Referandum sürecinde tartışmalar zaman zaman sertleşiyor, zaman zaman sığlaşıyor.
Bu, bizim siyasi dünyamızda doğal bir durum.
Örneğin, gündemde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açtığı, İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesi, 27 Nisan e-muhtırası, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın yargılanması gerektiği gibi tartışmalar ve talepler var.
Ve bunlar kuru gürültü olmanın dışında hemen hiçbir anlam taşımıyor.
Zira ne siyasi gündemi değiştirecek ne de CHP’de bir değişim olduğuna dair insanları ikna edecek çıkışları ifade ediyorlar.
Zira her şey zamanında ve yerinde güçlü oluyor…
Muhtıra karşıtlığı da öyle….
Bir yana itelim bu tartışmaları…
Gündemde iki önemli mesele var.
Bunlardan ilki, Balyoz Davası çerçevesinde mahkeme heyetinin verdiği 102 tutuklama kararıdır.
Bu kararın şu an için, muhtemelen Yüksek Askerî Şûra (YAŞ)’ya endeksli bir şekilde esnetildiğini biliyoruz. Gerekli tutuklamalar yapılmıyor, muhtemelen itiraz süresinin bitmesi, hatta itirazlarla ilgili kararların verilmesi bekleniyor.
Bunun Başbakan Erdoğan ile İlker Başbuğ’un yaptığı görüşmenin bir sonucu olması pek mümkün.
Bununla birlikte 102 kararının önemli ve yeni bir süreci harekete geçirdiğini görmek ve teslim etmek gerekiyor.
Şöyle ifade edelim:
102 Subay olayı 2008’de başlayan Ergenekon sürecinin son derece etkin bir parçası, hatta aşamasıdır. Tutuklanacak ya da tutuklanması istenen subaylar arasında emekli iki kuvvet komutanı, genelkurmay başkan yardımcısı ve emekli ordu komutanları bulunuyor. Bu subaylar arasında hâlâ görevde olan koramiral ve korgeneraller, tümgeneral ve tuğgeneraller var.
Tutuklanma kararının gerekçesi de son derece açık: Darbe girişimi…
O zaman ortaya şu anlam çıkıyor:
Bu karar, Türkiye’de demilitarizasyon sürecinde şimdiye kadar atılmış en önemli ve ciddi hukuki adımdır.
2010’da artık ne emekli orgeneral rütbesi ne muvazzaf korgeneral rütbesi sahiplerini koruyucu işlev görebilmektedir. Kenan Evren hakkında iddianame hazırlayan savcıların hayatının karartıldığı, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın adı geçtiği için iddianame sahibi savcıların meslekten men edildiği günler artık gerçekten geride kalmıştır. Keza askerin kendisini fiilî güçle veya meydan okuyarak ya da askerî yargı üzerinden korumaya aldığı, keyfî davranışlarına yasal kulp uydurduğu dönemler arkamızda kalmıştır.
Bu hususa bir noktayı daha ilave etmekte fayda var:
Bu karar, sadece hukuki bir temizlik hamlesinden ibaret kalmayacaktır. Siyasi temizliğe de kapı açacaktır.
Askerî Personel Kanunu’nun 65. maddesi başta olmak üzere bazı hükümlerinin Yüksek Askerî Şûra çerçevesinde bir tür tasfiyeye yol açması muhtemeldir.
Haklarında tutuklama kararı olan ve kovuşturma bulunan askerler hakkında “terfi işlemi yapılmayacağı” hükmü uygulandığı takdirde, ismi darbe girişimine karışmış birçok subay pasif hâle gelecek ve ordunun ileride komuta kademeleri yeni baştan harmanlanacaktır.
Duraklamaların, iniş çıkışların, dirençlerin, sıcak gelişmelerin, asker ve siyasetçi arasındaki geçici mutabakatların bu ana tabloyu etkileyeceğini sanmıyoruz.
Er ya da geç varılacak nokta bu olacaktır.
Gündemdeki ikinci önemli meseleye gelince…
Dörtyol hadiseleri, Türkler ve Kürtler arasında yaşanan gerginlikler, etkin çatışma kokusu son derece rahatsız edici bir görüntü sunuyor.
Elbet önce akla komplo teorileri, tahrikler geliyor…
Ama unutmamak gerekir ki tahriklere uygun bir zemin var ortada.
Bu sayfaları takip edenler bilirler, Kürt sorunuyla ilgili en çok endişe ettiğimiz husus bu zemindir.
Güneydoğu’yu aşan, batıya taşan bir sosyolojik-politik mesele karşısındayız. Batıda, kuzeyde ve güneyde kitlesel Kürt göçünün oluşturduğu gettolaşma, Güneydoğu’daki çatışmaların yükselttiği öfke ciddidir.
Kabul etmek gerekir ki bu koşularda ülke Türk ve Kürtün birbirinin ötekisi olmaya yüz tuttuğu hâllerle sık ve artan oranda karşılaşır oldu.
Bu durum artık geçmişe, Türkler ve Kürtlerin ortak değerlerine işaret ederek geçiştirilemez. Ne yazık ki bu ülkede yaygın kanıya rağmen etnik çatışma riski hep vardır.
1970’lerde Alevi-Sünni gerginliğinin yol açtığı hadiseleri unutmamak gerekir. Kahramanmaraş’ta 120 kişi komşuları tarafından katledildi. Çorum ve Tokat’ta benzer hadiseler yaşandı.
Daha gerilere gidelim…
1909 Adana’da Türkler ve Ermeniler arasında çıkan çatışmalarda 20 bin kişi öldü… Fedailerle İttihatçıların çatışması değildi bu, sivillerin kırışmasıydı…
Daha da geriye gidelim. 1895 yılında iki ay içinde tüm Anadolu’da, özellikle Doğu ve Güneydoğu’da yine sivil tepkilerle, etnik öfke üzerinden yaklaşık 50 bin kişi katledildi.
Yusuf Akçura hakkında yaptığı çalışmayla bilinen, Fransa’da Türk tarih çalışmalarının duayenliğini yapan, Türk dostu François Georgeon’un Abdülhamit kitabından şu satırların altının özellikle çizmek gerek:
“1895. Ekim ayının sonundan itibaren (Ermeni meselesi bazı yönleriyle bir tür bugünkü Kürt meselesini andırır o günlerde) bir dizi Ermeni karşıtı ayaklanma Doğu Anadolu vilayetlerini kana bular. Olaylar 21 Ekim’de Erzincan’da başlar, sonra bir şok dalgası gibi kentten kente yayılır. Ekim ayının sonuna gelindiğinde Bitlis, Bayburt ve Erzurum da bu dalganın etkisine girer. Kasımda sıra Diyarbakır, Malatya, Harput, Sivas, Amasya, Antep, Kayseri, Urfa’ya gelir.
Senaryo hemen her yerde üç aşağı beş yukarı aynıdır:
Başlangıçta sıradan bir dalaşma, karşılıklı küfürler, çıkan bir kavga, silah sesleri ve pogrom işareti olur. Şiddet olayları çoğunlukla çarşıda başlar, saldırganlar Ermeni esnafı hedef alır, dükkânlarına ve ambarlarına hücum eder. Sonra ayaklanan güruh Ermeni mahallerine yönelir.
Kurban sayısını kestirmek güçtür… Şubat 1896’da Amerikalı misyonerler 29 bini Doğu Anadolu vilayetlerinde olmak üzere 37 bin Ermeninin ve 1800 Müslümanın öldürüldüğünü söylüyorlardı. Ayrıca tamamen yakılmış yıkılmış Anadolu’da sefalete düşen insan sayısının 300 bin olduğu tahmin ediliyordu…”
İşte böyle…
Dörtyol’da yaşananlara benzemiyor mu olayların başlangıcı…
Haklı haksızı, öfkeyi, duyguyu unutun…
Risk var…
Bunu bertaraf etmek Türk siyasetinin temel meselelerinden biri olmalıdır.
Not: Yıllık izin zamanı… İki hafta sonra görüşmek üzere…