|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
RÖPORTAJ

Toplumun teröre karşı hissiyatı ve dili değişiyor

26 Temmuz 2010 / FATİH VURAL
İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ferhat Kentel, artan terör olayları karşısında değişen toplumsal hâl ve dil üzerine ilginç değerlendirmelerde bulunuyor.

Şehir Üniversitesi (İstanbul) Sosyoloji Bölüm Başkanı Doç. Dr. Ferhat Kentel’le artan terör olayları karşısında değişen toplumsal hâli ve dili konuştuk. Kentel, arada kalmış gibi görünen o geniş ve sivil dile atıfta bulunuyor: “En güçlü ses çıkaran o (militer diller) olduğu için (onları) güçlü zannediyoruz. Oysa ortası hayat dolu; ama iki uç, ölümden bahsediyor. Hayat işte. Ara renklerde hayat var.”

-Geçtiğimiz günlerde, Iğdırlı Akdeniz ailesi ikinci çocuklarını teröre şehit verdi ve taziyeler sırasında akrabalarının komutanlara serzenişi, yakın örnekleri akla getirdi. Bu noktada, toplumun orduya bakış açısında bir değişiklik yaşadığı tespiti iddialı mı olur?

Artık kendisini ve tarihini sorgulayan bir toplum var. Şimdiye kadar farkına varmadığı ‘öteki kimlikler’i görür oldu. Dünya kadar düzene itiraz eden insan var bu memlekette. ‘Ordumuz, elemanlarıyla dünyanın en iyi yetişmiş ordularından biri. Pozitif bilimlerden sosyal bilimlere kadar her konuda bilgi sahibi olan, çok okuyan kurmaylar’ diye bir şey anlatılıyor. Ama İlker Başbuğ’un bundan bir-iki yıl önce yaptığı modernite-postmodernite tartışması hakikaten çok acıklıydı. Ordunun o entelektüel birikimini söylemek istiyordu; ama ne moderniteyi ne de postmoderniteyi anlamamış. Buradan çıkarak ordunun derin bir birikime sahip olmadığını gördük. Biz ordunun entelektüel olmasını değil, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı, bu toprakları korumasını bekliyorduk. Ama görüyoruz ki güvenlik zafiyeti var. Kendi döşedikleri mayınların nerede olduğunu bilmeyen komutanlardan, askerin eline el bombası tutuşturan psikopatlardan, darbecilerden, cuntacılardan oluşan bir yapıdan bahsediyoruz. En önemli kalemleri, siyasete müdahale etmek. Ama müdahaleyi aşan tahakkümcü dilleri de çok yıprandı. Bu toplumun ortalama hissiyatı, “Çocuklarımızı askere gönderiyoruz. Ölerek dönüyor”a dönüşüyor. Ordu, kurucu unsur olmaktan çıkıyor gibi geliyor bana. Yeni bir dönemdeyiz denemez; o bir yerlerde sürer. Yemekhanelerde ‘Allah’ yerine ‘Tanrı’ ifadesini kullanan bir ordunun, bir yandan da ‘peygamber ocağı’ lafını etmesi sırıtmaya başladı artık. Toplumun her şeye rağmen, derinde bir olgunlaşma geçirdiği, hesaplaştığı muhakkak.

-Resmi ideolojinin terörle mücadelede kullandığı dilde de bir kırılma var mı?

Var galiba. Çok kısa bir süre önceye kadar ‘gerilla’ lafı çıkmazdı. Murat Belge de yazdı. Türkiye’de ‘kontrgerilla’ diye bir örgüt vardı. O varsa gerilla da vardır zaten. Kızıl Tugaylar, RAF gibi illegal ve küçük gruplardan oluşan örgütlerden farklı bir örgüt bu. Bir yandan teröre başvursa da bir sempatizan kitlesi var. Bu yönüyle ETA, Batasuna’yla karşılaştırılması gereken, toplumsal tabanı olan, savaş ve ordu mantığıyla hareket eden örgüt… Bunu görürsek, doğru dürüst tanımlamaya çalışırsak, kelimelerin bağımlılığından kurtulabilirsek, belki daha fazla çözebileceğiz bu sorunu. O yüzden mecburen dilde de değişim başladı. ‘Terörist’ dediğiniz zaman, habire ayırmaya çalışıyorsunuz. Kürtler başka, bunlar başka… ‘Pekeke’ demezsen, ‘Pekaka’ düşmanı oluyorsun örneğin. Bu semboller, bir yere ait olmamızı sağlıyor. Bırakalım bu ait olmak hikâyelerini; dünya kadar insan ölmüyor mu? Ama dilin kırılıyor olması noktasında da iyi bir yerdeyiz gibi geliyor.

-Güneydoğu’daki sivil toplum kuruluşlarının ‘silah bırak’ çağrısı yapması, açılımın durağanlaştığı noktada, umutları biraz daha artırdı. Yine de ‘Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ demek, çok mu iyimserlik olur?

İyimser olmak zorundayız. Başka türlü siyaset ve kelime üretilemiyor. ‘Mahvolduk, bittik, herkes kenara çekilsin’… Siyaset üretmenin, düşünce üretmenin altında hep umut vardır. Sivil toplum kuruluşları yeni laflar ediyorsa, yeni bir umut doğmuş demektir. O yüzden, eskisinden daha kötü durumlara düşme ihtimalimiz olsa bile, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çünkü artık yeni bir söz söylendi. Bu memlekette Ergenekon tartışıldıktan sonra, kollarının her yerde olduğu dönemlere geri dönmemiz mümkün değil. ‘Eller tetikten çekilsin’ diyen bu çağrıların şöyle bir anlamı var… İnsanlar öldükçe biz sürekli olarak iki kutuplu düşünmeye başladık. Bir yanda Türk ordusu var, diğer yanda PKK. Kabaca, Türkler ve Kürtler şeklinde düşünme çizgisine evrildik. Kürt kökenli sivil toplum kuruluşlarının yapmış oldukları açıklamalar, hayatın ikiye ayrılacak kadar basit olmadığını gösteriyor. Arada dünya kadar renk var. Sadece Kürt tarafında, PKK dışında alternatifler doğmasına yaramıyor bu; Türkler için de çok önemli ipucu veriyor. Türkler içinde de farklı sesler var. İkisi arasındaki o çok renkli yerde Türk ve Kürt ayrışamıyor artık. Bu insanların Türk ve Kürt olarak konuşmalarına da gerek yok.

-O aradaki renklerin gücü nedir? Çünkü iki tarafta da koyu renkli ‘militer dil’ var.

İdeolojik olarak çok güçlü değil belki bu. Genel laflar etmekten korkarım; ama potansiyel olarak çok güçlü, o aradaki durum. Sosyal bir varlık olarak insan nedir dediğiniz zaman; anne, baba, kardeş, akraba, dil grubu, dinimiz, şehrimiz, mesleğimiz, okulumuz olabilir; bizi kapsayan şeyler. Toplum içine girdiğimizde, ‘Bütün bu özelliklerimle varım’ deriz, ‘Bütün bu duygularımla ben güçlüyüm.’ Militer dille konuştuğum zaman, diğer hasletlerimi devreye sokamıyorum demektir. İki kutup arasındaki durum, bu ‘çokluk hali’dir. Hem o çokluğu paylaşıyoruz, hem de kendi içimizde tekil özelliğe sahibiz. İnsanlar birbirine değebilir. Ama her insanın değme kapasitesi de, dili de tekildir, biriciktir. Dolayısıyla insanları bir kutba, bir paketin içine sokmaya çalışma, insan adına en büyük cinayettir. ‘Senin çoğulluğunu ve tekilliğini kabul etmiyorum’ diyoruz.

-Bu durum iki tarafa da acı vermeyecek mi? Çünkü o ön kabuller, doğru saydıklarınız yıkılıyor. Doğrusuz kalıyorsunuz! İki tarafı da manipüle eden dil, yüceltilerek, güçlendirilerek yeniden üretiliyor…

Ya da konuşan, en güçlü ses çıkaran o olduğu için güçlü zannediyoruz. Ortası hayat dolu; ama iki uç, ölümden bahsediyor. Hayat işte. Her şey. Ara renklerde hayat var. 2002’de AK Parti iktidarıyla başlayan bir süreç. Belli ki o dönemden itibaren birileri harekete geçti. AK Parti, dünya kadar hata yapan bir parti; ama bu toplumdaki değişim taleplerine tekabül eden bir parti. ‘Yeter, sıkıştım bu gömleklerin içine’ diyen insanları, önemli ölçüde temsil eden bir parti. Bu partinin iktidara yürüyor olması; egemenler ve egemenlik altında olanlar arasındaki kabuklaşmış, sertleşmiş o ilişkinin kırılma ihtimalini gösterdi. Müslümanlar pekâlâ modern, demokrat, hatta dünyevî olabiliyormuş. Kürtlerden Ermenilere kadar herkes konuşulmaya başladıysa, ‘statükoyla ehlileşmiş insanlar’ ne yapacaklar? Kendimi fikren beyazlatmışım; biat etmişim… Biz, seküler milliyetçi ideolojinin içinde başörtüsünü, İstanbul lehçesiyle konuşmayanı etiketlemedik mi? İyi de bunların hepsinin içinden ben geçmedim mi zaten? Annemizin Kürtçesinden, başörtüsünden utanmadık mı hepimiz? Modern olmadıkları için etrafımıza aşağılayarak bakmadık mı? Oradan çıkarak, daha iyi üniversiteler okuyarak ehlileştik. Ama bizim izlediğimiz bu yolu izlemeyen; cemaatiyle, diliyle ve kültürüyle direnen, varlığını devam ettiren insanlar vardı. Bir yandan bu insanları, bir yandan da beyaz dünyanın içine giren insanları görünce sizde de bir yıkım oluyor. 2002’de de böyle ciddi bir yıkım oldu. O dengenin bozulmasıyla birlikte birileri çok fazla korkmaya başladı. Kendilerini tehlike altında hissetmeye başladıklarında daha çok sesleri çıktı. Sonunda canı acıyor işte bu insanların. Tarihi ve kendinizi mükemmel olarak düşünürken; hepsinin yalan olduğunu görüyorsunuz. Ne yapacaksınız? Ya kendi kendinize sıkı bir hesaplaşma yapıp gözlerinizi açacaksınız. Ya da o can acımasını, çok daha keskin ve uzun duvarlar örerek engellemeye çalışacaksınız.

-‘Öteki’leştirdiğimiz, yani ‘nesne’leştirdiğimiz hayatların farkına da varma süreci bu. Ergenekon’u ve faili meçhulleri öğrenmeseydik; belki de Galatasaray’da önünden geçtiğimiz Cumartesi Anneleri’ne durup bakmayacaktık. Bu süreç, bireyin kendisini de fark ettiği bir süreç mi?

Öyle. Orada hain ve benzeri her türlü sıfat size yapıştırılıyor. Kendisini bu toplumun efendisi sayan bir kast sistemi var. Yargı dünyasında bunun örneklerini görüyorsunuz. Üstün okullara, ekollere sahip insanların olduğu bir yapı vardı ve alt-üst arasındaki denge çok katıydı. Modern vatandaş aslında her bireyin, toplumun kendisini resmettiği yerle özdeşleştirmesinde yatar. Çok fakir bile olsanız, kendinizi devletin vatandaşı sayarsanız, o devlet düzeni yürüyordur. Burjuva olmasanız bile, burjuva değerlerini öğreniyorsanız, vatandaşlık için sizden bekleneni yapmış olursunuz. İçinde bulunduğunuz o beyaz dünyayı sorgulamaya başladığınız zaman yalnızlaşıyorsunuz. Size, sınıfına ihanet eden olarak bakıyorlar. Ama aynı zamanda; altta kalmış, ‘öbür dünya’yla buluşuyorsunuz. Orada çoğullaşıyorsunuz. Hakkarili köylüyü, Çorumlu esnafı bünyenizde taşımaya başlıyorsunuz.

-Bu çok kimlikliliği barındıran sivil dilin güçlenmesinde, siyasetin dili ne derece etkili?

İkisi arasındaki ilişki o kadar karşılıklı ki! Siyaset durup dururken çıkmıyor. Esas siyaset, toplumdan çıkandır. Türkiye’de dünya kadar parti kuruldu. Peki, niye oy alamadılar? Çünkü toplum üretmedi o partiyi. AKP’nin kuruluş aşamasında bir sürü araştırma yaparken, Diyarbakır’daki Kürtlerden Burdur’dakilere kadar bir sürü yerde, AKP hakkında ortak bir dil duyuyordum. Kürtler, “Nihayet kendimiz gibi olabileceğimiz ve bizi anlayan bir parti geliyor.” diyordu. Burdur’daki adam da “Bu devletin üzerimizdeki baskısı yeter!” diyordu. O zaman şunu anladık: Toplumun kendi gibi olma arzusu var. Sürekli birinden fırça yemek, aşağılanmak, adam yerine konmamak karşısındaki ortak bir talepti bu. Kabaca AKP, böyle bir talebin uzantısıdır. Bunun tersi de doğru. Siz kendinizi AKP’ye oy vermiş biri olarak gördüğünüz zaman ister istemez ‘nesne’leşiyorsunuz. Kendinizi, o partinin kelimeleriyle anlatıyorsunuz. Bir parti, aynı zamanda toplumu stabilize eder, yerleştirir. Bu sayede birliğimiz tesis edilir. DTP’ye oy vermek de, Türkiye Cumhuriyeti birliğini sağlayan en önemli şeylerden biridir. DTP her kapatıldığında bu memleket bir kere daha bölünmektedir. Çünkü ‘DTP sayesinde, benim Meclis’te vekillerim var’ dediğim anda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını üretiyorum aslında. Parti her kapatıldığında da, sen yallah dışarı! Ben her seferinde Türkiye Cumhuriyeti’nden bir kere daha kopuyorum. Çok muhafazakâr bir şeydir aslında siyasal parti. Kaos, anarşi gibi durumlara karşı düzene sokar, uysallaştırır.

-Devletin sizi ciddiye aldığı yerdir de…

Tabii ki. Bunu uzatın başka yerlere… Taraf Gazetesi mesela… İddia ederek söylüyorum... Bugün Taraf, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir arada durmasının temel dayanaklarından birisi. Onun yanında Zaman, Yeni Şafak, Günlük gibi, sesi bir ölçüde radikal çıkan basın organlarını takip eden insanlar, karmakarışık duygularının bu gazeteler vasıtasıyla duyurulduğunu hissediyorlar. “Evet, ben buraya aitim. Nefes aldık.” diyorlar. Bunları kendim de duydum: “Hastalarımla Kürtçe konuştuğum için sürüldüm. Bunu hiçbir yerde bağıramadım. Taraf bunu bağırıyor.” İsyan edebilecek bir adamken, Taraf sayesinde uysallaşıyor. Taraf, aslında ne kadar muhafazakâr bir rol oynuyor bir yandan.

-Althusser’in ‘devletin ideolojik aygıtı’ dediği şeye karşı, ‘toplumun ideolojik aygıtı’…

Tabii; ama sonuçta ideolojik aygıt dediğimiz şey; bir şeyi eski yerde tutmuyor, döndürüyor. Başka bir yere gidiyor. İçeri girmek için mücadele eden herkes; aslında o düzeni yeniden var eder. Dışarıda durduğunuz zaman yıkarsınız aslında. Kızlar, başörtüleriyle okula gitmeye başladıklarında, bu düzeni güçlendirmeye başladılar. Kürtler, barajın düşürülmesi sonucunda Meclis’e girmek istedikleri anda, bu düzeni güçlendiriyorlar. Kandil’den, Mahmur’dan gelen o militanlar, bu memleketin bölünmezliğinin en önemli işareti olarak geldiler mesela. İstedikleri kadar zafer işareti yapsınlar. ‘İçeriye geldik, buradayız’ diye seviniyorlar. Evet, Türkiye Cumhuriyeti’nin zaferidir aslında o. Ama bizim statükomuz bunu anlamıyor!