Geçen hafta, 4 Ağustos 2010 YAŞ toplantısından referandum kampanyasına çeşitli gelişmeleri uzak açıdan ele almanın önemine işaret etmiştik. Ve böyle bir yerden ya da böyle bir mesafeden yaşananların iki maddede özetlenebileceğini söylemiştik.
Tekrar edelim, bana göre bir yandan Türkiye’de değişim süreci hızlanmakta ve derinleşmekte; öte yandan bu süreç etrafında yaşanan kavgalar sertleşmekte ve cepheleşme artmaktadır.
Geçen hafta değişim derinliğine değindik, sıra çatışmaların analizinde…
Güç mücadeleleri açısından dikkat çekici bir evre geçiriyoruz…
Nedeni açık bu durumun…
12 Eylül’de yapılacak referandumun, yaşadığımız değişim sürecinin kamuoyunun onayına sunulması olduğu dikkate alınacak olursa, şu günlerde bu süreçle ilgili hemen her aktör bu oylamayı belirleyecek hamleler yapıyor.
Bu çerçevede toplumun önemli bir kesimi, meselelerin özünden çok, bu güç mücadeleleri tarafından yönlendiriliyor.
Aktörlerin yaptığı hamlelere özellikle bu hususu göz önünde tutarak dikkat çekmek gerek…
Nedir bu hamleler ve ne anlam ifade ediyorlar?
Siyasi iktidarın PKK’yla görüştüğü ve ateşkesin bu nedenle ilan edildiği iddiası da bu hamlelerin başında yer alıyor.
Hanefi Avcı’nın zamanlaması ve iddialarıyla yayımladığı kitabı da öyle…
Dink cinayeti dosyasının ilginç bir şekilde Ergenekoncular ile karşıtlarının birbirlerine güçlerini gösterme vesilesine döndürülmesi de…
Şimdi tek tek bakalım bu hamlelere…
- Kürt sorunu:
Kürt sorununda uzun süredir ipleri elinde tutan gücün devlet ya da hükümet olmadığını bilmeyen yok.
22 Temmuz 2007 seçimlerinden bu yana Kürt örgütü ve partileri, parlamento ve demokrasi imkânları başta olmak üzere her veriyi kendi faydaları yönünde kullanıyorlar.
Çatışmayı yükseltiyor ya da durduruyorlar; gündemi belirleyen hamleler ve öneriler yapıyorlar.
Meclis’ten çekilme kararının ardından geri dönme, silahların sıkılmasının ardından ateşkes, referandum için pazarlık çabasının ardından boykot, ne yazık ki kurumların seyrettiği tek taraflı bir politika haline gelmiş durumda.
Böyle olunca, referandum sürecinde ateşkesin yine tek yanlı bir taktik hamle olduğunu, tersten bir güç gösterisine işaret ettiğini görmek pek zor değil…
Referandum sürecinde siyasi iktidara bu ve benzer konularda eleştiri yöneltmek de son derece doğal…
Ancak bugün CHP ve MHP ikilisinin yaptığı tam tersi…
Yaptıkları bir bakıma PKK’yı kullanarak ‘PKK ile işbirliği yaptığı’ iddiasıyla hükümete saldırmak ve “hayır” oylarını bu şekilde artırmaya çalışmak…
Bu durumda kaçınılmaz olarak meselelerin özünü ana eksenin dışına iten, sorunları azdıran bir istikamet karşımıza çıkarıyor.
- Hanefi Avcı:
Avcı’nın kitabı ve sonuçlarına bakınız… Kitap, temel olarak Danıştay saldırısı ve Ergenekon davasının önemli ölçüde kurgusal olduğunu ima ediyor. Yaşanan tüm gelişmelerin, devleti ele geçirmeyi hedefleyen bir cemaatin tezgâhı olduğunu iddia ediyor… Peki sonuç?
Ergun Babahan vermiş yanıtı Şöyle diyor son yazılarından birinde:
“Bu kitap; Ergenekon, Balyoz, Kafes gibi davalara şüpheyle bakanların, ‘Bu davalar cemaat tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak amacıyla açılmıştır’ yargısını güçlendirecektir. Referandum öncesinde ‘Bunların hedefi yargıyı ele geçirmek’ iddiasına destek sağlayacaktır. Yani zamanlama açısından doğru bir zamanda piyasaya sürülmüş bir kitaptır...”
- Dink davası:
Bu dava, sona yaklaşırken, aynı oranda can sıkıcı vesilelerle kullanılıyor.
Dink dosyası etrafındaki Ankara polis grubu ile İstanbul polis grubu arasında sürtüşme ve kavga, bir tür ‘cemaat yanlısı ve karşıtı polisler kavgası’ olarak takdim ediliyor.
Tek taraflı bilgilerle yazılan kitaplar, Dink davasında Ergenekon’u aklayarak “hükümet-cemaat” ikilisi olarak tasnif edilen bir grubu suçluyor.
Ve bu kitaplar bugün Kafes gibi davalarda yargılanan sanık askerlerin başucu kitabı haline gelmiş durumda.
Son olarak 10 aydır Dink dosyasında duran AİHM’deki devlet savunması, nedense en kritik zamanda dosyadan çıkarılıyor ve basına veriliyor, bu yolla hükümet Dink cinayetinde tekrar hedefe konmaya çalışılıyor.
Sadede gelelim…
Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu sıcak tartışmaların tümünü süzgeçten geçirerek okumak gerekiyor…
Aksi takdirde işin özü kaybolur hale geliyor.
‘Değişim derinleştikçe, değişim kavgası da sertleşiyor’ derken kastımız budur…
Umarız ülkenin siyasi semalarını sadece kavgalar kaplamaz…
Referandumda tüm bu gayretlere rağmen çıkacak olumlu sonuç, “evet” oyu, değişime tekrar dönmemizi ve değişimi tartışmamızı sağlar.
Sol, değişim, referandum…
Değişimin tek bir kesim, tek bir siyasi yapıyla taşınması zor oluyor.
Tersi olsa ülkenin tablosunun değişeceğine şüphe yoktur.
Şöyle diyelim: Muhafazakâr kesim ve AK Parti dışında liberal kanaat önderlerinden oluşan değişimci blok, bir gün demokrat solcular tarafından desteklenir ise Türkiye’nin tartışmaları çok farklı olacaktır…
Peki, bununla ilgili umut var mı?
Pek az…
Ama hiç yok değil…
Örneğin tüm solda referanduma “evet” diyen sadece iki siyasi parti var.
Bunlardan biri DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi)… Diğeri ise EDP (Eşitlik ve Demokrasi Partisi). Küçükler ama önemliler… Nitekim EDP Genel Başkanı Ziya Halis’in referandum kampanyasının ilk günlerinde yaptığı açıklamayla “evet” oyu davetini gerekçeleriyle açıklaması, basında epey yankı buldu.
Doğal...
Siyasi partiler doğru zamanda, doğru ya da farklı görüşleriyle, özgül ağırlıklarını ortaya koyan tavırlarla cazip hale gelir, dikkat çekerler.
EDP’nin dikkat çekmesinin solun serencamıyla yakından ilgisi olduğuna şüphe yok...
Tekrara gerek var mı? Sol semalarda uzun süredir demokrasinin ruhuna ters rüzgârlar esiyor. Sadece CHP değil söz konusu olan.
DİSK’ten liberal sol iddiası taşıyan gazetelere, eski solculardan yenilerine tüm sol aktörlerde iktidar mücadelesi takıntılı, değişim sürecinden endişe duyan, ‘kim’ sorusunu ‘ne’ sorusuna tercih eden genler harekete geçmiş durumda...
EDP her şeyden önce bu hüzünlü tablonun dışına çıktığı için anlamlı.
Anlamlı zira Türk solu içinde de solcu ve özgürlükçü duruşun mümkün olabileceğini gösteriyor.
EDP Genel Başkan Yardımcısı Erol Katırcıoğlu benim yakın dostum…
Şunları söylüyordu bir sohbetimizde:
“Türk solunda önemli bir değişim var. Kendi içine konuşan solun dışında, Türkiye’ye konuşmak isteyen solcular var. Biz böyle bir yarılmanın üzerine oturuyoruz. Bunu temsil ediyoruz...”
Umarız öyledir…
Öyle olmalı…
Çünkü bu ülkenin buna gerçekten ihtiyacı var…