|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
RÖPORTAJ

Devletin öldürmeye karar verdiği kişilerden biri de bendim

16 Ağustos 2010 / MUHSİN ÖZTÜRK
Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP) Başkanı Ziya Halis ile bakanlık yaptığı 1990’lı yılları, Alevileri, referandumu ve sol siyaseti konuştuk. Halis’in söyledikleri ve tespitleri önemli.

Ziya Halis adı, eski Türk filmlerinden bir karaktermiş hissi verse bile siyaset dünyasını izleyenlerin bildiği bir şahsiyet. Kendisiyle sıcak ve yağmurlu bir Ankara gününde, YAŞ gerginliğinin tam ortasında Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP)’nin merkezinde buluşuyoruz. Ziya Halis, ‘özgürlükçü demokrat sol’ diye tarif ettiği siyasi çizgide, nicedir statükoya kaptırılan sosyal demokrat seçmeni, yeniden asli mecrasına döndürme mücadelesi veriyor. Kuruluş aşamasında Alevi derneklerinin de yer aldığı partinin referanduma ‘evet’ dediğini ve başörtülü kızların üniversitede okuma özgürlüğünü savunduğunu hatırlatalım. Uzatmalı askerî atama krizinin ortasında YAŞ kararlarında hükümetin sahip olduğu yetkiyi ivedilikle kullanması taraftarıydı. Yıllardır kitlesel bir ivme kazanamayan ‘özgürlükçü sol’un yeni temsilcisi Ziya Halis’in sol seçmeni CHP’nin büyük mahalle baskısından çıkartıp çıkartmayacağı merak konusu.

Halis, giderek başlı başına bir gündem maddesine dönüşen “90’lı yıllar”ın tanığı aynı zamanda. “Ne kadar kötü şey yapıldıysa SHP (CHP)-DYP koalisyonu döneminde yapıldı!” dediği dönemde milletvekili ve bakandı. Birkaç yıl sonra da katilin isteksizliği yüzünden faili meçhul listesine girmekten kıl payı kurtulduğunu öğrendi. Asker-sivil ilişkilerini konuşurken, daha ilkokul talebesiyken 27 Mayıs’ta yaşadığı korkuyu dün gibi hatırlıyor. CHP’li bir babaya rağmen Demokrat Partili bucak başkanı olan dedenin (anne tarafından) başına neler geleceği endişesi aile efradını sarmıştır. 12 Mart’ta öğrencidir, radikal olmasa bile forumlara katılır, demokrat sol gençliğin nasıl ezildiğine şahit olur, 12 Eylül’ü anlatmaya bile gerek yok zaten. Halis ile referanduma niye evet dediğini, 90’lı yılları ve Alevilerin siyasetle ve Cumhuriyet’le ilişkisini konuştuk. Ziya Halis sözü olan bir siyasetçi olmakla birlikte yakın siyasi hayatın yakın ‘tanığı’ aynı zamanda.

-Bugün sizin aktif siyasi hayatınızı sürdürdüğünüz 90’lı yılların ilk yarısı tartışmaya açıldı. Emekli General Atilla Kıyat binlerce faili meçhulün bir devlet siyaseti gereği olduğunu gündeme getirdi. Bugün geriye baktığınızda ne görüyorsunuz?

Beni çok üzen bir anımı paylaşayım. 92 yılıydı. Ben partinin (SHP) genel saymanıydım. Şırnak’ta Nevruz olayları olmuştu. O olaylarda parti bir komisyon oluşturdu benim başkanlığımda. Ercan Karakaş, Mustafa Yılmaz ve Mustafa Gazalcı’dan oluşan ekiple Nevruz olaylarını incelemeye gittik. Güvenlik güçleriyle devletin oradaki terörüne ilk kez tanık oldum. Bütün işyerleri taranmış, yüzlerce insan ölmüş, çok sayıda insan gözaltına alınmıştı. Tam incelemeleri yaptık, rapor yazmak üzere Ankara’ya dönüyoruz, bizi bir aile yakaladı. “Bizim kızımız içeride, çocuklarımıza işkence yapılıyor, lütfen buna müdahale edin.” dediler. Biz oradan geri döndük, valinin makamına çıktık. O zaman Şırnak Valisi Mustafa Malay’dı. Malay’a bize aktarılanı anlattık, buna müdahale edelim falan. Malay, şöyle böyle, olmuş mudur olmamış mıdır derken, “Biz yetkili değiliz, garnizon komutanı yetkili.” dedi. Tamam dedik, biz başında bekliyoruz, ara. Aradı, garnizon komutanına ulaşamadı. “Ben söz veriyorum, siz gidin, böyle bir şey varsa ben müdahale edeceğim. İçiniz rahat olsun.” dedi. 

-Ve siz döndünüz Ankara’ya…

Dönmek için Şırnak’tan Diyarbakır’a geçtik ama o akşam orada kalmak zorunluluğu doğdu. Sabah sanıyorum 5’e doğru o aile bizim kaldığımız oteli tespit etmiş. Beni uyandırdılar. Dediler ki –soy ismi Kanık’tı sanıyorum– “Bizim kızımız, hapishaneden ölü çıktı.” 16-17 yaşındaki bir kız. Ben öyle rahatsız oldum, öyle üzüldüm ki otel resepsiyonundan beni valiye bağlamalarını istedim. O bize güvence vermişti hâlbuki. Vali telefonda dedi ki “Çok üzgünüm. Zannedildiği gibi işkenceden değil, ölümün sebebi. Bir ara genç kızımız fenalaşmış, onu orada bir nöbetçi polisin yatağına yatırmışlar istirahat etsin diye. Orada yastığın altında polisin tabancası varmış, kız tabancayı almış, kafasına sıkmış.” Buna kargalar bile güler tabii. Bunu hiçbir zaman unutamam. Geldik burada rapor verdik. Yer yerinden oyladı. Raporumuzda bir kısım güvenlik güçlerinin bu işte suçlu olduklarını ifade etmişiz. Parti yönetimi karıştı, iktidar ortağımız ve gazeteler ‘Bu nasıl ortaklık! Devleti sorumlu gösteriyorlar!’ diye bastırıyor. Bizim üzerimizde o zaman baskı kuranların bazıları, insan hakları savunucuları oldular sonra. Hükümet üyeleriydiler o zaman.

-Şimdi esas düğümün bağlandığı 93 yılına gelirsek… Bugün hâlâ tartıştığımız Uğur Mumcu suikastı, Sivas Katliamı, 33 Er olayı, Turgut Özal’ın ölümü ve Eşref Bitlis suikastı bu dönemde oldu. Sizin o dönemde Kürt meselesiyle ilgili aktif bir girişiminiz de var.

Biz o süreç içinde “Bir barış olsun, bir af çıksın, dağdakileri indirelim, Türkiye’yi demokratik mücadele ortamına getirelim, bu gençlerimiz ölmesin, herkes ne konuşacaksa gelsin burada konuşsun.” diyorduk. Afla bu yaranın önemli ölçüde sarılacağını düşünüyorduk. Parti yönetimindeyken hükümetteki üyelere bu af konusunda bir uzlaşı olması için baskı yapıyorduk. Nitekim belli bir noktaya geldi bu. Tam o noktada 33 Er olayıyla bu iş güme gitti. Ondan sonra kan gövdeyi götürdü zaten. Aralık 1993’te benim öncülüğümde parlamentoda ilk kez ‘Kürt sorununun demokratik çözümü’ adı altında bir girişim başlattık. Sözcüsü bendim. Her partiden milletvekilinin olduğu bir komisyon kurmuştuk. ‘Bu sorunun çözüm yeri parlamentodur’ diye, bölge milletvekillerinin tamamına yakınının katılımıyla Meclis’te toplantı düzenledik, akademisyenler getirdik. Çok sayıda parlamenterin imzaladığı bir deklarasyon imzaladık. Bunları aldık götürdük Demirel’e, Çiller’e, ana muhalefet partisine verdik. Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’ten randevu istedik, vermedi. Arkasından bütün bu konuşmaları kitaplaştırmak için matbaaya verip bastıracak hâle getirdik. Fakat o kitap taslağını o matbaada kaybettiler. Bir daha da toparlama konusunda bir şey yapamadık. O dönemde DEP’lilerle birlikte Hasan Mezarcı’nın da dokunulmazlığı kaldırıldı. Mezarcı’nın dokunulmazlığının kaldırılmasına bir ben karşı çıktım, kendi partili arkadaşları bile sahip çıkmadılar. “Atatürk’e bilmem ne demişse seçmen bunu değerlendirir kardeşim.” dedim. Kürsüden indikten sonra çok iyi konuştun deseler bile kimse sahip çıkmadı. Bu arada DYP ve ANAP milletvekillerinin kürsüde bana nasıl saldırdıklarını anlatamam.

-Peki, Atilla Kıyat’ın söyledikleri konusunda ne diyorsunuz. Faili meçhuller bir devlet siyaseti miydi?

Kıyat’ın ‘faili meçhuller bir devlet siyasetiydi’ dediği o süreçte o listelerde ismi olanlardan biri de benim biliyor musunuz? Faili meçhul cinayetten biz kıl payı kurtulmuşuz. Kırklareli Cezaevi’ne Terörle Mücadele Müdürü gidiyor, “Temizleyeceksiniz, sizi çıkaracağız. Makyajını yapacağız, PKK öldürdü diyeceğiz.” diyor. Niye PKK? Benim Alevi kimliğim var ya, işte bu Alevilerle PKK’nın arasını, şu bu… Tekin Gencer adında bir itirafçı ile anlaşıyorlar. Sonra bu itirafçı, bugün Ziya Halis’i, yarın başka birini öldürürüm diyor, vazgeçiyor. Her şeyi anlatıyor. Çok da baskı yapıyorlar, cezaevini değiştiriyorlar. 96’da bu ortaya çıktığında, Meclis’te bir soru önergesi verdik. Kırklareli Terörle  Mücadele Şube Müdürü gidip Tekin Gencer’le cezaevinde görüşmüş müdür görüşmemiş midir diye, “Görüşmüştür; ama bu, tutuklunun talebi üzerine gerçekleşmiştir.” dendi. O kırmızı listede benim de ismim vardı.

-Peki, bir dönem olarak değerlendirirsek 93-97 arasını…

Atilla Kıyat doğru söylüyor. Devlet, beni bile öldürmeye kalktı. O zaman biz bunu tahmin ediyorduk ama elimizde doğru dürüst belge ve bilgi yoktu. Ama tahminimiz buydu. O zamanki devletin aldığı bir karardı; vurun, öldürün, temizleyin, Kürt sorununu böyle çözün diyorlardı. Atilla Kıyat, o dönemde paşaydı. Bunu söylemiş olması bence önemli bir adımdır. Katıldığım bir TV programında suç duyurusunda bulundum, savcıların devreye girmesi gerekir. Geçmişte yapılan bu yanlışları ortaya çıkaramazsak Türkiye’yi demokratlaştıramayız. Bakanken de zaman zaman bazı insanlar bize gelip laf atarlardı. “Siz kendinizi hükümet zannediyorsunuz. Bu memlekette askerler ne derse o olur kardeşim, boşu boşuna kendi kendinize gelin güvey olmayın.” derlerdi. Bunda da çok ciddi gerçek payı vardı.

-Sivaslısınız, Sivas katliamı olduğunda milletvekiliydiniz. Sizin gördüğünüz neydi Sivas’ta?

Ben Sivas’ta derin devletin parmağının olduğunu şiddetle düşünüyorum. Yani ‘Şak Şuk Paşa’ var ya, ben o zaman Sivas olayları sırasında başvurmadığım adam kalmadı, en son çaresiz kaldım Genelkurmay Başkanı’nı aradım, ama ulaşamadım. Ben Sivas’tan bilgi alıyorum, 300-400 kişi esas kalabalık. 3-5 bin kişi var ama seyirci, kuru kalabalık. Başbakana, müdahale edin diyorum. “Müdahale edersek, şu kadar sayı var baş edemeyiz.” diyor. O kadar sayı yok, bana inanın, diyorum, “Bana gelen bilgi öyle değil.” diyor. Sonra “Sen yine dön bilgi kaynağına sor, sonra beni ara.” dedi, tekrar döndüm, bir daha benim telefonuma çıkmadı. Orada 300-400 kişi civarında aktif militan adam vardı, ellerinde silah yoktu. Bir güvenlik gücü ciddi müdahale yapsaydı dağılır giderlerdi. Her şey göz göre göre oldu. Bu insanlık tarihini öyle kanattı ki... Hiç olmayabilirdi. Bir provokasyon vardı ve bunun önüne geçilebilirdi.

-Hükümetle asker arasındaki YAŞ krizini nasıl izlediniz?

YAŞ’la ilgili yasal ve anayasal zemin 12 Eylül’ün ürünüdür. Burada çarpık bir durum var. Askerler alışmış Türkiye’yi istedikleri gibi yönetmeye. Onlara bir hak verilmiş gibi sayıyorlar. Hâlbuki askerlerin tek görevi var, o da yurt savunmasıdır. Halkın seçtiği sivil bir otoriteye itaat etmenin dışında başka bir şey yapmamaları gerekiyor. Ama Türkiye’de bu yanlış işliyor. Askerler alışkanlıklarını sürdürürken sivil idare kendi yetkilerini kullanmamış çoğu zaman. Bu alışkanlıklar devam etsin istiyorlar. Doğrusu sivil otoriteye itaat etmeleridir. Hükümet bu süreçte Balyoz ve İnternet Andıcı davalarını dayanak yaparak müdahale etmek istedi. Bu görüntü verildi en azından. Hâlbuki bana göre hükümetin buna ihtiyacı yok. Atamalar zaten hükümetin ve cumhurbaşkanının yetkisi alanında. Yargının bağımsızlığı çok önemli; siyasi erk yargıyı kullanıyor intibaı olmamalı. Bazen kurunun yanında yaşın da yandığı durumlar oluyor ama onun dışında bu çetelerin ve darbecilerin üzerine gidilmesi gerekiyor. Bunu içtenlikle istiyoruz.

 

-Referandumda ‘evet’ oyu vereceğinizi açıkladınız. Epeydir demokratik tepkiler Türkiye’de AK Parti’ye destek olarak algılanıyor. Böyle algılanmaktan endişe duyuyor musunuz?

Söylediğiniz doğru. Geçmişte beraber olduğumuz sol çevrelerden insanlar ya da hedef kitlesi olarak seçtiğimiz Alevi kesiminin ‘evet’ dememizi anlamakta zorluk çektikleri, buna dönük bir tepki içinde oldukları bir gerçek. Ama biz aldığımız karardan eminiz, kararın doğruluğuna inanıyoruz. Birilerinin bizi birilerinin yanına koymasıyla hiç alakadar değiliz. Biz kendimizi nereye koyduğumuzu çok iyi biliyoruz. Halkın yanına koyuyoruz, bir. Demokrasi ve özgürlüklerin yanına koyuyoruz, iki. Eğer biz ‘hayır’ deseydik CHP ve MHP’nin yanına konulacaktık, üç. Geçmişte bir yığın anayasa değişikliği oldu. Hatta hatırlatmak isterim; Sayın Erdoğan’ın milletvekili olması için anayasal engelinin kalkması gerekiyordu, bizzat CHP’nin de desteğiyle anayasa değiştirildi. Deniz Baykal ve CHP, AKP’nin yanına mı konulmuş oluyor.

-Şimdi eskiye göre çok daha büyük siyasi kamplaşma var ama; ya bendensin ya da…

Bu kamplaşma olayı çok suni. Bir bardak suda fırtına koparılan bir olaydır bu gerçekten. Sanki bir seçim sandığı var, yeni bir hükümet seçilecekmiş gibi bir pozisyon yaratıldı. Bu tarihî bir hatadır. Bu halka karşı bir haksızlıktır. Siyasi partilerin bir görevi de halkın doğru bilgilenmesine ve doğru karar vermesine yardımcı olmaktır. Yani ben bu partilerin halka karşı haksızlık yaptıklarını düşünüyorum. Biz bu konuda bu oyuna alet olmadık. Parti meclisinde tartıştık, büyük çoğunlukla ‘evet’ kararı verildi. Çok az insanın karşı oyu oldu. Ayrıca biz niye birinin yanında olalım? Şahıs olsaydık bir partiyi destekliyor olabilirdik ama biz bir partiyiz. AK Parti’ye destek vermek gibi bir derdimiz yok, böyle en ufak düşüncemiz de yoktur.

-O zaman biraz da partinizin Türkiye’de nasıl bir siyasi boşluğu hedeflediğini açıklayabilir misiniz?

Partimizin Türkiye’de bir siyaset tarzı oluşturmak gibi bir iddiası var. Türkiye değişti, dünya değişti, bizim solcular değişmiyor bir türlü. Statükocu, çatışmacı, ‘yasak hemşerim’ci anlayışla sol bir yere gelemedi. Biz Türkiye’de solun halkla bütünleşmesi gerektiğini ve solda yeni bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu gören demokrat bir kitle partisiyiz. O yüzden mevcut sol partilerden farklıyız.

-CHP’nin sol üstünde hegemonik bir yapısı var. Bu sol hareketlerin önünde en büyük engel gibi duruyor. Solun bu büyük mahalle baskısından çıkıp varlık göstermesi zor değil mi? Mesela size karşı böyle bir mahalle baskısı yok mu?

Tabii. Özellikle referanduma ‘evet’ dediğimiz için ciddi bir mahalle baskısı var. Ama biz mahalle baskısını göğüsleyecek, bunun haksız bir baskı olduğunu bilen, buna inanan, bu konuda doğru bildiğinden asla şaşmayan, bu kararına ısrarla sahip çıkan bir anlayışa sahibiz. AK Parti’ye destek vermek gibi bir derdimiz yok. Niye destekleyelim? Biz bir partiyiz. Doğal olarak kendi partimizin görüşlerini söyleyeceğiz.

-Siz aslında baştan beri yargı reformuna dâhil olmak istediniz, önerileriniz oldu; ama pek kabul görmemesine rağmen yine desteğinizi sürdürüyorsunuz. Neden?

Başından beri izledik, önerilerimizi Meclis Başkanlığı’na götürdük. Sürece katıldık ancak siyasi iktidar bizim önerilerimizi çok ciddiye almadı. Bize göre daha önemli anayasal değişikliklere ihtiyaç var. Din derslerinin seçmeli olması gibi, yüzde 10 barajı gibi. Bütün bunlara rağmen biz aldık elimize, en son çıkan şekliyle pakete baktık. Bir yığın olumlu şey var. Askerin sivil yargıda yargılanmasından kadınlar ve çocuklarla ilgili düzenlemelere kadar… 26 maddenin 24’ü kimsenin itiraz etmediği şeyler. İtiraz edilen iki madde, HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili olanı. Bu iki maddeyi alıp önümüze koyduğumuz zaman görülür ki bu iki madde mevcut 12 Eylül darbe anayasasından bir adım daha ileride. Diğerlerine kimsenin zaten itiraz yok, bu ikisinin de durumu bu. Bunun için hukukçu olmaya, anayasacı olmaya gerek yok. Sadece okur-yazar olmak yeterli. Okur-yazar olmayanlar da torunlarına, çocuklarına okutup anlar ki bu iki madde de eskisine göre daha iyi. Her şeyden önce Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı veriyor. 12 Eylül Anayasası’nda hükümetin HSYK içindeki oranı 7’de 2, şimdi 22’de 2. Bunu reddetmek için halkın iyiliğini istememek lazım. Kısmen de olsa demokratikleşme sağlıyorsa, bunun daha iyisini yapamıyorsak, bunu AKP yapmış, şu yapmış demeden buna sahip çıkmak lazım. AKP’ye karşı olmak başka, bu paketin doğruluğunu, eğriliğini değerlendirmek başka…

-Size Alevilerin ‘seçmen davranışları’ ile ilgili birkaç soru sormak istiyorum. Aleviler, CHP ile hangi tarihî kesitte, hangi şartlarda yan yana geldiler?

Aleviler, 1950-60 arası Demokrat Parti’ye ciddi destek verdi. Bu sorunun cevabını ben de merak ediyorum aslında. Benim de bilimsel cevabım yok. Tahminime göre Alevilerde Stockholm Sendromu (katiline âşık olan maktul) var. CHP’ye destekleri o kadar tuhaf geliyor ki… Tabii bunu söylerken çok da haksızlık etmeyelim. Alevilerin genel olarak hümanist, barışsever, şiddeti çok öngörmeyen, sorunları daha çağdaş yaşama koşullarında çözmek isteyen bir tarafları var. Öte yandan Alevilerin bir tedirginliği olduğu da muhakkak. Osmanlı döneminde uzun süre Kızılbaş olarak bilinen bu cemaat, epey zor günler yaşamış. Cumhuriyet döneminde de benzer şeyler yaşandı. Çorum’dur, Sivas’tır, Maraş’tır vs... Ama galiba geçmiş dönemdeki daha ağır ki hep onun üzerinde duruyorlar. Tarihsel ezilmişlikleri var. Oysa ben bizim Alevilere seslenmek istiyorum. Artık bu 1300 yıl önce, 600 yıl önce yaşanan olayları gerekçe göstererek bugünü yönetmek yanlıştır. Bugün artık dünya başka bir dünyadır. Bugün artık çağ başka bir çağdır. Teknoloji gelişmiş, dünya bir köy olmuş. Hâlâ Kerbelâ’da yaşanan, bir anlamda Yezit ile Hüseyin arasındaki iktidar savaşının yasını tutuyorlar. Artık o dönemde, o coğrafi şartlarda kalmış, yaşanmış şeyler yerine bugün mağdur olan, horlanan insanlara sahip çıkalım. 600 yıl öncesini bırakalım, şimdiki insanlığa sahip çıkalım. Alevi toplumu bu konuda yeni bir bakış açısıyla kendini yeniden sorgulamalı, yeniden dizayn etmeli, statükocu yapıdan kurtulmalı. Eğer şeriattan korkuyorlarsa o zaman sistemi, ‘Diyanet’i ve onu kuranları sorgulamak lazım. Ayrıca İslami değerlere sahip insanların artık geçmişte yaşayan insanlar olmadığını, onların da değiştiğini, dönüştüğünü düşünmek lazım. Ben bir şeriat korkusu olduğunu düşünmüyorum. Yaptıkları iş, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. Devletin böyle bir politikası var. EDP olarak biz bu tabuları yıkmak için yola çıkmışız. Ben de demokratik düzen istiyorum; ama her dinî inancın kendini ifade edebildiği gerçek bir laik düzen istiyorum. Bu anlayışla solu yeniden yapılandırıyoruz. Alevilerin bizi anlamadığı iki şey var. Birincisi, ‘evet’ dememiz. İkincisi de eğitimde türbanın yasaklanmaması gerektiğine dair düşüncemiz. Bu süreç içinde biz bunu anlatacağız. Böyle bir misyonumuzun olduğuna inanıyorum. Eşit ve özgür bir Türkiye, biraz hayal gelebilir ama damla damla, tuğla tuğla yükselerek gerçekleşecek.

-Alevilerin Cumhuriyet tarihini okumada bir sorunu var. Aslında siz de buna değiniyorsunuz. Özellikle tek parti ile ilgili pek reel olmayan bir bakış açısı yok mu?

Alevilerin birçok bakımdan kendilerini sorgulamaları gerekiyor. Aleviler uzun yıllar o baskılardan dolayı dağlarda yaşamış.

-Aleviler tek parti döneminde mağdur oldu mu?

Aleviler tabii ki mağdur oldu. Ben Cumhuriyet çocuğuyum. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının önemli bir bölümü Alevi inanç merkezlerinin kapatılmasına dönüktür. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması ve sadece bir mezhebe hizmet etmesi yine bir Cumhuriyet projesidir. Bu insanların hoşuna gitmiyor ama bunu söylemek zorundayız. Kendimle ilgili birkaç şey söyleyeyim, baskı var mıydı, yok muydu anlayın. 1948 doğumluyum. Bizim köyde kışın belli günlerde cem tutulurdu. Aleviler tabii her gün ibadet yapmıyorlardı, ya da beş vakit namaz kılmıyorlardı. Kendilerini iş zamanına göre ayarlamışlardı. Yazın kimsenin ibadet yapmak gibi bir durumu olamaz. Herkes çiftte çubukta, kış olunca ibadet gündeme gelir. Bu inanç; beğen, beğenme. Bizim köyde de jandarma karakolu vardı. Cem tutulan ev köyün en büyük evidir. O evde toplanılır, dede gelir ama kapıya bir bekçi konulurdu. Niye? Jandarma zaman zaman gelirmiş, dedeyi ve birkaç kişiyi alır, bir-iki pataklar, dedenin sakalını keser gönderirmiş. Millet de korkup kapıya bekçi koyarmış. Kendi aramızda ‘Aha jandarma geldi!’ deyip kapıya yöneliriz. Çocuk hâli yani ama büyüklerimizin böyle bir tedirginlik içinde olduğunu hissediyoruz. Yaşanmış şeyler. Cumhuriyet’in baskılarından birisi. Hâlâ travmadır benim için. CHP’nin jandarma baskısı dönemi için derlerdi: “Halk jandarmadan korktuğu kadar Allah’tan korkmuyordu.”

-Peki, bu travma sizde neye yol açtı?

Ben ortaokula Sivas’a gittim. Sivas’ta Selçuk Mahallesi’nde dayımın yanında oturuyorum. Alevilerin bir mahallesi var ama burası çarşıya yakın, daha çok entel bürokratların oturduğu bir mahalle. Bir gün çıktım. Orada beş-altı genç top oynuyor. Ben de onlara yaklaştım, katılmak istedim; baktım bana yüz vermediler. Durdum, dikildim, çağırmalarını bekliyorum. Sonra geriye döndüm, baktım arkamdan “sırtı sarı, Kızılbaş” diye alay eder gibi konuşuyorlar. Bunlar çocuk; demek ki büyüklerinden duymuşlar. Ben ondan sonra uzun yıllar ortaokul, lise, hatta üniversiteye gelinceye kadar Alevi olduğumu kimseye söylemedim. Genelde tanık oluyorduk büyüklerin ‘sakın Alevi olduğunuzu söylemeyin’ dediklerine. Cumhuriyet dönemi dediğimiz dönem öyle güllük gülistanlık bir dönem değil. Dolayısıyla bence, Alevilerin, hem Cumhuriyet döneminde hem de Osmanlı döneminde yaşananları bir tarafa bırakıp artık çağdaş birtakım bakış açısıyla, bilimin, teknolojinin gereklerini de değerlendirerek kendi kimliklerini, kendi kültürlerini gerçekleştirmenin, kendileri için doğru olanı yapmanın zamanı geldi geçiyor. Alevilerin kendilerini yeniden tanımlamalarına, yeni vaziyet almalarına şiddetle ihtiyaç var.