‘Yahu yine mi yağmur, rüzgâr! Ne zaman açacak bu havalar?’ diye yakınıp dururken, sıcaklar o denli bastırdı ki İstanbul’da, daha şimdiden ağustos ayının ortalarını düşünür oldum!
Hadi çalışırken koşturmaca içinde zaman bir şekilde akıp gidiyor ama tatil günlerinde durum çok vahim, taa cumartesi sabahından başlıyor, sıcaklar bunaltmaya.
Ben de sıcaklar ortalığı kavurmaya başladığından beri hafta sonları, İstanbul’dan uzaklaşmak için bir yerlere kaçıyorum ama her seferinde farklı mekâna gitmek kolay olmuyor, bazen kendime sığınacak liman bulamıyorum.
Örneğin geçtiğimiz cumartesi günü yaşadım, benzer bir durum.
Aksiyon’un haftalık yayın toplantısından çıktıktan sonra arabanın içinde ne yapacağımı bilmez hâlde otobanda ilerlerken, çalan cep telefonunun karşı hattından gelen ses imdadıma yetişti!
Arayan ablamdı.
‘İşlerin bittiyse yazlığa gel, biraz hava alırsın’ diyen ablamın cazip teklifi karşısında ağzımdan çıkan ‘Eveet!’ sesi, nikâh memurunun karşısında evlenmeye hevesli çiftlerinkinden bile daha gürdü!
Hem kendime güldüm hem de rotamı anında ablamların yazlık evine çevirdim.
…
Söyler misiniz; denizin mavi renginin ve ağaçlardaki yeşil tonların kombinasyonundan daha güzel ne olabilir ki dünyada?
Kuşların cıvıltısı ve dostlarla yapılan hoş sohbetler de eklendiğinde bu doğa harikasına, sıcaklar falan ‘bana mısın’ demiyor) Hal böyle olunca da insanın içinden yazası, duygu ve düşüncelerini satırlara dökesi geliyor.
Ablamın yazlığında yaptığım mini tatil öyle dolu dolu geçti ki yaşadıklarımı hiç vakit kaybetmeden sizlerle paylaşmak istiyorum.
Ama en önce kırlangıç yavrularından aldığım hayat dersinden bahsetmeliyim.
Şaka gibi değil mi?
‘Hiç kırlangıç yavrusu, erişkin bir insanı eğitebilir mi?’ demeyin, tam iki gün boyunca başta sabır olmak üzere pek çok şey öğrendim, onlardan.
Evin köşesine yuva yapan kırlangıçların öyle şirin üç yavrusu vardı ki benim diyen kartpostalları aratmıyordu, görüntüleri. Minnacık yuvanın içine sığan kırlangıçlara, gün boyunca yemek taşıdı anneleri.
Bir görseniz! O kırlangıç yavruları, anneleri gelene kadar çıtlarını bile çıkarmıyorlardı. Anneleri gagalarına yemek vermeye geldiğinde, feryat figan edip lokma kapmaya çalışıyor, o gittiğinde ise yeniden sükût orucuna giriyorlardı.
Ciddi söylüyorum; topu topu avucumun içi kadar yer kaplayan o yavrulardan, sabretmeyi öğrendim.
Günümüz şartlarında insanlarda dozunun giderek azaldığını gözlemlediğim bu kutsal duygunun hayvan âlemindeki yoğunluğu, beni son derece şaşırttı.
Af buyurun! Benim gibi beton yığını içinde yaşayan insanların ‘Ayşegül Tatilde’ çocuk serisi kıvamındaki doğa kucaklaşması, belki ‘light ekmek’ tadında gelebilir!
Ama yine de durumumdan şikâyetçi değilim hatta kendimi şanslı buluyorum, nihayetinde tabiatın dilinden hece hâlinde bile olsa bir şeyler anlayabiliyorum.
Son olarak sa-bır kelimesini söktüğüm gibi…
Hazır sabretmekten bahsetmişken yine ablamın yazlığında tanıştığım ve etrafında sabır abidesi olarak tanınan kişiden işittiğim bir cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
‘Bazen hastalığı, insanın en yakın dostu olur!’
Bilmem belki binlerce kere duymuş ya da okumuşumdur, benzer özlü sözleri ve elbette etkilenmişimdir her birinden hatta Mavi Rüya’da da satır aralarına sıkıştırmışımdır, bugüne değin.
Amma velâkin bu kelimeler, yıllardır hastalık pençesinde yaşayan birinin ağzından döküldüğü zaman, içinde farklı anlamlar barındırıyor.
Karaciğeri iflas etmiş ve yeterli gıda alamadığı için yaşam kalitesi düşmüş olan, üstüne üstlük yeni bir zorlu ameliyata karar verme aşamasındaki genç bayan tarafından dile getiriliyor, tebessümle.
Ne bileyim; insan, alışılageldiği üzere dert yanma, yakınma bekliyor.
Hayır ‘tık’ yok!
Bizler kâh sıcak havayı kâh soğuğu bahane edip sızlanırken, o derdini benliğine dost olarak görüyor.
İşte bu aşamada, kendi aczyetime dönüp baktığımda, sözcükler kifayetsiz kalıyor.
Belki yine doğanın kucağına atmam gerekiyor kendimi. Biliyorum; onun vesilesiyle öğrenilecek daha çok şey var, bugün havadaki kırlangıçtan, yarın yerdeki tarla faresinden...