|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
 YAZARLAR

Ahmet Taşgetiren a.tasgetiren@aksiyon.com.tr
Niğdeliler
Sayı: 1024 / Tarih : 17-10-2011

Anadolu Kültürleri ve Yemek Festivali için Los Angeles’taydım.

Orada, Türkiye’den gelmiş birçok şehirden insan yanında Niğdeliler de vardı.

Ama Niğdeliler, sadece festival için gelmiş değillerdi. Onlar, yıllar içinde edindikleri Amerikalı dostlarını ziyaret için buralardaydılar.


Aksiyon Etkileşim Kutusu
Bookmark & Paylaş
Video Foto Ses
Yazdır Arkadaşıma Gönder
Yorum yazın
Yorumları Oku

 

 

Orada öğrendim ki “Hizmet” hareketi içinde Niğde ayrı bir vak’a olmuş. Dinledim onları biraz. Onların anlattıkları ile, bize gezi boyunca rehberlik eden Hüseyin Hurmalı beyin anlattıkları bir yerlerde kesişince de, bu “Niğde olayı”nın ayrı veçhesi tekemmül etmiş oldu. Çünkü Niğde hikâyesinin bir yerinde Hüseyin Hurmalı da vardı.

 

Ne oluyor bakalım:

 

Hizmetin benim “Gönül iletişimi” diye niteleyebileceğim ayağı, Amerika’dan veya başka ülkelerden insanlar - gruplar götürüyor Türkiye’ye... Siyasetçi, bilim adamı, hatta din adamı... Kadın, erkek... Bunların kendi dinî alakaları var, felsefi düşünceleri var, örf, âdet ve kültürleri var.

 

Gruplar Türkiye’ye götürülüyor, İstanbul, Bursa, Konya vs. gezdiriliyor. En sonunda Niğde’ye gidiliyor.

 

Niğde, misafir grupların, evlerde misafir edileceği il. Bir gün, Niğde’deki “Gönüllü evleri”nde misafir ediliyor bu gruplar...

 

Diyor ki Hüseyin Hurmalı Bey, “Bu gezilerin en etkili kısmı ‘Niğde evleri’nde yaşananlar oluyor. Ve devam ediyor: Orada ‘Gerçek biz’i görüyorlar. Söylemden yalıtılmış, yapmacıka asla imkân vermeyen hayatın içinde, kadınımız, erkeğimiz, ailemiz, çocuklarımızla bizi, yani Türkiyeli Müslüman bir aileyi, onun insan ilişkilerini görüyorlar.”

 

Los Angeles’ta, Niğde’de, evlerini, bu dünyanın öbür uçlarından gelen misafirler için açanlarla görüştüm. “Bu bize, Rabbimizin bir lütfu.” diyorlardı. “Bize nasip oldu, çok çok güzel dostluklar kurduk ve inanın, her gelen grup, bizlerden ayrılırken göz yaşlarını tutamıyorlardı.”

 

Bu ilişkilerden, paylaşılması kaçınılmaz çarpıcı anekdotlar doğmuş tabii ki...

 

Anlatıldı:

 

Amerika’dan bir bilim adamı grubu. İçlerinde Yahudi var, Metodist var, başka din ve mezhep mensubu insanlar var. Hemen çoğu, sosyal bilimci. Gezi bitiyor, Niğde’den dönülüyor. Aracın içinde Yahudi bilim adamı yüksek sesle soruyor:

 

-“Arkadaşlar” diyor, “Bir soru soracağım. Herkes içinden geleni söylesin. İçimizde ‘Lailahe illallah’a inanmayan var mı?” Sonra kendisi devam ediyor. “İtiraf edelim ki hepimiz Allah’ın bir olduğuna inanıyoruz.”

 

Sonra devam ediyor:

 

-Daha zor bir sorum var. Gerçeği söyleyelim, içimizde Muhammed’in peygamber olduğuna inanmayan var mı? Biliyoruz ki o bir peygamber. Öyleyse Müslümanlardan farkımız ne? Hepimiz Müslüman değil miyiz?

 

Nasıl bir olay bu? Ne oluyor?

 

Niğde’de tabii ki, bir “Din sohbeti” yapılmıyor. Ya da, özel bir din sohbeti yapılmıyor. Zaten gönüllü ailelerin, din üzerine öyle derinlemesine tartışma yapacak birikimleri de bulunmuyor. Onlar sade Müslüman diye tanımlanabilecek insanlar. Din orada, gönüllü ailenin insan ilişkilerine deruni bir tarzda nüfuz etmiş. Hayat hâline gelmiş. Muhtemel ki, yani öyle düşünüyorum, bir yandan da “kuşku”yu terk etmeyen ve bu gezilerin maksadını sorgulamaktan vazgeçmeyen o insanlar, gördükleri insanların hayatına derinlemesine nüfuz etmiş olan “Din”i görüyorlar.

 

Anlatıldı:

 

Amerika’da bir Katolik Üniversitesi’nin rektörü de götürüldü Türkiye’ye ve Niğde’ye... Gidildi, dönüldü. Bir gün, ziyaretine gitti iletişim gönüllüleri... Onu masasının başında Kur’an okurken buldular. Şaşırdılar. O izah etti:

 

-Sanmayın ki, Kur’an’ı sadece bilimsel bir çalışmanın parçası olarak okuyorum. Hayır, öyle değil. Ben Kur’an’ı, ibadet niyetiyle okuyorum. Çünkü, biliyorum ki o, Allah’ın kelamıdır.

 

Nasıl bir olay bu?

 

Dedim ya, bu iletişim gönüllülüğü, yola, misyonerlik-din tebliği duygusuyla çıkmıyor.

 

Belki birilerimiz, bunu yadırgıyor. “Bunca çaba sırf bir ‘Diyalog’ için öyle mi?” sorusunu soruyoruz.

 

Onlar da “Evet sırf gönüllere ulaşmak için” diyorlar.

 

Benim anladığım şu: Onlar, “Gönüllerin en saf hâline, en şartlanmasız, en samimi, en ön yargısız hâline bir ulaşalım. Orası kalb dediğimiz şeydir. Hele bir ön yargılar gitsin, kalbler öne çıksın. Kalblerde ne olacağına kim hükmedebilir ki? Kalblerin sahibi kim ki?” diyorlar.

 

Bu mantık nasıl?

 

Ben düşünüyorum ki, aşkla yola çıkan bir hizmet gönüllülüğü, tarlaları sürüyor, belki sadece sevgi ve dua karışımı bir tohum atıyor, gerisini “Her Şeyin Sahibi”ne bırakıyor.

 

Ben Los Angeles’ta, her biri, Amerika’nın bir yerinde şu veya bu işte çalışan insanların “Gönüllü” gömleği giyip “kuruluş-festival-sökülüş” safhalarıyla geçen 19 gün boyunca orada hizmet verdiklerini ve bu gayretin sonuçlarını gördükten sonra, o sevgi hamlesine gıpta ettim.

 

17.10.2011