|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Keyfiyet 02 Ağustos 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Selim
a.selim@aksiyon.com.tr

Oyunlar ve düşünceler

Fikir hayatının geniş ve zengin olması yetmez; sağlıklı olmalı, sakat ve hastalıklı olmamalı. Batı’nın fikir hayatı zengindir ama sakat ve hastalıklıdır. Etkileyici cazibesi yanında zehirleyici tarafları vardır. Batı’yı anlamak ve öğrenmek bunun için zordur. Etkileyici büyüklüğü, zehirli taraflarının varlığını görünmezleştirebilir.

Mahir Kaynak, 12 Eylül’ü Amerika’nın ve NATO’nun tezgahladığını; 12 Eylül’ü yapanların da bundan haberdar olmadığını, onların sadece önlerindeki tabloya bakarak böyle davrandıklarını söylüyor. Amacın da ekonomiyi kendi şartlarına uygun hale getirmek olduğunu ifade ediyor.

    Bu demek oluyor ki anarşik olaylar, yani sol-sağ kavgası, bazı iç şartların elverişli olmasından da yararlanarak Batı tarafından provoke edildi, kışkırtıldı, yönlendirildi. Hem de olayların içine girerek.

Benzeri şeyler hep söylendi ama, bu defaki analizi daha ciddi buldum. Bilhassa “yapanların ondan haberi yoktu” sözü, bu analize inandırıcılık katan unsurlardan biriydi. O zaman taşlar daha bir yerine oturuyor.

24 Ocak kararları alınmıştı, darbeden sonra, belli bir disiplin de getirildikten sonra, seçimle kim gelirse gelsin o kararları uygulayacaktı. Yani, bazı şeyleri yaptırmak konusunda, seçileceklerin kim olacağını düşünmeleri gerekmiyordu. Şahinkaya’nın Amerika’ya gidip onay aldığı konusunda “Vallahi billahi böyle bir şey yok. Kararlaştırılmıştı, ertelersek dikkat çeker diye düşündüğümüz için öyle oldu” diyen Evren’in durumu, o analize uygun biçimde daha aydınlandı. Onlar da oyuna gelenlerden.

Amerika, “zayıflayan iktidar ve istikrarsız ortam” istemez. “Zayıflayan gitsin, istikrarsız ortam (madem ki düzelemiyor) iyice bozulsun ve yeniden kurulsun” tarzında düşünür. Bunu biliyoruz. Ama, böylesine işin içine girerek müdahale, ellerini sokarak olaylara müdahale, o analiz doğruysa, korkunç bir şey. Ben sadece trafik ışıklarını ayarlamakla bazı yönlendirmeler yapmış olmasını daha rasyonel bir tahmin gibi görüyordum.

Fakat benim zihnimde bir sorunun çengeli hep durur. Rusya’nın ve KGB’nin rolü hakkında hiçbir şey yazılmadı, söylenmedi şimdiye kadar, onlar öylece kuzu kuzu seyir mi ettiler? Bir Rus ilgilisinin, 9 Martçılara özel bir haber ilettiğini biliyoruz. Bu kadarla mı kaldı her şey? Hiç mümkün mü?

Rusya her zaman daha ketumdur. Amerika’da eski CIA’ciler konuştuğu gibi, Rusya’da eski KGB’ciler konuşmaz. Amerika’nın yapısında olan özeleştiri liberalliği, Kennedy olayında olduğu gibi, günahların açıklanmasına daha elverişli. CIA’nin o marifetlerini anlatan ağır eleştiri filmleri bile yapıyorlar.

Acaba bütün bunlardan Amerikan başkanlarının bilgisi var mı? Varsa ne kadar ve ne derecede var? Yoksa “derin Amerika”nın başkanları aşan işleri sanıldığından çok mu? Kennedy’nin öldürülmesi de tam kuşku senaryolarında olduğu gibi mi?

* * *

Peki, bu Batı nasıl bir demokrat dünya?

Bu hal, o eserlerin, kültürün, fikrî müktesebatın neresine sığdırılacak?

Ben komplo teorilerini sevmem. Çok abartılı bulurum. Çoğu da öyledir zaten. Fakat dikkate alınması gerekli taraflarının da olduğu hususundaki kanaatim biraz daha genişledi.

Lakin bu yeraltı işlerinin hiçbiri, kendi amaçları ve ölçüleri açısından da rasyonel değil. Akıllı adam işi değil. Bu örtülü müdahalelerle Amerika’nın kazançları ne, kayıpları ne? Elbette ki kayıpları çok daha fazla. Türkiye’yi yanına almak istiyorsan, ona yardım edersin; bu kadar basit. Türkiye, meselelerini çözerse, bu, bölgenin de senin de yararına olur. “Neden böyledir?”in izahı uzun sürer ama, çok kolaydır. Adamlar bunu başaramıyor… Fikir hayatının geniş ve zengin olması yetmez; sağlıklı olmalı, sakat ve hastalıklı olmamalı. Batı’nın fikir hayatı zengindir ama sakat ve hastalıklıdır. Etkileyici cazibesi yanında zehirleyici tarafları vardır. Batı’yı anlamak ve öğrenmek bunun için zordur. Etkileyici büyüklüğü, zehirli taraflarının varlığını görünmezleştirebilir. Birinin külliyatına dalarsan, yara bere almadan çıkman, şayet özel donanımlı değilsen, çok zordur. İnsanoğlu, boşuna uğraşmış olmak nefsine ağır geldiği için; meşguliyet konusunun etkisinde kalmaya çok meyyaldir. Batı’da okuyan bazı Doğulu (ve de İslamcı) aydınların, Batı düşmanlığını bile Batı’nın metotlarıyla üretmeleri bu yüzdendir. Dar analizi ve antitez öğrenirler, terkip (sentez) işinin analizi aşan bir vüsat ve tefekkür derinliği gerektirdiğini idrak edemezler. Kendi kültürlerindeki itidal ilkesinin, bir tefekkür metodu da olduğunun bilincinde değillerdir.

“Siyaset-felsefe” konularında, doktora için Amerika’ya gitmek isteyen bir yakınım var. Çok konuşamıyoruz. Ama bazı Batılıları değerlendirirken Kant’ı, Rousseau’yu, Descartes’i, Pascal’ı konuşurken, küçük ama çok önemli atlamaları ve eksikleri olduğunu görüyorum. Bu konular, sınırlı tahsil süresine sığmaz. Birçok şeyle karşılaşırsın, çok şey alırsın, ama bütünlüğünü yorumlayıp ezbere yaklaşmayı beceremezsin; şayet özel ve sürekli ilgilerin, emeklerin kazandıracağı bir donanıma sahip değilsen, zedelenebilirsin.

“Batıcılık da yanlıştır, Batı düşmanlığı da” sözümü sık kullanışımın sebepleri bunlar. Doğrusu Batı’yı bilmektir, anlamaktır; ilişkileri bu bilgilerin kazandırdığı bilinçle ve donanımla sürdürmek lazımdır. Böyledir ama, bu sözlerimde cezb edici bir sıcaklığın olmadığı da açıktır. Lakin popüler cazibe kolaycılığının üslubuyla da “fikrî hakikatler” anlatılamaz. Nüansları ayrıntıdır diye atarsanız, kavramları sadece tanım özetlerine bakıp izahını yapamazsanız; o dil, “düşünce dili” olmaktan çıkar ve yeni bir şey söyleme, bir düşünce katkısı sunma imkânları sıfıra iner. Kısır döngüde bir tur da siz atmış olursunuz. Ve bu durum günlük hayatın basit mantığını da, zamanla zayıflatır, körletir. Siyaseti de tıkanıklığa uğratır.

* * *

Oyunlar var, hep biliyoruz ki var. Fakat oyunlara malzeme teşkil eden zaaflarımızı bir tarafa bırakır da her şeyi oyunlarla izaha çalışırsak, yine oyuna gelmenin bir başka türünü sergilemekten başka bir şey yapmış olmayız.

Karnında zihninde ruhunda yumuşak (gevşek) taraflar varsa, birileri onları kurcalar elbette.

“Sağa sola ayırdılar sonra da dövüştürdüler” denilecek kadar basit değildi olan bitenler. Aydınlarda ve üniversite gençliğinde, şiddete (darbeye) sıcak bakan ciddi bir sol salgın vardı… Kim kandırdı? İçindeydik, gayet iyi biliyoruz. Bu salgın, iç zaaflardan kaynaklandı. 27 Mayıs bir şey yaptı, ama ardında bir düşünce mesnedi yoktu. Boştu içi ve dibi. Sol bunun için rağbet gördü. Tutunacak bir dal lazımdı. Bir şeye inanmak ve dayanmak zorundaydılar. Yaptıkları, ne demokrasiyle, ne akılla, ne bilimle, ne Atatürkçülükle bağdaşıyordu. Ama sol ile bağdaşabilirdi! Umut buydu, arayış buydu. Ortaokuldan beri beraber okuduğum arkadaşlarım, bambaşka insanlar oldular? Bunu Amerika mı yaptı?! Yediğimiz içtiğimiz bir olan bazı arkadaşlarımla ağır tartışmalar yapmaya başladık. Aynen bir salgın hastalık gibiydi. 1960’ta solun sosyalizmin s’sinden haberdar olmayanlar, 1961’de hızlı solcu oluverdiler. 27 Mayıs onları bir çıkmaz sokağa getirmişti ve orada solcu olmakla var olmaya çalışıyorlardı… 1968’e daha çok vardı. Bu bir “iç konjonktür” olayıydı. Dışarısı sonra müdahil oldu. Bizdeki hareketlenmenin 1968’deki evrensel anarşiyle ilgisi yoktu. Bizden oraya geçti!!! Sonra kenetlendik. Kırk yıllık bir öğretim üyesi, 40 yıllık bir asker; bir gecede solcu oldu! Bunun bir tek izahı var: 27 Mayıs çıkmazı! Bu çıkmazdan sol bir darbe ile çıkmaya çalıştılar. Demokrat-liberal-rasyonel olacak halleri mi vardı? Her şeyi çiğnemişsin Yassıada’da, İmralı’da. Ne olacaksın ki başka? Pozitivist ve seçkinci bir geleneğin vardı ve bunun bağdaşabileceği tek şey “mukallit solculuk” idi. Gerçek ve ciddi bir sol değildi o. Batı’daki sol değildi. Hüseyin Nail Kubalı ve Cemal Madanoğlu ile bizim çocukların arasında hiçbir sol seviye farkı yoktu.

O soldan geriye sosyal adalet adına ne kaldı? Hiçbir şey. Kalan nedir biliyor musunuz? Doğu mitingleriyle başlayan bölücülük aşısı. 1970’lerden önce böyle bir şey asla ve kat’a yoktu. Kıbrıs Harekatı için 1974’te Diyarbakır gönüllülerle dopdoluydu. Oralardan nerelere geldik?

27 Mayıs’ın sebebi ne idi ki, sonucu ne olsundu? Sebep sonucun, sonuç sebebin içinde! Düşünce fukaralığı. Batı’yı hiç anlamamış bir Batıcılığın sağı da solu da elbette ki abeslerin çıkmazında millete acı çektiren saçmalıklardan kurtulamayacaktı. Cuntalar dönemini başlatması normaldi; şeklen övülen 1961 Anayasası’nın icrâya güvenmeyen tuzaklarıyla bu gidişi desteklemesi de normaldi.