Ülke olarak derin bir değişim sürecinden geçiyoruz. Her seçim öncesi tansiyon kontrol edilemez bir şekilde yükseliyor. Taraflar olabildiğince kırıcı bir üslup ve bazen de gayri ahlaki metotlarla propaganda yapmaya çalışıyor. Daha düne kadar apolitik olmakla suçlanan Türk toplumu alabildiğince kutuplaşmış ve intikam hisleri ile sandığın önüne gelmesini bekliyor. Erdoğan’ın ‘Sandıkları evet oyları ile patlatacak mısınız?’ sorusu da, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin yüce divan vaatleri de bu gerginliğin boyutlarını gösterir mahiyette.
Türkiye, bu kadar uzun süre devam eden ve düşürülmemesi için müthiş bir mücadele verilen yüksek tansiyon ile yaşamaya devam edemez. Gerginliğin üç büyük partiye hayal bile edemeyecekleri oy oranı ve siyasi konum kazandırıyor oluşu, uzun süre daha sürdürülebileceğini göstermiyor. Türk seçmeni bu itici tablonun pasif bir parçası olmaktan hayli sıkılmış durumda. Aşağıda daha iyi ekonomik şartlar içinde yaşama adına değişim talep eden kitlelerin, yukarıdaki akıl almaz güç savaşının temaşacısı olarak daha uzun bir süre bu tiyatroyu izleyeceğini sanmıyorum.
Kurumlara ve makamlara dört elle sarılan ve sahip olduklarını fazlaca terlemeden elde edenler aslında ülkedeki değişimden hiç de memnun değil. Bulundukları noktayı mevcut vesayet rejimine daha fazla sahip çıkarak koruyabileceğine inanan bu kitle, ister istemez ülkedeki değişime elinden geldiği ölçüde karşı koymaya çalışıyor. Bugüne kadar bu saiklerle hareket edenlerin ‘devletin ele geçirilmesi’ endişesi ile yaşamaları anlaşılabilir bir takıntı. Gücü elinde bulunduranlara düşen ise bu yersiz endişelere sahip olanlara daha fazla güven telakki etmek.
Anayasa değişikliğinin bile sadece yargıda kadrolaşmak için gerçekleştirildiği tezini savunanlar, örgütlenmemiş topluma, yani bu vatanı seven, vergisini ödeyip namusu ile yaşayan bireylere korku salmaya çalışıyor. ‘Örgütlü muhafazakâr kitle güçlendikçe organize olmayan bireylerin ekmeği ile oynamaya devam edecektir’ algısı ilmek ilmek işlenmeye çalışılıyor. Geçen hafta çıkan çalıntı KPSS haberlerini de, Hanefi Avcı’nın sansasyonel kitabını da bu çerçevede değerlendirebiliriz. Bu hamlelerin ortak bir özelliği var. Bireyin ekmeğine göz dikmiş ve ona yaşam alanı tanımayan puslu ve gizemli bir yapının her şeyi ele geçirmekte olduğu korkusu. Siz fert olarak bunlarla baş edemezsiniz, bunların hakkından ancak kurduğumuz çetelerle biz geliriz dayatması hiçbir zaman alternatif bir seçenek olmamalıdır.
Ülkenin bilinçli bir şekilde içten içe paylaşıldığı tasavvuru oldukça tehlikeli ve üzerinde kafa yorulması gereken bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. İşsizliğin en büyük sorun olduğu ve devlet kapısının hâlâ en büyük iş imkânı olarak kabul edildiği bir dönemde kadroların haksız bir şekilde paylaşıldığı imajı ile hiçbir iktidar huzur içinde yol alamaz.
Sosyal barışın sağlanamadığı bir ortamda Kemalist elitler yollarına devam edemediler. Öncelikli olarak insanların kalplerine girmek gibi bir hedeflerinin olduğunu iddia eden muhafazakârların, üzerlerine yıkılmaya çalışılan bu güç oyunu ve makam-mevki paylaşımı yaftasından bir şekilde kurtulmaları gerekiyor.
Bu ülkede referanduma hayır diyecek muhtemelen yüzde 45 civarındaki insanımızın Ergenekoncu ve ara rejim bağımlısı olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Var olma kaygıları ile siyasal tercihler yapan insanımızın, darbelere de, statükoya da içten içe lanet ederken, siyasal tercihleri aşamasında sadece gelecek endişesi ile hareket ettiğini görmemiz gerekiyor. Referandumda ısrarla ‘hayır’ diyecek olan bu kitlenin endişelerinin niçin giderilemediği üzerinde mutlaka kafa yorulmalıdır.
Keşke referandum için mitingler düzenleyen AK Parti, kitlelerin önüne evet diyeceğini beyan eden kanaat önderlerini ve sanatçıları da çağırsa. Açıkça evet diyen Alevi liderlerine kürsülerde söz hakkı verilse. Referandum süreci hırçın propaganda enstrümanlarından kurtarılıp ülkenin birlik ve beraberliği adına bir fırsat olarak değerlendirilse. Hemen hepimizi haddinden fazla yıpratan ve artık dayanılmaz bir boyuta ulaşan yüksek tansiyonun frenlenmesi için somut adımların atılması gerekiyor.
12 Eylül’de anayasanın çok önemli olmakla birlikte küçük bir kısmını değiştirmeye çalışacağız. Tabandan gelen talepler ise çok daha farklı. Başbakan Erdoğan’ın 2011 genel seçimleri akabinde yeni bir anayasa için kolları sıvayacağı vaadini oldukça önemsiyorum. Birbirlerine güvenini yitiren siyasi partilerin artık ülkedeki değişim talebini doğru okumaları ve evrensel değerleri kucaklayan ortak bir belgede uzlaşmaları gerekiyor. Şayet kendilerine olan itimatları buna müsamaha göstermeyecekse neden AB normları bir uzlaşma noktası olmasın? CHP’nin seçmeni de ilkeleri de böylesi bir uzlaşmayı rahatlıkla kaldırabilecek seviyededir.