|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
 YAZARLAR

Hasan-Âlı Yücel
Sayı: 1024 / Tarih : 15-11-1997
Hasan—Âli Yücel adının benim neslim için son derece olumsuz çağrışımları vardır.

Aksiyon Etkileşim Kutusu
Bookmark & Paylaş
Video Foto Ses
Yazdır Arkadaşıma Gönder
Yorum yazın
Yorumları Oku
Köy Enstitüleri'ni kurup bu okullarda "komünist" yetiştiren, milliyetçileri ezip tabutluklarda inletirken komünist aydınlara kol kanat geren, Türk—İslâm kültürünü yok ederek onun yerine Greko—Lâtin kaynaklı hümanist kültürü yerleştirmek için Yunan, Lâtin ve Batı klasiklerini tercüme ettirmiş bir Maarif Vekili, o kadar.

Düşünme melekesini âdeta dümura uğratan o abes ideolojik kavganın içinde doğruyu arayan yoktu; herkes herşeyi işine geldiği gibi yorumluyor, her türlü bilgiyi bir çeşit silaha dönüştürerek diğerinin üzerine yürüyordu. Kavgayı mutlaka kazanmak isteyen iki taraf için de her yol meşru ve mübahtı; köşe yazılarında, seminerlerde, konferanslarda, meydan nutuklarında adları sık sık zikredilen, bu kavganın sembolleri haline gelmiş bazı şahsiyetler vardı; ya yüceltilir, ya yerin dibine batırılırlardı. Kimse düşmanı olduğu yazarın ne söylediğini merak etmezdi; o düşmandı, söyledikleri mutlaka yanlış ve zararlıydı. Solda mesela Peyami Safa'yı, sağda mesela Nâzım'ı ciddi bir biçimde okuyan kimse yoktu; okuyanlar da sadece kavgada kullanabilecekleri veriler arar, asla anlamaya çalışmazlardı.

Hasan—Âli Yücel adı benim için de doğrusu hiç sevimli değildi; bu imzayı taşıyan hiç bir kitabı okumamış olsam da popüler—ideolojik kitaplardan onunla ilgili bir hayli malumat edinmiştim. Ünlü Yücel—Öner dâvası, dolayısıyla Avukat Kenan Öner'in iddiaları hakkında da azçok bilgim vardı; kısacası Hasan—Âli komünistin tekiydi. Halbuki değilmiş; bir gün elime Dâvam (1947) adlı kitabı geçti, başından sonuna kadar okudum. Neredeyse yemin—billah komünist olmadığını söylüyor, mesela 1924 yılında yazdığı "Üç Telli Saz Şairine Üç Telli Saz'dan Cevap" adlı şiirinde Nâzım'ı yerdiğini söylüyordu, ancak başından beri onun şairliğini takdir etmişti. Mektep ve meşrep arkadaşı olsaydı, onu da ifade etmekten çekinmezdi.

Doğrusu Hasan—Âli'nin Dâvam'da anlattıkları bana samimi gelmişti; ayrıca "komünist" oldukları iddia edilen bazı aydınları kolladığını inkâr etmiyor, kendince makul gerekçeler de sıralıyordu. Tamam, ama, Nihal Atsız—Sabahattin Ali dâvası sonuçlandıktan sonra, "Irkçı—Turancı" hareketlere karşı alınacak tedbirleri tesbit etmek üzere kurulan komisyonun başkanlığına o getirilmemiş miydi? Ve bu heyetçe hazırlanıp Dahiliye Vekâleti kanalıyla İstanbul Örfi İdare Kumandanlığı'na gönderilen raporda, aralarında Peyami Safa, Mükrimin Halil Yınanç, Remzi Oğuz Arık, Samet Ağaoğlu, Osman Turan, Nihad Sami Banarlı gibi isimlerin de bulunduğu kırk yedi yazar, şair, bilim adamı ve gazeteci "Irkçı—Turancı" oldukları ve hükümeti devirmek için gizli cemiyet kurdukları iddiasıyla ihbar edilmiyor muydu?

Yani kafam karışmıştı; Hasan—Âli komünist değildi, fakat komünist aydınları kolluyordu; güçlü millî duygulara sahipti, fakat milliyetçileri ihbar ediyordu. Onun düştüğü bu trajik durumun sebebini, yıllar sonra, Niyazi Berkes'in hatıralarını okuduktan sonra çözebilmişimdir. C. W. Hostler adlı yazarın Türkçülük ve Sovyetler adlı kitabına dayanarak Millî Şef'in İkinci Dünya Savaşı başlarında açıkça Nazilere göz kırptığını söyleyen Berkes'e göre, Paşa, savaş Almanların aleyhine dönünce uyduruk bir Irkçılık—Turancılık dâvâsıyla Kremlin'in gözüne girmeye çalışmış, savaştan sonra Nazi uyduluğundan vazgeçip rotasını İngiliz/Amerikan uyduluğu yönüne çevirdikten sonra, "faşist saldırıların" ustalıklı bir biçimde Hasan—Âli Yücel'e yönelmesini sağlayıp kendisi geri plana çekilmişti. Açıkçası, Yücel'in adına işkence edebiyatının yapıştırılmasına sebep olan Millî Şef'ti.

Artık Hasan—Âli'yle ciddi bir biçimde ilgilenmeye başlamıştım; hatta Yahya Kemal hakkındaki kitabımı yazarken onun Edebiyat Tarihimizden adlı eserinden bir hayli yararlandım da. Bu arada Mevlevîlikle ilgisi bulunduğunu öğrenmiştim; hâtıralarını okuyunca şaşıp kaldım. Bu ilgi sıradan değil, köklü bir ilgiydi, çünkü Mevlevî bir aileden geliyordu; çocukluğu Yenikapı Mevlevîhanesi'nde geçmiş ve çok küçük yaşta sikke giyip derviş olmuş bir Cumhuriyet bakanı. Nitekim sikkeli ve tennureli bir çocukluk fotoğrafı var. O Yenikapı Mevlevîhânesi ki, klasik Osmanlı kültürünün imbikten geçirildiği, Itrî'leri, Şeyh Galib'leri, Dede Efendi'leri yetiştirmiş ocaktır. Çocukluğu bu ocakta geçmiş ve kulakları erken yaşlardan itibaren Mevlevî musikisiyle beslenmiş birinin eski kültürden bütünüyle kopması mümkün mü? Nitekim Hasan—Âli'nin Mevlânâ sevgisi müsellemdir; hatta bir keresinde rüyasına giren Mevlânâ, "Hasan, benim dervişimi koru!" deyince dehşet içinde uyanmış, Konya'da Dergâh—ı Mevlânâ'nın emektarlarından olup tekkeler kapatılınca gideceği yeri olmadığı için bir vazife uydurularak dergâhta barınmasına izin verilen, ancak bir süre önce emekli edilen Ankaralı Mehmed Dede'nin kayd—ı hayat şartıyla yerinde bırakılmasını sağlamıştır.

Düşünün bir kere; hem böyle yerli ve derunî hassasiyetleriniz var, hem Tekkeler ve Zaviyeler kanununun getirdiği yasakları harfiyyen uygulamak zorundasınız. 1921'de Yahya Kemal'in pozitivizme ve materyalizme karşı başlattığı, Bergsoncu niteliği ağır basan Dergâh hareketinin içinde yer almışsınız, fakat en şedid pozitivist uygulamalara imza atıyorsunuz. Hem içine doğduğunuz musikide bestekârlık seviyesine yükselmişsiniz (Hasan—Âli'nin "Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz" güfteli nefis bir Sûznâk şarkısı vardır), hem de bu musikiyi hayatımızdan uzaklaştırmak ve kurduğunuz konservatuvarın kapısından içeri sokmamak gibi bir misyonunuz var. Gerektiğinde en güzel şekilde Kur'an ve Mevlid tilâvet edebiliyorsunuz, fakat Nutuk'u mukaddes kitap ilan etmiş, ömrünüzün sonlarına doğru da Allah Bir (1961) adını verdiğiniz uzun bir münacaat yazmışsınız; hem yüksek bir edebî zevkiniz, hem en kötüsünden "devrim" şiirleriniz var. Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış (1932) adlı eserinizde divan şiirini yerin dibine batırmışsınız, fakat kendi kendinizle başbaşa kalıp dertlerinizi dökme ihtiyacı hissedince Fuzûli'ye nazire niteliğinde bir Âlî Divanı tertip ediyorsunuz vb. Durumunuzu tarif etmek için "trajik"ten daha uygun bir kelime düşünülebilir mi?

Peki Hasan—Âli'nin son büyük Osmanlı münevveri olan İbnülemin Mahmud Kemal İnal'a duyduğu saygı ve eserlerini bastırmak için gösterdiği olağanüstü gayret nasıl açıklanabilir? Son Asır Türk Şairleri, Son Sadrazamlar ve Son Hattatlar, çeşitli çevrelerden eleştiriler almasına rağmen, Maarif Vekili olarak onun "himmet"iyle ve İbnülemin'in şahsî üslubuna hiç müdahale edilmeksizin yayımlanmıştır. Hoş Sadâ'yı da İş Bankası Kültür Yayınları'nın başına geçtikten sonra, İbnülemin'in bizzat ayağına gidip ricada bulunarak aldığını biliyoruz. Muhammed İkbal'in Câvidnâme'sini Annemarie Schimmel'e tercüme ve şerh ettirerek İş Bankası Kültür Yayınları arasında yayımlayan da Hasan—Âli'dir.

Hasan—Âli Yücel'in Millî Şef devri eğitim ve kültür politikasına damgasını vuran önemli bir kültür, edebiyat ve devlet adamı olduğu şüphe götürmez. Onun döneminde kapsamlı bir tercüme faaliyeti başlatılmış, Yunan, Latin, Batı ve Şark—İslâm Klasikleri dizilerinde, yüzlerce eser Türkçe'ye kazandırılmıştır. Klasiklerin Türkçe'ye kazandırılması, tek yanlılığı (göstermelik olarak yayımlanan Şark—İslâm klasikleri zevâhiri kurtarma amacına yöneliktir) ve Hasan—Âli'nin kültüre bakışındaki temel yanlışlık hesaba katılmazsa, sonuçları bakımından, Cumhuriyet tarihindeki kültür hareketlerinin en önemlisidir. Asıl gayesi İslâmî muhteva taşıyan Türk kültürüne alternatif olarak Greko—Latin temeline dayalı yeni bir kültür meydana getirmek olan bu faaliyetin önemi ve büyüklüğü inkâr edilemez. Hatta geniş bir okuyucu kesimi, İbn Arabî, Mevlânâ, Şebüsterî, Irakî, Sa'dî gibi İslâm düşünürlerinin Şark—İslâm Klasikleri serisinde çıkan eserleriyle ilk defa bu tercüme faaliyeti sayesinde buluşmuştur, bu da doğru. Ancak şark klasiklerinin de hümanist bir bakış açısıyla sunulmak istendiği bir gerçektir.

Bugün durduğunuz noktadan 1930'lara, 40'lara bakarsanız, Türk aydınlarından çoğunun Hasan—Âli'nin yaşadığı bir trajediyi ister istemez yaşadığını görürsünüz. Tanpınar'ın ifadesiyle, "yeninin taraftarı ve mücadelecisi, fakat eskiye bağlı; hayatının bazı devirlerinde yeninin adamı olarak eskinin, bazı devirlerinde eskinin adamı olarak yeninin tazyiki altında yaşayan", iki medeniyet arasında sıkışıp kalmış aydınlardır bunlar; "Debussy'yi, Wagner'i sevmiş, Mâhur Beste'yi yaşamışlardır".

Velhasıl, Hasan—Âli kelimenin tam mânâsıyla bir Tanpınar adamıdır.



NOT: UNESCO, 1997'yi, doğumunun 100. yılı münasebetiyle "Hasan—Âli Yücel Yılı" olarak ilan etmişti. Bugüne kadar ciddi bir faaliyete şahit olmadım.

15.11.1997

Beşir Ayvazoğlu
YAZARLAR Yazarın Diğer Yazıları
15 Kasım 1997 Hasan-Âlı Yücel
1 Kasım 1997 Nakşıdıl Sultan
18 Ekim 1997 Mustafa Râkım Efendı
4 Ekim 1997 Sadullah Paşa ve Yalısı
20 Eylül 1997 Hasan Celâl Güzel
6 Eylül 1997 Hâlet Efendı
23 Ağustos 1997 Hâlet Efendı
9 Ağustos 1997 Levanten
26 Temmuz 1997 Şenol Demiröz
12 Temmuz 1997 Ayhan Songar
Yazarın arşivine ulaşmak için tıklayın