|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Sınır Dışı 16 Ağustos 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Selim Savaş Genç
s.genc@aksiyon.com.tr

Türk siyasal yapısı ve toplum üzerindeki çift başlı kartal gölgesi

Türkiye'nin daha göreceği çok referandumu ve oy vereceği renkli seçimleri olacak. Çift başlı kartal olmak yerine senkronik olarak kanat çırpan çift kanatlı bir kartal olmak daha iyi değil mi?

Anadolu’da birçok medeniyetin sembolü olan çift başlı kartalı biz daha çok Bizans ve Selçuklulardan hatırlıyoruz. Bir yüzü doğuya, diğeri batıya dönük olan bu kartalın, yön vurgusu yanı sıra, ezel ve ebedi ya da tanrısal güç ile onun yeryüzü temsilcilerini sembolleştirdiği de iddia edilmektedir.

Türkiye’nin siyasal sistemine ve idari yapısına baktığımızda farklı gizli görevlere talip ve sistemin tüm hücrelerine nüfuz etmiş bir çift başlı kartal karşımıza çıkıyor. Halkı bir şekilde karar alma sürecinin dışında tutmak isteyenlerin kurguladıkları bu ‘çift başlı kartal yapılanması’nın doğu yüzü seçilmişlere, batı yüzü ise atanmışlara bakmaktadır.  Seçilmiş aktörlerin tamamını sıkı sıkıya kontrol eden ve onlara hareket imkânı tanımamaya çalışan bu yapı çatırdamaktadır. Kontrol mekanizmasını iş yaptırmamak olarak algılayan ve son olarak 12 Eylül anayasası ile tekrar önümüze koyulan bürokratik cumhuriyetin egemen olduğu idari sistem yenilenebilecek mi? En az bu soru kadar önemli olan bir başka soru ise sivilleşmeye karşı direnen siyasi partilerle reform sürecinin nereye kadar devam ettirilebileceğidir.

Siyasal sistemin en önemli yükünü taşıyan partiler sık sık kapatılıp kurumsallaşmalarına imkân tanınmadığı için demokrasi kültürümüz gelişememektedir. Daha çok sistem içindeki statüko yanlısı elitlerin ve karar alıcıların verdikleri ağır darbeler neticesinde deneme yanılma yöntemi ile bilinçleşme süreci yaşayan siyaset mekanizması bu ikilemi kırmak zorundadır. Batılı demokrasilerin siyasi partilere verdiği özgürlükler neticesinde çok başarılı bir şekilde örgütlenen, kendi vakıf ve düşünce kuruluşlarını kuran, oluşan demokratik gelenek sayesinde daha az hata yapan partiler, ülke gelişiminde baş rol oynamaktadır. Dışarıya hâlâ sistem ve rejim ihraç edebilen Batılı demokrasilerin başarısındaki en önemli pay köklü siyasal partilere aittir.

Cumhuriyeti kuran parti CHP’yi saymazsak parlamentodaki partilerin ortalama yaşlarının 10’un altında oluşu demokrasi adına oluşturulmaya çalışılan geleneğin ne kadar da kaygan bir zeminde yol almaya çalıştığını gözler önüne sermekte. Bu acı gerçeğin yanında ise güçlü bir bürokratik gelenekten gelen kurumların her darbe sonrasında daha da güçlenerek siyasal sistem içinde aldıkları rol, sivil iradenin hareket alanını mütemadiyen daraltmıştır. Daralan hareket alanı içinde ise büyüyüp inisiyatif alabilen yapıların oluşmaması, büroktatik elitlerin elini biraz daha güçlendirirken bu kısır döngü kırılması zor bir sorun olarak karşımızda durmuştur.

Demokrasiyi daha düne kadar yukarıdan lütfedilen bir nimet olarak gören Türk halkı özellikle son 10 sene içinde kendi iç dinamikleri ile süreci takip eden bir tavır sergilemektedir. Referandumlar ve seçimlere yapılan bilinçli iştirakler, sivil toplum örgütlerinin kitlelerce sahiplenilmesi, medyanın çok yönlülüğü gibi etkenlerle desteklenen bu süreç, ivmesi demokratikleşmeden yana artan bir seyirde yol alıyor.

Türkiye’de siyasal sistem içinde vuku bulan kutuplaşmanın önüne geçilemeyişinin en önemli nedeni, karar alıcıların üzerinde koşullanmaya çalıştığı zemindir. Devletin bürokratik elitleri ile açıkça taraf olduğu bu yapıda normalleşme çabaları ‘sivil darbe girişimi’ olarak adlandırılabiliyor. Halk kimi seçerse seçsin, son sözü MGK, Anayasa Mahkemesi, HSYK ve benzeri kurumları ile söylemeye alışan siyasal sistem, elinde bulundurduğu geniş imkanlarla vedalaşma aşamasına geldi.

Tam da bu noktadan bakıldığında referanduma ‘yetmez ama EVET ‘diyen cephenin Türkiye’deki değişim sürecini özetleyen bir slogan bulduğunu ifade edebiliriz. 13 Eylül sabahı anayasa sorununu çözmüş ve reform sürecini tamamlamış olarak uyanmayacağımız tartışma götürmez bir gerçek. Yeni ve kapsamlı bir anayasa reformunun ancak ve ancak önünü açmaya yeterli gelebilecek referandum süreci başta normalleşme olmak üzere Batılılaşa ve şeffaflaşma adına atılmış önemli bir adım olacak. Cumhurbaşkanının eşi başörtülü olduğunda ülkenin elden gideceğini zannedenlerin yanıldığı gibi 13 Eylül’de ‘Evet’ oyları ile uyanacak bir Türkiye’de ‘sivil bir darbe’ olacağını iddia edenler yanılacaktır.

Anadolu medeniyetlerinin sembolü olan çift başlı kartalın siyasal sistemimizden çok daha kesif bir şekilde toplumumuzun karar alma reflekslerine sindiği artık çok aşikâr. Doğudan batıya doğru içten içe sezinlenen ve kutuplaşmayı temsil eden bu çift başlı kartalın gölgesi daha fazla kararmadan durup düşünme vaktidir. Batıda çıkacak ‘Hayır’ oylarının yüzdesi, muhtemelen doğuda ‘Evet’ olarak grafiklere yansıyacak. Basit bir hukuk metninin aynı toplumun farklı coğrafi kesimleri tarafından bu kadar ayrışık olarak algılanması üzerinde defalarca düşünmemiz gerek.

AK Parti, kararın ‘evet’ olması hâlinde, ülkedeki tansiyonun süratle düşürülmesi adına çok dikkatli tepkiler vermelidir. Türkiye daha çok referandum ve seçim görecek. Çift başlı kartal olmak yerine çift kanatlı bir kartal olmak daha iyi değil mi?