|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Mavi Rüya 06 Şubat 2012, Pazartesi 0 0 1 0
Melda Bekcan
m.bekcan@aksiyon.com.tr

İnşaat işçisiyiz, farkında değiliz

Kimine göre haftalık dertten tasadan kurtulmak için eğlence, kimine göre yoğun mesai saatlerinin ardından dinlence, kimine göre de sabah saat alarmını kurmadan bilhassa uykuya ayrılması gereken bir zaman dilimidir, pazar günü.

Bazıları sabahın köründe yollara düşüp akşam geç saatlere kadar gezip tozmayı sever, bazıları da o dükkan senin, bu çarşı benim dolaşmayı, deliler gibi alışveriş yapmayı.

Kimi, bomba patlasa evden dışarı çıkmaz, kimine de para versen evden içeri adımını atmaz!

Yani herkes için anlamı farklıdır, pazar gününün; çünkü mutluluğun tanımı ve hissiyatı, kişiden kişiye değişir.

Sizi bilmem ama ben haftanın bu yegâne tatil gününü dört gözle beklerim; çünkü ne zaman aklıma takılan bir konuyu düşünme ihtiyacı duysam, pazar gününe ötelerim.

Malum, çoğu çalışan gibi benim için de haftanın diğer günlerindeki yoğun koşturmaca içinde hasretini çektiğim bir eylemdir düşünmek.

Vee nihayet pazar günü teşrif ettiğinde gerek sesli, gerekse sessiz düşünmeyi yeğlerim.

Sesli düşünmekten kastım, ortak paydam olan dostlarla buluşmak, konuşmak ve fikir alışverişinde bulunmak.

Sessiz düşünce ise kendimle baş başa kaldığımda vuku buluyor, çoğu zaman etrafımdaki nesneler ilham veriyor.

Biliyorum biraz garip bir durum fakat ‘inşaat sektörü’ son zamanlardaki en önemli ilham kaynağım benim.

Her pazar günü aynı saatlerde, aynı sandalyede oturuyor, sırtımı aynı duvara yaslıyor ve camdan dışarı bakarken aynı duyguları yaşıyorum.

Oturduğum evin tam karşısında inşa edilen binada, inşaat işçileri özenle çalışıyor. Demir çubuklar, alçılar, tuğlalar ve adını bilmediğim onlarca malzeme gidip geliyor.

Kalın ve upuzun demirleri telkâri gibi işleyip inşaatın her santimetrekaresine alın teri döküyorlar.

Onlar durmadan çalışırken avuç içimi yanağıma dayayıp saatlerce binadaki işçiliği seyrediyorum.

Bir tuğla! Üstüne bir tuğla daha! Biraz harç, biraz da demir…

Katlar üst üste çıkıyor ve yavaş yavaş bir bina oluşuyor.

Hayaller kuruyorum… Acaba inşaat bittiğinde, bu dairelere kimler taşınacak ve belli bir süre sonra kimler binadan uzaklaşıp başka semtlere taşınacak?

Elbette bazı daireler satın alınacak, bazıları da kiralanacak.

Dairelerin oturma odasında, hangi misafirler ağırlanacak? Bu binada doğum olacak mı ya da ölümün soğuk nefesini, insanlar algılayacak mı?

Evlenip yuvadan uçan olur mu ya da boşanma rüzgârı, buraya taşınan ailelerden birine dokunur mu?

Her şeyden de önemlisi… Binada görev yapan işçiler, onlarca hayatın kader çizgisinde, belirleyici unsur olduklarının, inşa ettikleri binada yaşanacak hadiselerin idrakinde mi?

Sadece onlar değil, aslında biz de yüzlerce bina inşa ediyoruz an be an, farkında olmadan…

Örneğin okul sıralarında mürekkep yalayan öğrenciler, istikballerini inşa ediyor tıpkı nikah masasında ‘Evet!’ diyen çiftlerin kutsal bir yuvanın temelini inşa ettikleri gibi.

Tabii tüm inşaatlar böyle güllük gülistanlık değil!

Zaman zaman yeni nesil için kaygılanıyor ve onların gelecek yıllar için nasıl bir bina inşa ettiklerini merak ediyorum.

Ellerden düşmeyen bilgisayar tabletleri, cep telefonları ve dokunmatik ekranlar yani ‘silikon vadi’ bende kaygan bir zemin intibası bırakıyor, sanki en küçük bir sarsıntıda yıkılacakmış gibi.

Maalesef film senaryolarına konu olan ‘Alien’ neslinin yetişmesinden korkuyorum; hani gözü, parmakları ve kafa yapısı bihayli büyük olan.

Yeni nesil de sürekli ekrana bakıyor, klavyede parmaklarını gezdiriyor ve beyninin belirli bölgelerini ağırlıklı olarak kullanıyor demek ki ileride ‘Alien’ gibi onların da gözleri, parmakları ve kafa yapıları diğer uzuvlarına oranla daha fazla gelişebilir!

Her fırsatta olduğu gibi yine ısrarla ‘duygu yoksunluğunun’ altını çizmek istiyorum ve yeni nesil adına endişe ediyorum; çünkü silikon vadide ‘samimi duygular’ uzun süre tutunmayabilir.