|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Dosyalar
  |  
Kara Kutu
  |  
Ekonomi
  |  
Spor
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
 
 YAZARLAR

Sadullah Paşa ve Yalısı
Sayı: 1032 / Tarih : 04-10-1997
Tam hatırlamıyorum ama, 1973 yazı olabilir; o tarihte henüz yeni bir kuruluş olan Türk Edebiyatı Cemiyeti'ne sık sık uğrardım,

Aksiyon Etkileşim Kutusu
Bookmark & Paylaş
Video Foto Ses
Yazdır Arkadaşıma Gönder
Yorum yazın
Yorumları Oku
çünkü bu cemiyetin yayımladığı Türk Edebiyatı dergisinde şiirlerim çıkardı. Ziyaretlerimden birinde, Emel Esin'in cemiyet üyelerini Çengelköy'deki yalısına davet ettiğini söylediler. Nasılsa benim de dahil olduğum bu davete katılanlardan Ahmet Kabaklı, Mehmet Kaplan, Erol Güngör, Necmettin Hacıeminoğlu ve Ayhan Songar hocaları çok iyi hatırlıyorum. Emin değilim ama, galiba Faruk Kadri Timurtaş da vardı. Ben o zaman Sadullah Paşa'nın adını sadece şair olarak biliyordum; muhteşem yalısı ve trajik hayat hikâyesi hakkında hiç bilgim yoktu. Ancak yalının o yıllardaki sahibi Emel Esin'i Türk Kültürü dergisindeki yazılarından ve bazı kitaplarından tanırdım. O gün yalı ve sahibi hakkında kimbilir ne güzel şeyler konuşulmuştu; bilgisizliğim yüzünden anlamadığım için hepsi hafızamdan silinmiş. Sadece Kaplan hocanın Ondokuzuncu Asır manzumesinden söz ettiğini hatırlıyorum; çünkü daha önce Şiir Tahlilleri'nin birinci cildinde bu manzumenin tahlilini okumuştum.

Öyle bir mekânda verilen öyle bir davette o derya misilli adamlarla birlikte olmak, benim için erişilmesi güç bir mutluluktu; bunun için o gün konuşulanları unutsam da, yaşadığım heyecanı hiç unutmadım. 1970'lerin sonlarında Çengelköy'de otururken arasıra Sadullah Paşa Yalısı'nın önünden geçerdim, fakat içini ikinci defa 1986 yılında, gazeteci olarak Ayşegül Nadir'le röportaj yapmak üzere gittiğimde gördüm. O gün bugündür gözüm hep Sadullah Paşa Yalısı üzerindedir. Bir süre önce Tek—Esin Vakfı'nın yalıda mimar Feyza Cansever'e yaptırdığı restorasyonun tamamlanması münasebetiyle verdiği resepsiyona davet edildiğimde ne kadar sevindiğimi siz de tahmin edebilirsiniz. Tabii bu sefer adamakıllı okuyarak gitmiştim.

İkinci kattaki muhteşem divanhanenin ve odaların pencerelerinden, akşamüzeri, Boğaz'ın menevişli sularını seyrederken, bu pencerelerin önünde sevgili zevci Sadullah Paşa'yı pembe tüller içinde bekleye bekleye solan, yaşlanan Necibe Hanım'ın dramını ve Sadullah Paşa ailesi tarafından uğursuzluğuna hükmedilen yalının zengin tarihini düşündüm. Modern zamanların Boğaziçi'ne ilave ettiği çirkinlikleri birden örtüveren akşamın alacakaranlığında sanki on sekizinci yüzyıla bakıyordum; işte Bâğ—ı Ferah'taydık ve bahçede dâmâdı Maktulzâde Mustafa Paşa'yı ziyarete gelen Sadrazam Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa'nın şerefine çerağan âlemi vardı.

Aslında bu koyda Evliya Çelebi'nin kayıtlarına göre, IV. Murat devrinden kalma yalılar bulunuyordu ve çoğu metruk haldeydi. İbrahim Paşa, inşaat tamamlanınca hem yalıyı görmek, hem de dâmâdını ziyaret maksadıyla Çengelköy'e geldi; daha önce alıcı gözle bakmadığı bu bölgeyi yakından görünce hayran oldu ve dâmâdına yalı harabelerinin yıkılarak yenilerinin inşa edilmesini tavsiye etti. Hiç durulur mu? Derhal işe koyulan Mustafa Paşa güzel koyu, devrin ünlü şairi Nedim'in parlak tarih manzumeleri yazarak ebedîleştirdiği yeni kasır ve köşklerle bezedi. Bu binalardan sonuncusu, yani 1728 yılında inşa edilen yalı, Nedim'in manzumesindeki tasvirlerden anlaşılacağı üzere, anka gibi iki kanatlı ve içi baştan başa nakışlıydı, yani Sadullah Paşa Yalısı'na çok benziyordu.

Patrona Halil isyanı çıktığında Mustafa Paşa Bâğ—ı Ferah'taydı, oradan alınarak katledildi. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın torunu olduğu için Maktulzâde diye tanınan paşa, nişancılık ve kaptan paşalık gibi önemli görevlerde bulunmuştu. Sâdâbâd'daki kasr ve köşklerin hemen hepsini yakıp yıkan âsilerin nedense dokunmadıkları Bâğ—ı Ferah'ın Maktulzâde'den sonra kimin eline geçtiği bilinmiyor. I. Mahmud 1734 yılı baharını erkânıyla birlikte Bağ—ı Ferah'da geçirmiş ve çok beğendiği bu bölgede daha sonra birçok kasır ve köşk yaptırmıştı; bugün mevcut olan yalı Bağ—ı Ferah grubuna dahil yapılardan biri miydi, I. Mahmud'un yaptıklarından mı? Yoksa daha sonra mı yapılmıştı?

Kesin olan, Sadullah Paşa Yalısı'nın Sultan I. Abdülhamid devrinde mevcut olduğudur. Tapu kayıtlarına göre bu devirde Darüssaade Ağası Çerkes Mehmed Ağa'nın sahip olduğu yalı, Bostancıbaşı defterlerine göre, 1792 yılında Mehmed Ağa'nın kızı ve Kaptan—ı Derya Koca Yusuf Paşa'nın "halile"si Hanife Hatun'un mülküydü; daha sonra Koca Yusuf Paşa'nın kızı Emine Hanım'la dâmâdı Kaptan—ı Derya Seydî Ali Paşa'ya intikal eden yalı bir ara Berberbaşı Hüseyin Ağa'ya satıldıysa da, 1836'da tekrar eski sahiplerine, Koca Yusuf Paşa'nın torunu Hamdi Paşa'ya geçti. O sırada Bağdat'ta vali olarak görev yapan Hamdi Paşa gözden düştüğü için İstanbul'a dönmesine izin verilmiyordu. Bu soydan gelen Haluk Y. Şehsuvaroğlu'nun anlattığına göre annesi Emine Hanım'ın ricası üzerine padişah tarafından affedildi; ancak döndükten sonra tam bir mirasyedi gibi yaşamaya başlamış, sonunda sıfırı tüketince yalıyı bir sarrafa rehin etmişti. Sarraf alacaklarını tahsil edemeyince rehin tuttuğu yalıyı 1855 yılında Ayaşlı Esat Muhlis Paşa ailesine sattı. 1872 yılında bütün hisseleri satın alarak yalıya adını veren Sadullah Paşa, şair Esad Muhlis Paşa'nın oğluydu.

Sadullah Paşa, babasının vali olarak bulunduğu Erzurum'da, 18 Kasım 1838 tarihinde doğdu. İlk ve orta tahsili dışında özel hocalardan fıkıh ve akaid gibi dinî ilimlerin yanısıra, fizik kimya ve ekonomi—politik dersleri aldı, Fransızca öğrendi. Maliye Nezareti Vâridat Kalemi'ne devam etmeye başladığında henüz on beş yaşındaydı. Bir yıl sonra otuz kuruş maaşa geçti ve iyi Fransızca bildiği için Bâbıâli Tercüme Odası'na nakledildi. Bilgisi ve zekâsıyla dikkati çekerek hızla yükselen ve genç yaşta Temyiz Mahkemesi birinci reisliği ve hemen ardından Ticaret nâzırlığı gibi önemli görevleri üstlenen Sadullah Paşa, V. Murad'ın mâbeyn başkâtibi olduğunda otuz sekiz yaşındaydı. Bu görev onun için sonun başlangıcı oldu. Çünkü Sultan Murad, kısa bir süre sonra aklî dengesi bozulduğu için hal'edilecek ve yerine II. Abdülhamid cülus edecekti. Ve Abdülhamid çok sevdiği amcası Sultan Abdülaziz'in hal'i ve katliyle sonuçlanan hadiselere herhangi bir şekilde karışanları affetmeye niyetli değildi.

Sultan Abdülhamid, Sadullah Paşa'nın parlak bir bürokrat olduğunu ve Abdülaziz'in gerek hal'inde, gerekse katlinde dahlinin bulunmadığını elbette biliyordu; fakat o, baş suçlu Hüseyin Avni Paşa'nın teveccüh gösterdiği biriydi, öyleyse şüphe edilmesi gerekirdi. Bu yüzden görevinden alınarak o sırada Bulgaristan'da yaşanan önemli bir hadise dolayısıyla fevkalâde komisyon üyesi olarak Filibe'ye, dönüşünde de, beş bin kuruş maaş ve büyükelçilik göreviyle Berlin'e gönderildi (1877). Bu görevi sırasında Ruslarla imzalanan Ayastefanos Muahedesi ile Berlin Kongresi'ne ikinci murahhas olarak katılan ve 1881'de vezirlikle taltif edilen Sadullah Paşa, Nisan 1883'te Viyana büyükelçiliğine nakledildi. İstanbul'a dönmesine izin yoktu. Eşi Necibe Hanım, muhteşem yalının barok üslupta tezyin edilmiş beyzî kubbeyle örtülü ihtişamlı sofasında, Boğaziçi'ni bütün güzelliğiyle gözler önüne seren pencerelerin önünde tam on dört yıl boş yere bekleyecek, bekleye bekleye solup gidecekti.

Ülkesine izinli olarak bile dönmesine izin verilmeyen Sadullah Paşa, Ahmet Cevdet Paşa'ya yazdığı 1883 tarihli mektupta, "Nazarımda gül—i ra'nâ görünür hâr—ı vatan / Var kıyâs et ne imiş verd—i çemenzâr—ı vatan" beytini zikrederek çocuklarını, Boğaziçi'ni, İstanbul'un lâtif havasını ne kadar özlediğini anlattıktan sonra "atabe—i pâdişâhîye vuku bulan istirhâmât—ı adîde"sinin sonuç vermemiş olmasından yakınıyor ve zaman zaman ölümü arzuladığını söylüyordu. Yıllar geçtikçe yalnızlığı koyulaştı; ülkesine duyduğu hasret artık içinde hiç eksilmeyen bir ateşti. Yaşadığı bu derin yalnızlık yüzünden, belki de biraz oyalanmak maksadıyla sefarette oda hizmetçisi olarak çalışan Anna Schuman adlı kadınla gönül ilişkisine girince olanlar oldu. Çünkü kadın bir süre sonra hamile kalmıştı. Şimdi de hiç beklemediği büyük bir problemle karşı karşıyaydı; telaşa düştü ve muhtemel bir skandalın önüne geçmek için çareler aramaya başladı. Ne var ki skandalın her an patlayacağı endişesiyle kıvranıyordu. Sonunda büyük bir ümitsizliğe kapılarak tek kurtuluş yolunun hayatına son vermek olduğunu düşünmeye başlayan Sadullah Paşa, 13 Ocak 1891 Salı gecesi, yatak odasına çekilip kapıları kilitledikten sonra banyoya geçti, bir sandalyeye oturdu, daha önce hazırladığı lastik borunun bir ucunu havagazı musluğuna takıp diğer ucunu da ağzına almak suretiyle intihar etti.

Esad Muhlis Paşa ailesinin acıları bu kadarla kalmamıştı; Sadullah Paşa'nın büyük oğlu Âsaf Bey de intihar etti, küçük oğlu ise Almanya'da bir akıl hastahanesine yatırıldı. Yıllar boyu Avrupa'daki kocasını bekleye bekleye solan Necibe Hanım ise hastalıktan hiç kurtulamamıştı. Hatta belki de Sadullah Paşa'nın intiharında, tam Anna Schuman problemiyle boğuştuğu sırada karısının hastalık haberini alması da rol oynamıştı. Necibe Hanım, acı haber ulaşınca şuurunu kaybetti; o günden öldüğü 1917 yılına kadar tepeden tırnağa pembe tüllere bürünerek yalının odalarında, sofalarında ve bahçesinde gezindi; çünkü kocası, evliliklerinin ilk yıllarında birgün giydiği pembe tül elbisenin kendisine çok yakıştığını söylemişti. Ve adı Pembeli Hanım kaldı.

Aile, bütün bu olanları, Çengelköy'deki yalının —zor durumda kalmış bir adamın elinden arzusu hilafına alındığı için— beddualı olmasına bağlıyordu. Sadullah Paşa'nın oğullarından Nusret Ayaşlı'yla evlenerek yalıya gelin gelen Münevver Ayaşlı, bu beddua rivayeti yüzünden yalıda oturmak istememişti.

Sadullah Paşa'nın çocukları masraflarının altından kalkamadıkları yalıyı 1947 yılında uzaktan akrabaları olan Ferit Tek'e sattılar; ondan da kızı Emel Esin'e intikal eden yalı doğrusu çok şanslıydı; çünkü Emel hanım büyük bir sanat ve kültür tarihçisiydi; yani Türk kültürü açısından ne kadar değerli bir esere sahip olduğunu biliyordu; yalıyı tarihçesinden mimari özelliklerine, tezyinatından her biri aynı zamanda bir belge niteliği taşıyan benzersiz duvar resimlerine kadar ayrıntılı bir biçimde incelemişti. Eşi Seyfullah Bey de Sadullah Paşa'nın torunlarındandı; restore edilmediği takdirde yok olması kaçınılmaz olan bu benzersiz yapıyı her ne bahasına olursa olsun kurtarmaya karar verdiler ve bütün hisseleri satın alarak Yüksek Mimar Turgut Cansever'le anlaştılar. Kapsamlı bir etüdden sonra 1949 yılında başlayıp bütün birikimini ve ustalığını ortaya koyarak gerçekleştirdiği restorasyonu 1950 yılında tamamlayan Cansever hoca, ikinci restorasyonun tam kırk yedi yıl sonra kızı Feyza Cansever tarafından mükemmel bir biçimde yapıldığını gördü; mutluluğu doğrusu resepsiyonun verildiği gece gözlerindeki ışıltılardan okunuyordu.

Bugün Emel Esin'in vefatından sonra kurulan Tek—Esin Türk Kültürünü Araştırma ve Geliştirme Vakfı'nın mülkiyetinde bulunan Sadullah Paşa Yalısı'nın ömrü, Feyza Cansever'in restorasyonuyla yaklaşık elli yıl uzadı. Vakıf yetkilileri şimdi kara kara düşünüyor; bu mücevher kıymetindeki bina boş tutulamayacağına göre, ya "konut" olarak kiraya verilecek, yahut başka bir şekilde değerlendirilecek. Konut olarak kiralandığında nasıl hor kulanıldığı bilindiği için şimdi ortada büyük tereddüt var. Resepsiyon sırasında, bu konuyu hem Turgut Cansever hocayla, hem de restorasyonun gerçekleşmesi için ciddi katkılarda bulunan Ahmed Aydın Bolak beyefendiyle uzun uzun konuştuk.

Resepsiyon sona erdiğinde hava iyiden iyiye kararmıştı; bahçede taşlık boyunca iki sıra halinde dizilmiş mumların daüssıla duyguları uyandıran ışıltıları arasından geçip dışarı çıktım ve Sadullah Paşa'nın Ondokuzuncu Asır manzumesinde yücelttiği Batı medeniyetinin bizdeki çarpık sonuçlarından biri olan modern İstanbul'un korkunç trafiğine karıştım.

Ama orada, o güzel yalıda çerağan devam ediyordu.

04.10.1997

Beşir Ayvazoğlu
YAZARLAR Yazarın Diğer Yazıları
4 Ekim 1997 Sadullah Paşa ve Yalısı
20 Eylül 1997 Hasan Celâl Güzel
6 Eylül 1997 Hâlet Efendı
23 Ağustos 1997 Hâlet Efendı
9 Ağustos 1997 Levanten
26 Temmuz 1997 Şenol Demiröz
12 Temmuz 1997 Ayhan Songar
28 Haziran 1997 Muhammed Zekeriya
14 Haziran 1997 Ümit Meriç
3 Mayıs 1997 Ali Fuat Başgil
Yazarın arşivine ulaşmak için tıklayın