|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Gönlümce 16 Ağustos 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Taşgetiren
a.tasgetiren@aksiyon.com.tr

Normalleşme; ama henüz emeklemede...

En son, YAŞ çerçevesinde yaşadığımız sancı, normalleşme yolunda bir adım daha ilerleyebilme sancısıdır. Anayasa değişikliği, statükonun yargı boyutunda normali yakalayabilme arayışıdır. Ama hâlâ emekleme safhasında olan konular vardır.

Normalleşme; ama henüz emeklemede... 

 

En son, YAŞ çerçevesinde yaşadığımız sancı, normalleşme yolunda bir adım daha ilerleyebilme sancısıdır. Anayasa değişikliği, statükonun yargı boyutunda normali yakalayabilme arayışıdır. Ama hâlâ emekleme safhasında olan konular vardır.

 

çok partili hayata geçiş bir normalleşme girişimi idi.

Ama aradan, 1946-2010, tam 64 yıl geçti, hâlâ sistem “normal”i bulamadı.

En son, YAŞ çerçevesinde yaşadığımız sancı, normalleşme yolunda bir adım daha ilerleyebilme sancısıdır.

Anayasa değişikliği, statükonun yargı boyutunda normali yakalayabilme arayışıdır.

Ama hâlâ emekleme safhasında olan konular vardır.

“Anormal”in özünde, “Her şeyi bilen bir elit”in, toplumu yeniden dizayn etme, bunun için her yolu meşru görme eğilimi bulunuyor.

Toplum, gerekirse zor kullanılarak yeniden biçimlendirilmeli, bu irade kutsallaştırılmalı, bu kutsalı ihlal edenler en ağır şekilde cezalandırılmalı vs. Siyaset buna göre dizayn edilmiş, hukuk buna göre kurgulanmış, eğitim bunu gerçekleştirmenin aracı hâline getirilmiş, dış politika ilişkileri bile böyle bir amaç gözetilerek tanzim edilmiş...

Tek Parti iktidarı, “mutlak irade”nin, siyaset, hukuk, eğitim vs. alanlarında her şeyi dikte ettiği bir dönem olmuş. O dönem tümden anormal bir dönem. O dönemin siyaseti tek parti diktası ise, hukuku da istiklal mahkemeleridir, eğitimi, “On yılda onbeş milyon genç yarattık her yaştan” coşkusudur.

Ama toplumun en azından “sisteme küskünlük” tarzında ortaya çıkan derin direnişi, ve bu süreci besleyen uluslararası konjonktür, sistemi çok partili döneme geçişe zorlamıştır.

Çok partili hayat demek, toplum iradesinin, göreceli de olsa, sisteme daha müessir olması demektir.

“Senden hoşlanmıyorum – ya da- alternatif olarak şunu öneriyorum” diyebilen bir toplum söz konusudur artık.

Bu noktada, bir yandan “kutsallaştırılmış statüko” vardır, bir yandan da, alternatif millet iradesi vardır.

İlginç olan şu ki, çok partili hayata geçişte, kendisini “Mutlakın temsilcisi” gören irade, alternatif oluşumların tüm yönetici kadrolarına, kendi kutsalları üzerinde uzlaşma sözü verdirmiştir.

Böyle bir derin sözleşme, alternatif oluşumları, milletin derin yönelişi ile, statükonun derin kutsalları arasında gidip – gelme gibi bir zihin – politika ve davranış karışıklığına sürüklemiştir.

1950’den 2010’a kadar, Türkiye’nin derin mücadelesi, statükoyu, millet taleplerine göre yeniden düzenleme iradesi ile bunu engelleme, statükoyu yeniden yeniden üretme ve dayatma mücadelesi şeklindedir.

Milletin eski deyimle “kahir ekseriyeti” yeni ifadeyle “Ezici çoğunluğu” statüko ile problemli olmuş ve bu yapının değiştirilmesini istemiştir.

Ana çelişki böylece şekillenmiştir:

Bir yanda statüko, diğer yanda toplum çoğunluğu...

Bu çelişki çözülmeden, normal bir hayat oluşabilir mi?

-Askeri çoğunluk iradesine darbe yapan bir ülke.

-Hukuku, milletin inanç değerlerini tehdit kabul eden bir ülke.

-Eğitimi, beğenmediği toplumdan yeni bir toplum üretmeye çalışan bir ülke.

-Ekonomisi, statükoyu koruyacak zenginlikler oluşturmak üzere tanzim edilmiş bir ülke.

-Medyası, statükonun millet üzerindeki tahakkümünü perçinleme misyonu üstlenmiş bir ülke.

-Ve siyaseti, toplumla güç odakları arasında savaşa dönüşen bir ülke.

Halk sizi iktidara getiriyor, siz halktan aldığınız yetkiyi halkın talepleri yönünde kullanmak yerine, “Güç odakları”nın gözünün içine bakıyor ve onlarla sizi destekleyen halk kitleleri arasında sun’i pazarlıklarla iş götürmeye çalışıyorsunuz. Sonunda halka hesap veriyorsunuz, ama  halkın denetleme gücünün son derece sınırlandırılmış olduğunu biliyorsunuz.

Askerî vesayet, deniyor.

Yargı vesayeti deniyor.

Ama her iki vesayetin kökünde, “statükonun kutsalları” diye nitelenebilecek bir zihniyet olgusu var.

İşin özeti şu:

Statüko millete güvenmiyor.

Ne demek bu?

“Statüko millete güvenmiyor” ifadesi, tek parti ya da dikta yönetimi olsa, ona göre kurulmuş bir düzeni ifade edebilir.

Statüko kim? Millet ne? Milletsiz statükonun anlamı var mı?

Bu sorular hep sorulabilir, ama burası Türkiye’dir.

Türkiye’nin garipliği, hem “demokrasi” olup, hem statüko diye bir derin yapılanmanın varlığından söz ediliyor olmasıdır.

Evet, demokrasi vardır ama, herkes, orada bir yerlerde bir habis güç odaklanması olduğunu ve o güç odaklanmasının bir şekilde bünyeyi sarması ihtimalinin bulunduğunu bilmektedir.

Bir komutan tayini demokrasilerde rutin bir iştir. Bizde halk – statüko kapışmasının göstergesidir.

Parti kapatmak, demokrasilerde istisnanın istisnasıdır. Bizde, iktidar partisi bile olsanız, halktan yüzde 50’ye yakın oy da alsanız, statükonun kutsallarını ihlal etmiş olduğunuz farz edilebilir ve kapınıza kilit vurulmasından kıl payı kurtulabilirsiniz. Yargının bir misyonu, toplumun siyasal eğilimlerini statükonun kutsallarına göre terbiye etmektir çünkü.

Türkiye’de eğitim hayatını milletin beklentileri istikametinde düzenlemek, neredeyse sistemin kutsalları ile oynamak gibi ağır bir suçtur.

Dış politikada bile dedim, yukarda...

Amerika’da bazı odakların ürettiği “Eksen kayması” polemiği, Türkiye’de neden alıcı bulur? Statükonun kutsalları içinde, çünkü, dış politika koordinatları da bulunmaktadır.

Türkiye geç kalmış bir normalleşme yaşamaktadır.

Siyasi iktidar, kendisinden önce kimi zaman canlar verilerek ödenmiş fedakârlıkların da getirdiği sonuçlarla, statükonun kutsallarını birer birer sorguluyor.

Sadece iktidar mı?

Tabii ki değil.

Normalleşmenin başka boyutları, ekonomide yeni güç oluşumları, medyada çeşitlenme, statükonun boyunduruğundan kurtulmuş aydın yoğunlaşması şeklinde ortaya çıkıyor ve tüm bunlar, iktidarla bileşen oluşturup, statükoyu sorguluyor.

Neden birilerinin kutsalları belirleyicidir?

Kimdir onlar? Neyi herkesten daha iyi bilmektedirler ve, her şeyi herkesten iyi bildikleri kimden menkuldür?

Neden her fikir tartışılır da statükonun kutsalları tartışılmaz?

Bu sorular, bütün zırhlarına rağmen statükoyu delik deşik etmeye yetmektedir.

“Geç kalmış bir normalleşme” evet.

Belki Çin’den geç kalmış değil, Kuzey Kore’den geç kalmış değil, Küba’dan öyle...

Ama Sovyet rejiminden 1989’da kurtulmuş bulunan Rusya’dan bile geç kalmış bir normalleşme sürecini yaşadığımız bir gerçek.

Ama normalleşme süreci hızlanmıştır da...

1997 28 Şubat’ını düşünün bir, bir de 2010 günlerini... Her Askerî Şûra’dan kaç “İhraç” çıkacak sorularını düşünün bir, bir de 2010 Şûrasından kaç generalin demokrasi dışı oluşumlarda rol aldıkları gerekçesiyle tasfiye edildiklerini...

Bu anayasa değişikliği, yargı vesayetine karşı bir toplum hamlesinin de sembolü aynı zamanda...

Türkiye, bu geç kalmış normalleşmeyi ne kadar kısa zamanda ve ne kadar sancısız gerçekleştirebilirse, tırmanışı o kadar hızlı olacaktır.

Statükocular, yeni zamanı ve içinde yaşadıkları toplumu sağlıklı idrak gibi bir zorunlulukla karşı karşıyalar... Anormali yaşatmak sun’i teneffüsle bile mümkün değil.