Sinema ile rüya arasındaki bağıntıyı ele alan milyonlarca yazı kaleme alınmıştır sanırım. Yüzlerce kitap, binlerce tez yazılmıştır bu konuda. Bu kadar sıradan olup, gizemi bu kadar büyük bir kavram/olgu üzerine ne dense eksik kalıyor. Sinema bidayetinden beri çok nadir olarak bizzat rüya kavramını kendine tema olarak seçiyor.
1990’da ünlü yönetmen Adrian Lyne ülkemizde ‘Dahşetin Nefesi’ adıyla gösterilen Jacob’s Ladder isimli filmiyle Vietnam gazisi bir askerin savaşın etkisiyle aldığı ilaçlardan sonra gerçeklik duygusunu yitirmesini anlatmıştı. Buna yakın ancak daha politik bir temayı 2004 yılında Johathan Damme’ın The Manchurian Candidate’sinde görmüştük. Keza 1997 yılında Alejandro Amenábar sarsıcı bir filme imza atmıştı: Abre Los Ojos/Aç Gözünü. Daha sonra Hollywood’un Amerika’ya ithal edip Vanilla Sky ismiyle Tom Cruise’a başrol oynattığı filmde kahramanımız rüya ile gerçek arasında o kadar çok gidip geliyordu ki, sonunda yaşadıklarından hangisi rüya, hangisi gerçek karıştırıyordu. Rüya/gerçeklik paradoks/metaforunu işleyen en etkili filmlerden biri ise Hintli Tarsem Singh imzalı 2000 yapımı bir filmdi: The Cell - Hücre. Singh, bir katilin rüyalarına sızarak seri cinayeti çözmeye çalışan bir kahramanın öyküsünü anlatıyordu Hücre’de.
Fransızların aykırı yönetmeni Jean-Pierre Jeunet ise 1995 yapımı La cité des enfants perdus - Kayıp Çocuklar Kenti’nde, o kendine has tarzıyla kurguladığı atmosferde, kendisi rüya göremediği için çocukların rüyalarını çalan kötücül bir adamın masalını anlatmıştı bize.
2007 yılında ise genç bir Türk yönetmen el attı bu kez bu gizemli dünyaya. Gökhan Yorgancıgil’in sıra dışı filmi Sıfır Dediğimde’de, önemli bir el yazması kitabı kaybeden bir öğrencinin bilinçaltına sızılarak yapılan araştırmada, insanın içindeki o kocaman evren keşfedilmeye çalışılmıştı.
Christopher Nolan, Insception’da kendi tarzından taviz vermeden bu hassas konuya el atıyor. Üstelik film dili ve atmosferi olarak da Matrix’ten çok fazla uzak olmayan bir dünyaya taşıyor bizi. Her zaman olduğu gibi kitaba orta yerinden başlayan Nolan, kahramanımızı bir deniz kenarından karaya çıkarırken, filmin sonuna doğru toparlayabileceğimiz şu ana temayı işliyor: Dom Cobb (Leonardo DiCaprio) tehlikeli bir iş olan ‘bilgiyi çekip çıkartma’da meslektaşlarının en iyisi olan yetenekli bir hırsızdır: Uzmanlık alanı, insan zihninin en zayıf olduğu rüya görme evresinde, kişinin bilincinin derinliklerine sızıp, burada gizlenen değerli sırları çalmaktır. Cobb’un ender görülen bu yeteneği onu şirket casusluğunun düzenbazlıklarla dolu bu yeni dünyasında aranan bir oyuncu hâline getirmişse de, uluslararası bir kaçak durumuna düşmesine ve hayatı boyunca sevdiği her şeyi kaybetmesine de neden olmuştur. Karısını bu derin ve çetrefilli yollarda yitirmiştir. (Bu yönüyle bakıldığında bir tür Shutter Island tadı da yok değil filmde.) Şimdi Cobb’a bir fırsat tanınır. Çok zengin Uzakdoğulu iş adamı, ezeli bir rakibini alt etmesinde ona yardım etmesi durumunda Cobb’u temize çıkarma sözü verir. Böylelikle rüya hırsızımız ülkesine ve çocuklarına dönebilecektir. Fakat bu işte ondan istenen; Başlangıç’ı başarması, yani bilgiyi yerleştirmesidir. Cobb ve uzmanlardan oluşan ekibi bu kez mükemmel bir hırsızlık yerine bunun tam tersini yapmak durumundadırlar; görevleri bir fikri çalmak değil, onu yerleştirmektir. Başarılı olabilirlerse, bu mükemmel bir suç olacaktır. Ancak bu hiç de kolay bir iş değildir, rüya içinde üç tane rüya gördürüp, çok katmanlı bir yolculuğa ve maceraya atılmak durumunda kalacaktır.
Ünlü hırsızın ekibi ne denli dikkatli bir planlama ve uzmanlık sergilese de, tehlikeli bir düşman için yeterince hazırlıklı olamazlar. Çünkü bu düşman sanki her hareketlerini önceden tahmin edebiliyordur. Bu öyle bir düşmandır ki onun gelişini sadece Cobb görebilir. Üstelik her rüyadan gerçeğe uyanmak da mümkün değildir!
Matrix’deki ünlü ihanet sahnesini hatırlar mısınız? Hani şu gıcık sesli Cypher’ın ajanlarla yemekte buluştuğu sahne. Ne diyordu: Biliyor musun? Bu bifteğin var olmadığını biliyorum. Bunu ağzıma koyduğumda Matrix’in beynime bunun sulu ve lezzetli olduğunu söylediğini biliyorum. Dokuz yıldan sonra, ne fark ettim biliyor musun? Cehalet erdemdir.” Başlangıç’ın bütün vukuatı da zihinde yaşanıyor. Afişinde de denildiği gibi, olay mahalli zihin…
Nolan’ın sair yönetmenlerden en ayırt edici özelliği en çetrefilli mevzuları bile akıcı bir kurgu ile seyirciye geçirebilmesi. Elbette bunu bol miktarda görsel efekt ile yaptığını söylemeye gerek yok. Zaten böylesi bir filmde sağlam görsel efekt olmasa senaryo ne kadar sağlam olursa olsun komik kalırdı. Başlangıç tüm o karmaşasını müthiş görsellikle sadeleştirerek bize aktarıyor. Film belki önceki benzeşleri gibi derinlik ihtiva etmiyor, katman sadece REM katmanları arasında kalıyor lakin, yine de fikir orijinal, anlatım orijinal…
En önemlisi de, insanoğluna dair bilinen ama üzerinde pek düşünülmeyen ya da kısıtlı bir çevrenin düşündüğü boyutu popüler bir sanat eseri olarak önümüze sermesi. Bir yönüyle zekâ parıltısı olarak duran tema, bir yönüyle de ürkütücü aslında. Malum sinema bazı zaman gerçeğin ve günümüzün önüne geçiyor gibi görünse de, gelişmiş memleketlerin bu tür rüya hırsızlığı, bilinçaltı ekim ekipleri oluşturup oluşturmadığını da şimdilik sadece komplo teorilerinde görüyoruz.
Başlangıç’ta anlatılanlar gerçeklikle ne kadar paralel bilemiyoruz ama Christopher Nolan sezonun en enteresan filmine imza atmayı başarmış durumda…
Başlangıç
(Inception)
Yönetmen: Christopher Nolan
Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Marion Cotillard, Michael Caine, Ellen Page, Joseph Gordon-Levitt,
Ken Watanabe, Tom Berenger
Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Gizem, Suç
Süre: 148 dakika
2010, ABD, İngiltere