Her işin her aksiyonun bir sonu, bir sonucu var. Yokmuş gibi davranıyorsanız, anlamsız ve amaçsız bir yoldasınız demektir. “Yolculuk nereye?” diye sorulduğunda, “Bir yere değil, dolaşıyorum öylesine” denildiği olur ya. Aynen öyle.
“Öylesine yapıyorum, öylesine konuşuyorum, öylesine yürüyorum” bireyselliği, politikada düşüncede sosyal hayatta olur mu? “Öylesine” politika yapılır mı, öylesine düşünülür mü, öylesine görev yapılır mı? Öylesine; iş olsun, laf olsun, hareket olsun diye!
Bir şeyin sonunu sonucunu düşünmemek hiçbir şey düşünmemektir.
Sorasım geliyor çeşitli vesilelerle: “Ne olsun istiyorsun? Ne olacağını umuyorsun? Nedir hesabın hedefin amacın? Sormak istiyorum ama, cevabının olmadığını da biliyorum.
Bazen insan, hedefe değil şartlara kilitlenir ve bu, politikada çok olur. Şartlara kilitlenmiş bir hâlde sürüklenirsiniz. Sadece politikada değil, başka alanlarda da olur; fakat en ziyade politikada görülür.
Doğan bir acziyettir ama, yürek isteyen bir kabadayılık gibi görünür. Hakikate karşı kabadayılık, yüreklilik değil, acziyetini bir noktada itiraf edememe korkaklığıdır. Haksızsın, ve insanların köşeye sıkıştırılınca ne yapabileceğini bildiğin halde, yeni bir durum değerlendirmesi yapamıyorsun. Buna cesaret denilmez; herkesin bir noktada durması gerekebileceğini bilememek cehaleti denir. Duracaksın, başka yol arayacaksın. “Yırtıcı kuşun ömrü az olur” kuralını bileceksin. Bir noktada durmayı beceremeyenden ve yeni bir durum değerlendirmesi yapabilme aklına sahip olmayandan kabadayı falan olmaz. Kimse korkmaz ondan. Pusu hazırlanır, o da körü körüne gelip oraya düşer. Böyle giden çok vardır. İnsanlara çıkış yolu bırakmazsan, kendi yolun da daralır. Çıkış yolu bırakacaksın, sonra o kazandığın esneklikle ve haklılıkla devam edebileceksin. Bunu yapabilenler uzun yaşar, güçlü kalır.
***
Verimliliğin en büyük düşmanı, depresyon ve strestir. (Depresif stres)… Hareket çoktur, gürültü çoktur ama verim yoktur. İnsanlar böyle bir ortamda hem kendilerini hem birbirlerini yıpratırlar, tahrip ederler. Kavga ortamında insanın en büyük hasmı kendisidir; kendini kontrol edemiyorsa düşünme imkanını kaybeder; düşünemeyenden de bir şey çıkmaz.
Huzur diye bir kavram var. Acaba huzur haram mı bize? Kendimiz için böyle bir karar ve hüküm mü verdik? Biraz daha sakin, biraz daha makul, biraz daha hoşgörülü olamaz mıyız? Dertlerimiz, sıkıntılarımız olabilir. Huzur, pürüzsüz bir hayat demek değildir. Takıntılardan arınmaktır, hep aynı engelleyici şeyleri düşünmeye mecbur kalmamaktır. Huzur, sevgilerin aydınlığıdır, iç karanlığının kalkmasıdır. İnsanın kendi fıtratıyla boğuşan çelişkilerden uzak durabilmesidir. Tevekküldür, itidaldir, istikamettir… Normalliktir. Bir eli yağda bir eli balda olmak değildir, sanıldığı gibi. Meselelerle müştereken beraberce uğraşmaktır, birbirimize mesele çıkarmak değil…
Hiçbir saf düşünce tahrik etmez. Tahrik de tahkir de “üslup” meselesidir. Eleştirirsin, değerlendirme yaparsın, adam gibi de ifade edersin; hiç kimseye de batmaz. Ama “gıcık etmek, sinir etmek, küçük düşürmek” üslubunu kullanırsan, içeriği hiç önem taşımaz, başka bir şey yapmış olursun. Nefsani bir şey. Düşünce ile hiç ilgisi olmayan bir şey… Aynı biçimde de karşılık görürsün ve bir noktadan sonra bir kısır döngünün mahkumu haline gelirsin. Kısır döngünün kısırlığını hiçbir nasihat ve ilaç tedavi edemez, bir itidal silkinişinden hatta “iç isyanı”nından başka.
***
Karşılıklı tahrikleşme, düşünce hayatını dümdüz eder. Bırakın fidanları meyveleri, ot bile bitmez orada. Bir kör dövüşüdür gider. Kavramlar, içi yok olmuş kabuklar, yahut aslı çok ötelerde kalmış gölgeler gibidir. Var olan sadece nefsani dürtüler, sertlikler, çirkinliklerdir… Tasviri bile gönül karartıyor, yazmak istemiyorum… (Deniz üzerinde iftar çadırı olacakmış, ve fasıl çalınacakmış… “Fesuphanallah” diyerek şöyle bir yutkunup susacaksın.)
… Büyüme her zaman “gelişim” ifade etmez. Burada da bitmez ve gelişme de her zaman “tekamül” ifade etmez. Sadece rakamlara ve görüntülere takılıp kalmayalım. Bir dengesizlik gerçeğimiz var bunu mutlaka görüp ele almak zorundayız. Bu sadece bireyler için değil, kurumlar için de geçerli. (Tabii ki kurumlar için de düşünecek olan asli muhatap bireydir; ama kendisini aşıp, kurumlar için de düşünmesi ayrı bir efor gerektirir.)
… Tam normalleşemiyoruz, çünkü anormal metotlar kullanıyoruz. Bilinmeyen duyulmayan metotlar! Metot bile denilemeyecek alışkanlıklar, tarzlar…
“Ne haldeyiz?”in cevabı çok kötü sayılmaz. Ama “nereye gidiyoruz”un cevabını inanın ki düşünmekten çekiniyorum. Şu kadarını söyleyebilirim ki normalleşme aksıyor.
***
Muhalefet bir referandumu güven oyuna çevirmek istiyor ama; öyle telakki edilirse, iktidarın iktidar olmasına yetecek oranın öncelik alacağını düşünemiyor. İktidar olmak için yüzde 51 oranında oy almak gerekmediğine göre, bu oranın güven kıstası olması da mümkün değildir. Sayın Baykal, nalıncı keserini yine çalıştırıyor ve diyor ki: “çıtayı kendileri yüzde 50’ye çıkardılar. Bunu geçemezlerse millet kendilerini reddetmiş olur!” Oyları partiye verilmiş sayarsanız yüzde 40 evet halinde, AKP yüzde 40 oy almış olur. Peki kalanlar hangi partiye tekabül ediyor? Yüzde 60’lık bir parti mi var? Ona “hayır partisi” mi diyeceğiz?! Böyle mantık olur mu? AKP’ye hayır diyenler kime evet demiş oluyorlar? Ama yüzde 51 evet çıkarsa; “bunların hepsi AKP’li değil. SP’liler, bir kısım MHP’liler hatta CHP’liler destekledi” diyeceklerdir… Dedim ya nalıncı keseri!
Hayırda hayır varmış! Basit bir kelime oyunu. “Hayırlı olana evet deyiniz”in karşısında uçar gider. “Hayra hayır değil evet demek hayırlıdır” kelimeler, cümleler çok.
Bir 367 olayı yaşadık. Anayasa yapıcının amacı gayet açıktı. Birinci turda şöyle, ikinci, üçüncü turda şöyle… Buradan bir toplantı nisabı çıkarmak ve onu temel şart haline getirmek, hiçbir “bilgi ve insaf sahibi”nin kabul edebileceği bir şey değildi. Kaldı ki, geçmişimizde bunun yaşanmış uygulama örnekleri de vardı. Metnin Türkçe pürüzlerinden yararlanarak Kanadoğlu’nun yaptığı garip yorum geçerli sayıldı… Anayasa değişikliklerini esastan incelemek, bir değişiklik yaparak, geçmişteki milli bakiye meselesinde olduğu gibi bambaşka bir kavramın ortaya çıkmasına yol açmak, kendine göre çağdaşlık laiklik ilericilik eşitlik tanımları yaparak reel ve bilimsel gerçekleri soyut yorumlarla farklılaştırıp gerekçeler oluşturmak… Ve bütün bunların itiraz edilemez kesin ve mutlak son söz hükümleri olarak uygulanması, kabul edilebilir bir durum mudur? Şimdi yapılmak istenen ise, hata ihtimalini azaltıcı bir yapılanma genişliği sağlamaya çalışmaktan ibarettir.
Meselenin köklerinde, milletin seçtiklerine güvenmemek ve onları hep aykırı işler yapmaya niyetliymiş gibi görme keyfiyeti var. 1961 Anayasası, seçimleri CHP’nin kazanamayacağını bilme esprisine göre hazırlandı ve icraya güvenmemek ilkesine dayandırıldı. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve Cumhurbaşkanlığı; seçilmiş bir iktidarın hakimiyetine karşı bir bürokratik teyakkuz duruşu gösterecek kurumlar olarak düşünüldü. Bunun yazılı ifadesi yok, ama zihniyet buydu. “Milli Bakiyye’li nisbi temsil” de bunun perçini oldu. “Güçlü icra” istenmiyordu, çünkü en çok oyu sağın alacağı biliniyordu. AP yüzde 52 oy almasına rağmen iktidar çoğunluğunu parlamentoda az farkla buldu. TİP ise yüzde 2 oy ile 15 milletvekili çıkardı. AP yüzde 40’larda kalsaydı iktidar olamazdı. 1961 Anayasası, seçim sistemiyle birlikte bir koalisyon dönemi için dizayn edilmişti. AP’nin yüzde 50’yi aşması sürpriz olmuştu. 1957 seçimlerinde DP yüzde 48, CHP 41 oy almıştı. AP’nin yüzde 52 alışı onları şaşırtmıştı ve hesapları bozulmuştu. 1957 seçimleri 1965’teki sistemle yapılsaydı DP iktidar olmazdı.
Bu vesayet anlayışının devam etmesi mümkün değil, dünya başka bir dünya artık. O anlayış da bize mahsus özel bir yanlış düşüncenin ürünüydü. “Millete zarar verelim” diye yapmıyorlardı elbette. Kendilerine göre idealleri vardı. Haklı ve doğru olduklarına inanıyorlardı. Ama bu, verdikleri zararı ve acıyı mazur göstermez ki. Yanlış yanlıştır. Hele nostaljik takıntılar uğruna bir yanlışı, bile bile güzel göstermek; yanlıştan da öte bir hal, insanlık suçu gibi bir şey. Kötülük olsun diye yapmıyorlar, ama kötülüğü planlayana bilmeden alet oluyorlar ve onların yapamayacağı kötülüğü yapıyorlar.
Konjonktür değişti, şartlar çok farklılaştı, dünya dengeleri bambaşka bir hal aldı; aynı anlayışı hele böyle bir dönemde son çırpınışları yapar gibi sürdürmeye çalışmak, bağışlanmaz bir gaflettir.
***
Nehirler tersine akıtılamaz. Yapılacak şey, onun akışını verimli ve bereketli hale getirmektir. Normal olan budur. Zamanın akışı da öyledir. Buna karşı çıkmak, hayır demek; anlamsız ve anormal bir direniştir ki, verimli ve bereketli akış tedbirlerini aksatıp geciktirmekten başka bir işe yaramaz.
İfrat da anormalliğe götürür, tefrit de. İkisi birlikte, dönüşe dönüşe, anormalliğin kısır dairesini oluşturur. Zaman nehrinin akışı da bu kısır daireleri, direnilmesi halinde, kıyılara ve kayalıklara çarpa çarpa kırıp parçalar. Rasyonel olan, kendi irademizle oluşan bir dönüşümün normalliğine geçmektir.
Bu referandum, görünürde belki basit bir adım. Fakat yön belirleyici bir anlamı var. Bu adım, kavşaktaki bir adım.
Evet demek, normalleşmeye evet demektir. Normalleşmezsek, hiçbir temel meselemizi sahipsizlikten kurtaramayız. Bu siyaset üstü bir konudur. Siyasetin de buna ihtiyacı varken, siyaseti hayırın aracı yapmak demokratikleşmeyi istemeyen bir tavır ortaya koymaktır ki, anti demokratik bir siyaset anlayışı her şeyden önce meşru değildir, tanımlı değildir. Günümüzde demokrasisiz siyaset, siyasetsiz demokrasi olmaz. Evet demek, demokrasiye ve demokrasinin gelişmesine evet demektir. Bu mesele bir parti meselesi değildir; normalleşmeye, demokratikleşemeye herhangi bir siyasi partinin hayır demesi asgari mantıkla bile bağdaşmaz.
Siyaset normalleşmeden, sosyal normalleşme de iyi yürümez. Çünkü düşünce üretimi sağlıklı olmaz, meseleler çözülmez, biriken meseleler genel anormalleşmeyi tahrik ve teşvik eder.
Önümüzde belki de tarihimizin en büyük meselesi sayılabilecek kadar önemli bir özel mesele var. Eski alışkanlıklara tutkulara enerji harcayacak halde değiliz. Ben inanıyorum ki milletimiz bu bilinçle bu referanduma evet diyecektir.