Türkiye bunun Türklük adına da Kürtlük adına da yapıldığı ve sancılarının en derin biçimde yaşandığı bir ülke.
Oysa bu ülkenin Türkünün ve Kürdünün inanç önderi Hazreti Muhammed (sas) 1400 yıl önce ölçüyü çok net olarak ortaya koymuş:
“Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir.” Takva, yani insanın Yaradan (cc) ile ilişkisi, insanlık değeri...
Bu ölçü, kavmî aidiyeti bir gerçek olarak görüyor, ama o aidiyetin kutsanmasının önüne geçiyor. Yani o aidiyet ortadan kaldırılamaz, ama o aidiyet mutlak iyi insan olmanın garantisi de değildir.
Buna rağmen İslam toplumlarında kavmî sancılar olagelmiş.
Şu sıralar Türkiye’de, ‘Kürt sorunu’ etrafındaki tartışmalar da bir kere daha etnik aidiyet üzerine ideoloji kurma konusunu ele almamıza zemin hazırlıyor.
Cumhuriyet’in ‘Türk idealizmi’ni biliyoruz. Bütün etnik aidiyetleri ‘Türklük’ içinde eritme yönelişi, ‘Türklüğün tanımı’ dâhil birçok tartışmaya kaynaklık ettiği gibi, Türk olarak yapılan yanlışların nereye konacağı sorusunu da canlı tutuyor.
Şu an, benzeri bir tartışma Kürtlük alanında yaşanıyor.
Türkçülüğe - Türkleştirmeye itiraz zemininde gelişen Kürtçü harekete de, Kürt idealizmi gibi bir şey gerekiyor.
Ama ‘Türkçülük’te olduğu gibi bunu sağlamanın çok temel zorlukları var.
Kur’an’da, Hazreti Nuh’a bizzat kendi sulbünden gelen oğlu için “O senin neslinden değil” ifadesi kullanılıyor. Neden? Çünkü oğul, kan bağı ile Nuh’a bağlı olsa bile, hayatı yorumlayış tarzı itibariyle babasından kopuyor.
Benzeri bir durumu, herhangi bir ailede de gözlemlemek mümkün. Babasını, annesini öldüren bir evladın kan bağı ile o anne-babaya bağlı olmasının idealize edilecek bir anlamı olabilir mi?
Bilge köyünde o malum katliam yaşandığında yazdım, Kürtler Kürtleri öldürdü, hatta akrabalar birbirini öldürdü?
Burada Kürt idealizmi adına hangi Kürd’e sahip çıkılacaktır?
Böyle bir tartışma şu günlerde Kemal Burkay ve İbrahim Güçlü ile PKK arasında yaşanıyor.
Burkay ve Güçlü, iki tanınmış Kürt aydını. Her ikisi PKK’yı devletin kurdurduğunu ve güdümlediğini ifade ediyor. İbrahim Güçlü ayrıca, PKK’nın binlerce Kürd’ü şu veya bu gerekçeyle infaz ettiğini iddia ediyor.
Bu iki aydının fikrine katıldığımız takdirde tamamen ‘Kürt idealizmi’ üzerine kurulduğunu ve silahlı mücadele verdiğini düşündüğümüz bu örgütün Kürtlüğünü ‘Devlet güdümlü Kürtlük’ olarak mı anlamamız gerekecektir? Yine PKK infazına kurban giden Kürtleri, ‘Devlet politikasının yansıması’ olarak mı göreceğiz?
Tersine, PKK da, her iki Kürt aydınını, ‘Devlet ajanı’ olarak itham ediyor.
Aslında her iki taraftan da bakıldığında sırf Kürtlük üzerine bir siyaset üretmenin çarpıklığı ortaya çıkıyor.
Burkay ve Güçlü bir tür Kürtlüğü açık biçimde dışlıyor, PKK başka tür Kürtlüğü...
Bu eksende bir tartışma, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nda İbrahim Güçlü’nün dinlendiği bir ortamda yaşanıyor.
Güçlü’nün ısrarlı biçimde “Kürdistan, Kürdistan” şeklinde konuşması üzerine Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat “Neresi bu Kürdistan?” diye soruyor. Güçlü “Sivas’ın doğusundan Silopi’ye kadar” diye bir cevap veriyor. Bunun üzerine Eronat, “Sivas’ın doğusu diyorsunuz. Elazığ, Malatya, Erzurum, Siirt, Urfa duyarsa saçını başını yolar. Buradakiler ne der?” diyor. Güçlü ise “Bu insanlar asimile oldu. Kemalist devlet bunu başardı” cevabını veriyor.
Demek bir de “Asimile olmuş Kürtler” var.
Şunu yazıp duruyorum:
PKK - BDP’ye göre, AK Parti’ye oy veren Kürtler asimile olmuş olmalılar. Kabinedeki Kürt bakanlar da asimilasyon kurbanı!
PKK infazları, herhâlde yeterince Kürt olamayanların yok edilmesi anlamına geliyor.
Bir PKK iktidarı söz konusu olsa, herhâlde uzunca bir süre ‘Kürtleri Kürtleştirme’ politikası izlenecek.
Daha Zazaların ya da Kırmançilerin ya da Sünni Kürtlerle Alevi Kürtlerin birbirine dönüştürülmesine sıra gelmedi.
Bunlar bizde Ergenekon kafası olarak biliniyor. Burkay ve Güçlü’nün PKK’nın bu damardan beslendiği iddiaları belki de yanlış değil. Kim bilir!