıkanır, ütü düzgün çalışmaz, banyo sırası gelene kadar gün biter. Bir bayram sabahına hayatınızda ilk kez ailenizden ayrı uyanırsınız. Bakkal, komşu demez önünüze her gelenle bayramlaşır, ilk kez babasız, annesiz arkadaşlarınızın üzüntülerini anlar, hırçınlıklarına anlam verirsiniz. Velhasıl; ana kuzularını ‘adam’ eder üniversite. Hiçbirimiz okul sıralarında öğrendiklerimizi hatırlamayız. Aklımızda kalanlar sadece yaşadıklarımızdan çıkardığımız derslerdir…
Günümüz gençliği üniversite hayalini bunları yaşama ihtimalini düşünerek mi yoksa daha çok para kazanmak için mi kuruyor bilinmez. Fakat yapacakları tercihler onların hayatını fazlaca etkileyecek. Deneyimli öğretmenler onlara bu konuda yardımcı olacaktır. Biz ise daha çok anne-babalara ‘barınma’ konusunda fikir vermek istiyoruz. Mesela çocuğunuz şehir dışındaki bir okulu tercih etmeli mi, etmemeli mi? Hangi şartlar oluşturulmalı? Evde mi, yurtta mı kalmalı? Uzun süre yeni çevresine alışamayan gençlere ebeveynler ne yapmalı? “Sana çok güveniyorum ama çevreye asla!” klişesi gençlerin psikolojini nasıl etkiler? Anadolu’dan mega kentlere gelecek öğrencileri hangi tehlikeler bekliyor?...
ŞEHİR DIŞI MI, DİZİNİZİN DİBİ Mİ?
Ailelerin çoğunluğu üniversite sınavını kazanan öğrencilerin artık büyüdüğünü, çocukluktan çıktığını düşünüyor. Hâlbuki bu gençlerin ergenliği en yoğun yaşadıkları dönem. Bundan dolayı onlara has bazı özelliklerin bu evrede nasıl yaşandığını öncelikle bilmekte fayda var. Fatih Üniversitesi Öğretim Görevlisi Pedagog Adem Güneş, “Ergenin dini olmaz. Bugün cami mihrabını görüp ağlar, yarın Konya kaşığını görüp oynar.” diyerek gençlerin bu dönemdeki inişli çıkışlı hâllerine dikkat çekiyor. Güneş’e göre anne babalar çocuklarına ya çok ya da hiç güvenmiyor. Hâlbuki ikisi de yanlış bir tutum. Çünkü ailesinin yüzde yüz güvendiği bir erkeğin karşısına gönlünü ‘cızz’ ettirecek biri çıktığında tüm ayarları bozulabiliyor. Aynı sonuç kız çocukları için de geçerli. Ama ailelerin ‘Kızım-oğlum sana hiç güvenmiyoruz, seni İstanbul’a okumaya gönderemeyiz’ demesi de başka psikolojik sıkıntıları ortaya çıkarıyor. Pedagog Güneş bu aşamada aileleri uyarıyor: “Öğrenci şehir dışını tercih etmez, yanınızda kalır ama korktuğunuz şeyleri size bir bir yaşatır. Kişiliği tahrip edilmiş biri; kişiliğini kim tahrip ettiyse onun söylediklerinin zıddını yapabilir. Eğer ebeveyn çocuğuna güvenmediğini kırk kere söylerse; çocuk o yöne doğru kaymaya başlar. ‘Şu kıyafete bak, bu kız erkekleri evine toplar, kesin sen de sigaraya başlarsın’ gibi ithamlarda bulunursanız; çocuk otomatik şekilde dediklerinizi yapar. Kesinlikle çocukları etiketlememeli, onların zaaflarını ön plana çıkarmamalı, hatalarının üzerinde ısrarla durmamalı. Eğer yüzüne vurulursa yanlışları; çocuk bu olumsuzlukların insani olduğunu düşünüp öyle hareket eder. Zamanla da hataları karakteri haline gelir.”
Üniversiteye başlayacak ergenler için bir diğer dikkat edilmesi gereken husus da onların hayatı tam anlamıyla henüz kavrayamamaları. Bundan dolayı duygularını referans alarak vereceği kararların yıllar sonra kendisine nasıl döneceğini hesap edemiyorlar. Uzmanlar bundan dolayı ergenlerin kendine değil; duygularına güvenilmemesi gerektiğini sıklıkla vurguluyor. Peki, bunu ifade etmek doğru mu? ‘Kesinlikle hayır!’ diyor Adem Hoca: “Ebeveynler kendi aralarında konuşurken, aile içinde birtakım düzenlemelere giderken bunu dikkate almalılar. Fakat asla ifade yolunu seçmemeliler.”
“SANA DEĞİL, ÇEVREYE
GÜVENMİYORUM”UN YANLIŞLIĞI
Güven meselesinde bazı ebeveynler orta yolu ‘kendince’ buluyor: ‘Sana güveniyoruz ama çevreye asla’. Fakat Pedagog Güneş, bu tutumu gençlerin ‘Sana da çevreye de güvenmiyoruz’ şeklinde algıladığını söylüyor. Üstelik ebeveynin korku kültürüyle çocuğu kötülüklerden uzak tutmaya çalışmasını da eleştiriyor. Çünkü genç üzerindeki korkuların tesiriyle sosyal hayattan uzak duruyor. Çirkinliklerden korunuyor ama ileride daha büyük problemler yaşıyor. Eğer dışarıdaki hayattan darbeler yer, yaşamın korkunçluğuna kendi de kanaat getirirse; asosyalliğin içine giriyor. Hayat arkadaşı aynı çekinceleri barındırmıyorsa evde huzursuzluk baş gösteriyor, eşler arasındaki geçimsizlikler artırıyor. Anne-baba telkininin aksini düşünen gençler ise hayata kontrolsüz dalıyor. Hasılı; korkutarak çocukları sosyal hayattan uzak tutmak doğru bir tavsiye yöntemi gibi gözükmüyor. Bu konuda ailelerin sergilemesi gereken tavır da Adem Hoca’ya göre basit: “Çok gerçekçi olmak, çocukla gerçekçi şekilde konuşmak elzem. ‘Ben konuştum bundan sonrasına da Allah Kerim’ diyerek çocuğu korumasız bırakmak da doğru değil. Muhakkak aileler çocuğun sağında, solunda bir şekilde korumak maksadıyla bulunmalı.”
Bu yıla kadar yanınızdan ayırmadığınız evladınızı şimdi yeni bir dönem bekliyor. Artık üniversiteli olacak. Fakat bir türlü karar veremiyorsunuz; şehir dışında mı okumalı, yoksa dizinizin dibinden ayrılmamalı mı? Üstelik bir sürü hikâye de var çevrenizden duyduğunuz. Kimi evden uzaklaşsın, olgunlaşır; kimi de yanından ayrılırsa içki, sigara kullanıp kötü arkadaş bulur diyor. Anne-baba olmak elbet zor. Bu kadar çok ayrıntıyı düşünürken işin içinden çıkmak da...
ÇOCUKLAR KÜLTÜR ŞOKU YAŞAMAMALI
Adem Güneş, ‘Anadolu şehirlerinde doğup büyümüş çocuklar, gideceği büyük şehirde birileri tarafından kollanıp gözetilmeyecekse; mega kentleri tercih etmemeli’ diye uyarıyor. Dayanak noktasına gelince; küçük şehirden büyük şehre gelen genç, kültür ve sosyal yaşam şokuyla karşılaşıyor. O güne kadar içinde eksik bırakılan ne varsa hepsi su yüzüne çıkıyor.
Ezilmişlik psikolojisi de bu süreçte ön plana çıkan problemler arasında. Köy hayatıyla şehir yaşamının arasında ciddi farklılıklar bulunuyor. Genç, arkadaşlarıyla kafeye, restorana, bir programa gittiğinde ortamı farklılaşıyor. Eğer çocuk büyük şehrin kültürel öğelerini üzerinde barındırmıyorsa; alay konusu olabiliyor. Ya da giydiği çorabın renginden, elbiselerinin birbiriyle uyumuna, şivesine kadar birçok açıdan kendini ezik hissediyor.
Aidiyet duygusunun önemi hayatın her alanında olduğu gibi burada da karşımıza çıkıyor. Çünkü öğrenci üniversiteye gelinceye kadar belirli bir çevreye (köy, aşiret, aile) bağlanıyor. Kendini bütünün bir parçası, tespihin bir boncuğu gibi hissediyor. Genç büyükşehre gelip bu aidiyet duygusunda kırılma yaşadığında da kendi üzerinde baskı oluşturan herhangi bir gruba dâhil olmak istiyor. Bunun için onlar gibi giyiniyor, konuşuyor, yaşıyor, aynı mekânları paylaşıyor. Değiştikçe kabul gördüğünü zannediyor. Zamanla bambaşka biri çıkıyor ortaya. Ailesinden, değerlerinden, inancından kopan bireyler ise hayatlarında gerçek mutluluğu tadamıyor, başarıyı yakalayamıyorlar.
Aslında ebeveynler aidiyet konusunda sıkıntı çeken çocuklarının hâl ve hareketlerinden içinde bulunduğu durum hakkında bilgi sahibi olabilir. Genelde ailesiyle arasındaki aidiyeti koparıp başka bir yere bu duygusunu yönlendirmeye başlayan gençler, önce anne-babasının hayata bakışını, yaşam tarzını eleştiriyor. Üniversiteye başlamadan önce namaz kılıp orucunu tutarken, zamanla dininin gereklerini ihmal ediyor. Haftada birkaç kez telefonla ebeveynin hatırını sorarken neredeyse aramaz duruma geliyor. İşte bu noktada aile, “Evladımız bizimle aidiyeti koparırken acaba nereye, kime, hangi gruba bağlanmaya çalışıyor?” diye sorup bunun üzerine gitmeli, genci asla başıboş bırakmamalı.
AİLELER BARINMA KONUSUNDA
YETERİNCE BİLGİYE SAHİP DEĞİL
Gençlerin aidiyet duygusunu zedelemeden kültür şoku yaşamalarının önüne geçebilmek için Adem Güneş’in önerisi şöyle: “Vasat-zemin oluşturmadan kültürel bir değişimi doğru bulmuyorum. Çocuk Van’dan kalkıp İstanbul’a geliyor. Ebeveyn bulunacağı ortamla alakalı hiçbir zemin çalışması yapmıyor. Evladının yanında kalacak arkadaşlarının kim olduğunu bilmiyor. Buna çok karşıyım. Anne-babanın çocuklarının yaşayacağı kültür şokunu en aza indirmek için ön hazırlıklar yapması şart. Tercihler bu mantık üzerine yapılabilir. Ebeveyn hiçbir tedbir alamayacaksa Anadolu’da yaşayanlar büyük bir şehre gelmemeliler. Zemin oluşturmak için; akrabalar, hemşehriler, ahbaplar, cemaatler, sivil toplum örgütleri var. Bunların destekleri alınabilir. Onlar vesilesiyle gençlerin yalnız kalmalarının, duygusal anlamda kırılma yaşamalarının önüne geçilebilir.”
Ebeveynler çocukları için hep daha iyisini, güzelini uygun görür, bunun için elinden ne gelirse yapar. Üniversiteyi kazanıp baba ocağından ilk kez ayrılacak yavruları için de sıcak, konforlu, yeni ve güvenli bir mekânı uygun görür. Fakat çoğu zaman fiziksel şartların mükemmelliği anne-babaları bazı konularda körleştirir. Mesela; gencin ev arkadaşının yaşantısını araştırmazlar hiç. Sadece tanışıp o anki hâl ve hareketlerine göre ‘doğru insan’ olduğuna karar verirler. Evin bulunduğu semtte kimlerin yaşadığını araştırmazlar. Eğer sokaklar sakin, eli yüzü düzgün birkaç kişiyi apartmanda, sokakta gördülerse bu mekânın güvenli olduğuna kanaat getirirler. Üniversitenin bulunduğu çevreyi araştırmazlar asla. Sanki öğrenciler tüm gününü okulun içinde geçiriyorlarmış gibi! Özetle; anne-babalar evlatlarını çok koruyup gözetseler de barınma konusunda doğru kararlar veremeyebilirler. Ebeveynlerin birçoğunun üniversite eğitimi almadığını dikkate alırsak; çok da yanlış davranmadıklarını düşünebiliriz. Fakat günümüz şartları dış görünüşün ötesindeki ayrıntılara da kafa yormayı gerektiriyor. Adem Güneş, bu sorunun çözümü için ergenin boş zamanlarında yeni yeni aktiviteler yapacağı, düzenli şekilde iyi ve faydalı işlerle uğraşabileceği sivil toplum örgütlerini işaret ediyor. Çünkü bu oluşumların temelinde kolektif ruh birliği gibi önemli unsurlar bulunuyor. Bu tarz bir sivil toplum örgütünün parçası haline gelen gencin; arkadaşları, sosyal ortamı, okul hayatı da otomatik şekilde aynı gruptan kişiler arasından çıkıyor. Bu vesileyle de genç şirazeden çıkmıyor, ailesiyle bağlarını koparmıyor, hem sosyal hem de özel hayatında korunaklı bir ortamda eğitim hayatını sürdürüyor.
Adem Güneş, ‘Barınma konusunda yurt mu ev mi tercih edilmeli?’ sorusunu şöyle yanıtlıyor: “Bunun kesin bir cevabı yok. Mesela bu bir kız çocuğu ise; telefonunda ailesinin, akrabalarının, arkadaşlarının numaralarının bulunması lazım. Yani çocuk kendini asla yalnız hissetmemeli. Sıkıntısı olduğunda, ders çalışmak istediğinde, dışarıda vakit geçireceğinde, ihtiyaçlarını rahatlıkla ifade edebileceği ve herhangi bir kolektif harekete dâhil kişiler olmalı etrafında. Bu örgütlemeyi de aile üstlenmeli. Bu şartlar oluşturulduğunda nerede kaldığının önemi yoktur.”
NOTLAR GENÇ HAKKINDA BİLGİ VERİR
Üniversiteye başlamak kimi ebeveyn için çocuğunun artık büyüdüğü, olgunlaştığı anlamına gelirken kimisi için de önemli bir tehdit konusu. Dolayısıyla bu iki farklı tutuma sahip aileler; ya çocuklarını çok serbest bırakıyor ya da aşırı derecede denetim altında tutuyor. Bu konuda ifrat ve tefritten ziyade orta yolu bulmak gerekiyor. Elbette ki ergenler kotrol altında tutulmalı, anne-baba yolunda gitmeyen olayların farkına varıp bir ‘dur’ diyebilmeli. Peki, bu süreç nasıl işlemeli?
Üniversitelerde ebeveynleri tedirgin eden konuların başında kız-erkek ilişkileri, alkol, uyuşturucu ve gece hayatı geliyor. Çünkü bunların bedeli hayli ağır ödeniyor. Kilometrelerce uzaktaki çocuğun kaçta eve girip çıktığını, gece nerede kaldığını, derslerine düzenli şekilde devam edip etmediğini takip edemese de bir şeyler yolunda gitmediğinde ailelerin bunu anlayabileceğini söylüyor Pedagog Güneş: “Asıl dikkat edilmesi gereken şey; çocukların ders performansı. Vize, final sonrası çocuğu sorgulamadan, ebeveyn hassasiyeti niteliğinde bilgi alınmalı. Notlar çocukların bir sıkıntı yaşayıp yaşamadığını göstermekle birlikte gündelik hayatının akışı hakkında da bilgi verir. Çocuk, kız-erkek ilişkisi içine girmişse, başka aktivitelerle ilgileniyorsa derslerdeki başarı grafiği hemen etkilenir, notlar düşer. Biz burada kendi öğrencilerimizden de biliyoruz. Anne-baba bunu bir sinyal diye algılamalı. Sonunda bir şey de çıkmayabilir ama genellikle temelinde sıkıntılar vardır. Bir de çocukların aileleriyle arasındaki ilişkilerinin değişip değişmediğine de bakmak lazım. Her gün telefon eden, sizinle bağlarını sıkı tutan genç, eğer görüşmeleri aksatmaya, araya mesafe koymaya başladıysa bu da bir sinyaldir. Çocuk, ebeveynini sıkıntılarında, problemlerinde ve mutluluklarında yanında görmek ister. Aileler vize, final tatilinde yavrularının yanına gidebilir. Böylece çocuk o bağların koparılmadığını anlayacak, aralarındaki aidiyeti hissedecektir.”
Barınma tercihlerinde ihmal edilmemesi gereken noktalardan biri de temizlik ve sağlık olmalı. Çöp eve dönüşmüş sağlıksız ortamlarda yaşamak gençlerde psikolojik ve fizyolojik kalıcı etkiler bırakabiliyor. Ebeveyn başlangıçtaki tercihini düzenli ve sağlıklı bir yaşama ortamı yönünde kullanmalı, aradaki kontrollerde de bu yönü ihmal etmemeli.
Eğitim hayatının herhangi bir bölümünü şehir dışında geçirmiş yetişkinler bilirler; kimi öğrenciler ailesinden ilk ayrıldığı gün ne kadar ağlıyorsa; mezuniyetine kadar aynı performansı sergiler. Tatilden döndükten bir hafta sonra ağlama nöbetleri başlar, ta ki tekrar eve gidene kadar. Hazır tercih dönemi gelmişken sizin çocuğunuzun benzer bir süreci yaşamayacağını nereden biliyorsunuz?
“Çocuk için aileden ayrı kalmak zor. Hele ki her şeyi onlarla birlikte yapmış, ailesine bağımlı, kendi yeteneklerini keşfedememiş biriyse. Bu tarz gençler nereye giderse gitsin hayatını idame ettirmekte, farklı ortamlara girmekte, arkadaş bulmakta ciddi şekilde zorlanır.” diyor Adem Hoca. Her türlü zorluğa karşın çocukların eğitim hayatından uzaklaştırılmaması gerektiğine dikkat çekiyor: “Alışma sürecinde çocuğun yanında anne, kardeş ya da aile dostu gibi sosyal bir refakatçi bulunmalı. Çoğu genç kriz anını güven duygusu içinde atlattıktan sonra yeni arkadaşlar edinip kendi sosyal çevresini oluşturur. Eğer kriz dönemi bir türlü atlatılamıyorsa öğrencinin problemli olduğu söylenebilir. Normalde arkadaş kurabilme yetenekleri gelişmiş bir çocuk 3 ayda kendi ortamını kurar. 6 ay sonra da ailesiyle kurduğu ilişkinin bir benzerini arkadaşlarıyla gerçekleştirir. Ama aradan 2 sene geçmiş ve hâlâ annem diye ağlıyorsa öğrenci; orada özlem değil, bir bağımlılık ilişkisinin varlığından söz edilebilir. Annenin özleminden ziyade anneye doyamamışlık vardır. Eğer anne çocuğunu duygusal açıdan gelişim sürecinde doyuramadıysa; çocuk tekrar anneyi isteyerek bu eksikliklerini gidermeye çalışacaktır. Yahut da anne gencin içine aşırı bir sevgiyle girmişse, her şeyini o yapmışsa aynı sevgiyi başka birinde bulamayacağı için bu sevginin yoksunluğunu hissedip hep anneyi isteyecektir.”
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||