Eğitim meselesinde acaba yeterince düşünüyor muyuz? Belki bir miktar düşünüyoruz da, kalıpları aşacak kadar “özgür ve özgün” düşünebiliyor muyuz acaba?
Şimdi ben alışılmamış bir deneme yapmak istiyorum:
Bizim harcadığımız para, eğitimin özüne değil, ilgilendirme zorlayışına gidiyor. Çocuğu dersanelere, kurslara göndereceksiniz ki, çalışmaya mecbur kalsın. Ünlü okullara vereceksiniz ki, çalışma sorumluluğu hissetsin… Vaktiyle ben bir yakınıma demiştim ki, “Bana her gün ortalama yarım saat gel, seni istediğin fakülteye sokarım.” “Evet” diyemedi. Ailesinin de dersanelere kurslara gönderecek gücü yok. Kenarda bir yerde kaldı. Benimle yarım saat çalışma iradesi yok. Bir yerlere gönderirsen, mecbur kalacak! İçinden gelmiyor çünkü.
“Ne yapsak da heveslendirsek?” çıkışlı harcamalar, gerçek eğitim harcaması değildir. Bizim önce bu “niye heveslendiremiyoruz?” meselesini halletmemiz gerekiyor.
Bana göre sadece matematik ve yabancı dil dersleri yardım konusudur. Ama yardım, iyi niyetli çabadan sonra gelmeli. Çocuk bu iyi niyetli çabanın hür disiplinine gelemiyor, sıcaklık ve istek duymuyor. İlla ki bazı farklılıklar dolaylı ve cazibeli (renkli) icbarlar oluşturacaksın. İstatistiklere göre, çok dar bir kesim Batı’nın bile üstünde eğitim alıyormuş, ama genel seviye çok düşükmüş. O Batı’nın üstünde eğitim alanları inceleyin, heveslendirici sevk edici cazibe icbarlarının ağırlık taşıdığını görürsünüz. Bu durum normal çevre şartlarının bilinen ölçüleriyle izah edilebilecek bir durum değildir.
* * *
Eğitimin iki dili var; biri sayılardan oluşur, diğeri kelimelerden. Kelimeleri ve sayıları öğretmektir meselenin esası. Bu da dil ve matematik demektir. Dil’in içine Türkçe de girer, yabancı dil de. Bunlar birbirinden ayrılmaz, sadece tercih ağırlıkları değişebilir. Kelimelerin dilini de sayıların dilini de düşünerek kullanabilen terkip adamları yetiştiremiyoruz. İyi eğitim almış denilenlerin çoğunluğu da, sınırlı bir yere iyi monte edilebilecek uygunluklar oluşturmak anlamındadır. Girmeyelim şimdi.
… Bazı manzaralara özel bir açıdan bakınca, sanki kerhen öğrencilik ve kerhen öğreticilik yapılıyor gibi, şevk yok, heyecan yok, bir ideal disiplin yok. Disiplin isteyen bazı öğretmenlerin acaba kendi öğreticilik disiplinleri var mı? İç disiplin sorumluluğu var mı? Bizim lisedeki öğretmenlerimizin üniversite hocalarından hiç farkı yoktu. Doç. Nurettin Topçu, Mahir İz, Hilmi Saykul, Tahir Nejat Gencan ve daha kimler, kimler… Onlar işlerini çok önemserlerdi. Şimdi lise öğretmenleri, kendilerini önemli saymıyorlar… Liseyi bırakınız, ilkokul öğretmenleri bile önemli saymalıdırlar halbuki. Benim ilkokul öğretmenim şu yaşa geldim hiç aklımdan çıkmaz.
Bir ilkokul öğretmeni Atatürk’ün yazdığı geometri kitabı hakkında bir şeyler sormuş. Bu olayın başlangıcı Sivas Lisesi’dir. Sivas Lisesi’nin müdürü Ömer Beygo’dur. Ve Ömer Bey, İstanbul Lisesi’nden benim de matematik hocamdır. Lisemizin yıllığında olayı enine boyuna fotoğraflarla uzman gibi anlatmıştır. Ayrıca şifahen hikâye ettikleri de hatırımdadır. Şimdi ben bu bilgileri toplasam, belge fotokopilerini versem, o ilkokul öğretmeni hiç önemsemez. Tecrübem var, biliyorum. Çünkü heyecanı yok, şevki yok. Rakamların dili olan matematiği de, kelimelerin dili olan Türkçe’yi de bir çocuk ilkokulda çalınan maya ile öğrenir.
Şu çarpım tablosunu bile çocuklar doğru dürüst öğrenemiyor. Bir ay ayırırım, çarpım tablosunun ruhunu öğretirim ruhunu. Sadece ezberle olmaz o. Çarpım tablosu, toplamanın kısaltılmışıdır. “4,5 kere 4,5” dediğinizde çocuk onun cevabını verebilmelidir. 4 tane dört buçuğu zihnine not eder, 4,5’luğun yarısını da ona ekler. Mesele ünsiyet kurma meselesidir. Ünsiyet, muarefe, aşinalık… Bu bir ayda rahatlıkla olur. İlkokulu bitirenleri böyle bir yaklaşımla yoklayın hepsi çakar. Çünkü o yakınlık ve yatkınlık oluşmamış.
Görsel öğretimmiş. Abartmayı çok severiz. Öğretimin temelinin temeli matematik ve kompozisyondur, mimar için de, hekim için de, öğretmen için de, sosyolog için de, hukukçu için de bu aynen geçerlidir.
Veriler arasındaki ilişkilerden istenen sonucu çıkarıp bulmak problem çözmenin esasıdır. Bir bakacaksınız… Veriler yeterli mi, veriler arasındaki ilişkileri gösteren bilgiler yeterli mi? Sosyal bir mesele üzerinde de düşünüyor olsan, bu bir matematik mantığıdır. Yeterli veri ve bilgi olmadan, çıkarım ve yorum yapılamaz; çünkü meseleyi ihata edemezsin. Buradaki eksiklik; duyumla, tahminle, zanla, varsayımla, vehimle falan giderilemez.
Düşünür okulu, lider okulu, aydın okulu yok. Bunlar verdiğiniz eğitim yeterli ise, kendiliğinden sivrilip çıkacak. Bundan dolayı da, eğitimin tek amacı müfredat diploması vermek değildir; sıradan uzmanlar yetiştirmek değildir. Soruluyor: “Düz yazıdaki uyaka ne denir?” Soruya bakın. Kafiyeyi unutturmuş, ona “uyak” diyor; ama seci’yi soruyor! Böyle eğitim olmaz. Öyle kabullenmişsen ona da “düz uyak!” dersin, geçer gider.
* * *
Şöyle bir soru soralım: Üniversiteye giriş sınavı bilgileriyle, tıp eğitimi bilgileri arasında nasıl bir ilişki vardır? Örnek teşkil etsin diye tıbbı belirttim… İyi bir doktor için ne gibi beceriler ve bilgiler gerekiyor ise, sizin sınavınızın onlarla ne gibi bir ilgisi var? Mesela sarp matematiğin ne ilgisi var? Temel matematik nosyon olarak her yerde, edebiyatta bile lazım; ve bu ayrı bir bakış. Buradaki yoğun ve direkt ilişkidir sorduğum.
Bir doktorun bilgi ve becerileri temelde nereye dayanır? Bir doktor için öncelikli bilgiler insan bilgileridir. İnsan bilgileri de, rakamdan çok söze dayanır. matematikten çok psikoloji önemlidir. İnsan ruhunu bedenini bilmek kadar önemlidir en az.
18 yaşında bir genç bir sebeple doktora gittiğinde, tansiyonu 15’e çıkıyor. Doktor bunun yüksek olduğunu söylüyor ve ağır bir tansiyon hapı veriyor. Reneser diye bir ilaç… 3-4 gün içinde çocuğun göz altları karardı, bir başka türlü hastalandı. Üstelik tansiyonu da, (doktorun muayenehanesinde) düşmedi. Beyaz önlük sendromu da derler. Doktorun önüne gidince ve alet koluna bağlanınca tansiyonu yükseliyor, 15’i buluyor.
Aynı genç bir başka doktora gitti, tansiyon sebebiyle… “Bu önemli değil. Organik de değil. Sizin damarlarınız şimdi lastik gibi esnektir. Bu tansiyon heyecandan. Heyecandan bazısının tansiyonu yükselir, bazılarının düşer… Geleli 15-20 dakika oldu. Şimdi bir daha ölçelim… Gördün mü, 13,5 olmuş. Çık hastalık psikolojisinden. İnsanın tansiyonu çeşitli hallerde normal olarak da yükselir. Yükselir yine normale döner. Yatarken bir müsekkin vereceğim, bu stresi atmana ve uykularını düzene koymaya yardımcı olur. Tansiyon ilacına lüzum yok… Aslan gibisin!” O da doktor, bu da. Ama birisi insanı bütünselliği ile biliyor. Diğeri ise, olayı dar alanda soyutluyor ve sağlam adamı hasta ediyor.
Yaşanmış ama basit bir örnek verdim. Daha niceleri verilebilir. Asıl söylemek istediğim şu: eleme metodu ile liyakat değeri ölçüleri arasında, mevcut eğitim sistemimizde sağlıklı bir denge yok. Alışkanlık haline dönüşmüş olduğu için bazı yanlışlar dikkatleri çekmez hale gelebiliyor.
Bir Batılı “bir insana işine yaramayacak bilgiler yüklemek onu asi yapmanın en etkili yoludur” diyor. Bu sözü şuna bağlayabiliriz: “Bir insanı lüzumsuz bilgilerle yormak onun yeteneklerini köreltmenin en etkili yoludur.
Bir yabancı vaktiyle incelemeler yapmak için gelmiş ve çalışmalarının sonunda şu sonuca varmış: “Böylesine zeki ve yetenekli çocuklardan, hangi sistemi uygulayarak bu yetişkinleri elde ettiğinize hayret ettim. Sahiden de izahı zor bir durum” Bu eski bir anekdot ama hâlâ aktüel.
* * *
Eğitimde de talebi piyasa belirler. Ekseriyetle böyledir. “İş bulmak” meselesi önemsiz görülemez. Ama tek belirleyici, “zahiri piyasa” değildir ve olmamalıdır. Toplumun, “iş bulma ve para kazanma” ötesinde meseleleri ve ihtiyaçları da vardır. Görünür çerçeve içinde bile vardır, bırakın sübjektif derinlikleri.
İnsanın bütünlüğünü gözeten, doğru ahlaki ve idealist amaçların somut sonuçlar ve çözümler için de gerekli olduğunu unutmayan geniş bir açıya muhtacız.
“İyi insan” olmak, çok geniş ve derin bir kavramdır aslında. İyi insan olmadan, iyi hoca, iyi doktor, iyi hukukçu, iyi siyasetçi, iyi anne-baba olunmaz.
Mahsulden şikayetimiz var, tarlayla ilgimiz yok. “Hiç mi yok” itirazı gelebilir. Belli bir açıdan hiç yok, evet yok. Kültürsüz bilim, eğitimsiz öğretim, kişiliksiz kimlik, ve bu minval üzere devam eden ihmaller, vukufsuzluklar; hep insanın bütünlüğü hakikatini gözetmeyen hayat anlayışının eseri.
… Aktüalite iki türlü anlamsızlıktan dolayı tıkanır: Sebeplere taraftar olup sonuçlara karşı çıkmak ve sonuçlara taraftar olup sebeplere karşı çıkmak. Bu ifrat tefrit kilitlenmesi, bir eğitim hicranından başka bir şey değildir.