Taş atan çocuklar konusunda devlet kendi tavrını tashih etti. Bir anlamda taş atan çocuklar kurtuluyor.
Ben diyorum ki asıl bu çocukları PKK’nın elinden kurtarmak lazım.
Hadi buna bir ilave daha yapayım, asıl mesele Kürtleri PKK’nın elinden kurtarmak...
Evet, PKK, hem Kürt meselesine el koyarak hem de bizzat Kürtlere el koyarak, üstelik hiçbir hesap verme zorunluluğu duymadan el koyarak, tam bir despotizm gerçekleştirmiş bulunuyor.
“Hiçbir hesap verme zorunluluğu duymadan” şerhini düştüm, evet, hemen her devlet kendini bazı kurallara bağlı hisseder, ama bu tür örgütlerin başına buyrukluğunu dizginlemek neredeyse imkânsızdır.
“Acaba özgür mü?” şeklinde formüle edilen bir sorunun altına, Kürt kimliğine sahip olan kişi ve kurum olarak onlarca isim yazılabilir.
En başa BDP’yi koyabilirsiniz, ‘Acaba BDP özgür mü?’ diye.
Sonra BDP’li belediye başkanlarını...
Sonra bölgenin Kürt halkını… Avrupa’daki Kürtleri... Büyük şehirlerdeki Kürtleri...
Sonra bizzat örgüt militanlarını...
Sonra örgütün Öcalan dışındaki liderlik kadrosunu...
Ve sonra Öcalan’ın bizzat kendisini...
“Örgüt içi infazlar” sol örgüt jargonunda çok geçerlidir.
Dostoyevsky, Cinler’de, devrim öncesi Rusya’sında, bu örgüt içi infazlardan da bahseder ve “liderliğin infazları” karşısında, bazı tiplerin (onun romandaki adı Erkel’dir) nasıl yamulduğunu ve infazlara, liderin aradığı gerekçeyi ürettiğini anlatır.
Sol’daki örgüt içi infaz geleneğinin çok daha vahşilerinin, PKK’nın içinde gerçekleşmiş olduğunu, olayları yaşayanların tanıklıkları ile öğreniyoruz.
“Örgüt içi” infazda, yani, dün birlikte mevziye yattığı adamı öldürmek için gerekçe bulur ve öldürürken kılı kıpırdamayanların, insani hangi hassasiyeti taşıdıkları elbette sorgulanabilir ve elbette, bu hiçbir insani ve ahlaki ölçü tanımayan katiller sürüsünün, gözünün üstünde kaşını gördüğü insanlara ne yapacağı tahmin edilebilir.
BDP’lilerin çok sevdiği bir ifadeyle söylersek, “Kürt coğrafyası” uzunca bir süredir PKK zorbalığı altında yaşamaktadır.
Eminim ki şu anda PKK güzellemesi yapanların pek çoğu, PKK’yı etkisiz kılana -her kim olursa olsun- dua edecektir.
PKK’nın ve Öcalan’ın nasıl bir şey olduğuna dair, içeriden, çok önemli tanıklıklar oldu bugüne kadar. Bu tanıklıklar, azıcık hassasiyeti kalanlar için bile, aslında birçok aymazlığı giderebilir niteliktedir.
Uzun süre Türkiye’de PKK’lıların avukatlığını yapan, uzun süre bu sebeple işkence gören, sonra Avrupa’ya gidip Diyarbakır işkencelerini anlatan ve Avrupa’da PKK’ya kitle tabanı hazırlayan ve Kürt sorununun çözümünü “Bağımsız Kürdistan”a bağlayan, yani “Kürt davası”na bağlılıkta en uçlarda dolaşan Hüseyin Yıldırım’ın Taraf’ta, Neşe Düzel’e söyledikleri ise en derin uykudaki insanları bile uyandıracak kadar çarpıcıdır.
Hüseyin Yıldırım önceleri, içine sinmese de, PKK’nın çocuk katline bile gerekçe üreten birisidir.
“Bana, ‘PKK, kadın, çocuk öldürüyor’ diyorlardı. Ben, ‘Bunun sorumlusu, çoluk çocuğun arasına karargâh kuran devlettir’ diyordum. Cevabım beni tatmin etmiyordu ama bunu söylemek zorundaydım. Çocukların, sivillerin öldürülmesini onaylamıyordum ama o bir iç sorundu.”
Böyle bakıyordu ama, gene de bu konuyu Öcalan’la yüz yüze tartışmış, “Biz, çocuklarımıza özgür bir gelecek için yola çıktık. Ama daha yolun başındayken çocuklarımızın katili olduk.” demişti.
Ama bir gün gelecek, PKK’dan ayrılmak zorunda kalacaktı. Bu karar sürecini şöyle anlatıyor Hüseyin Yıldırım:
“Aslında ben, PKK’nin Avrupa sorumlusu Çetin Güngör öldürüldüğü zaman PKK’yle ilişkilerimi koparmalıydım ama yanlış hesap yaptım. Belki öldürülenleri geri getiremeyiz ama bundan sonraki ölümleri belki durdururuz. ‘Öcalan ile yüz yüze görüşmeliyim’ dedim. Düşünebiliyor musunuz? Çetin Güngör’ü öldürmekle görevlendirdikleri adamı benim evime getirdiler.”
“O adam üç gün benim yanımda kaldı. Bu adamın, Çetin Güngör’ü öldürmesi için gönderildiğini ben nereden bileyim? Çetin Güngör benim Tunceli’de kapı komşumdu. Babası benim dostumdu. 1988’de Mehmet Ali Birand’la Brüksel’de karşılaştım. Milliyet gazetesine röportaj yapmak için kendisini Öcalan’la görüştürmemi istedi benden. Birand’a, yolda, ‘Çetin Güngör’ü niye öldürdünüz?’ diye sor Öcalan’a.” dedim.
“Sordu. Öcalan’ın cevabı, ‘Ne zaman olsa öldürülürdü’ oldu. Çetin Güngör sıradan biri değildi. Yazılarıyla muhalefet ediyordu. Zaten Dilaver Yıldırım da, Enver Ata da, sıradan insanlar değillerdi. Bunlar, PKK’nin ilk kurulucularıydı. Apo’nun diktatörlüğünü reddediyorlardı. Beyindiler ve hepsi öldürüldüler. 1987’de çok kanlı pratikler oldu.”
“PKK, kendi içinde çok insan öldürdü. Tanıdığım, devrimciliğine inandığım insanlar vuruldu. Memlekette kadın, çocuk demeden çok insan öldürüldü. Köyler basıldı. Öcalan kendisini şiddet yoluyla kabul ettirmeye çalıştı.”
“Mehmet Ali Birand’la kalktık Bekaa’ya gittik. Apo hazırlanmış, beyaz elbiseler giymişti. O konuşmada Apo ilk kez, ‘Biz bağımsızlık istemiyoruz. Bizim ülkeyi bölmek istediğimizi kim söylüyor?’ dedi. Ben, ilk kurşunu işte orada aldım.”
“Eğer bağımsızlık istenmiyorsa, silahlı mücadele niye yapılıyordu o zaman? İnsanlar, Diyarbakır’da “Bağımsız Kürdistan” sloganı atıyorlardı. Bu lafı, PKK’e bir başkası söylese, o anda PKK tarafından kurşuna dizilirdi. Birand bile şaşırdı. ‘Bu bir strateji değişikliğidir. Merkez komitenizden, politbüronuzdan onay aldınız mı?’ diye sordu.”
“Apo, ‘Bizim merkez komitesi, politbüro diye bir yapılanmamız yok. PKK, genellikle benim yönetimimde gelişen bir harekettir.’ dedi. Ve işte o gün, diktatörlüğünü resmen ilan etti. Zaten daha sonra her öldürülen için, ‘Benim yerime göz dikmişti, beni tasfiye edecekti’ diye konuştu. Öcalan, kendisini silah zoruyla, şiddet yoluyla kabul ettirdi. Bekaa kampında çok insan öldürüldü. Kazsanız cesetler çıkar.”
“Öcalan’ın çevresinin ajanlarla sarılı olduğu havasını vermek için, bir sürü kişiyi ‘ajan’ diye kurşuna dizdiler.”
“1988’de Öcalan’la görüştükten sonra benim için artık her şey netleşti. Ben Bekaa’da bir ay boyunca Öcalan’ı izledim. Onun, Kürt davası diye bir derdinin olmadığını anladım. İsveç’e dönünce, Avrupa’daki merkezi topladım. Onlara üç şey söyledim: Bir, benim Diyarbakır’da tanıdığım PKK’ye evet, Apoculuğa hayır. İki, felakete doğru gidiliyor. Ben, felaketin militanı olmam. Üç, her şeye bir kişi karar veriyorsa, bunun ismini bulun… İnanır mısınız, kitle nefes aldı, çok rahatladı. Kitle beni çok destekledi. Ama sonra silah, suikast devreye girdi.”
Hüseyin Yıldırım, PKK’ya zemin hazırladığı günlerden, suikasta maruz kaldığı günlere geliyor sonunda.
“Hollanda’da bir arkadaşıma gelmiştim. Gece bir kafede otururken iki kişi bizi çapraz ateşe aldılar, pencereden 29 mermi sıktılar. Arkadaşım çenesinden yaralandı. Ben kalçamdan vuruldum. Beş kurşun ise kazağımdan geçti. Zaten Apo’nun kendisi de benim için ‘Kıl payı kurtuldu’ diyor.”
Kıl payı kurtulmuş Hüseyin Yıldırım. Ve bugün, PKK ve Öcalan dosyasını, insanların bilinç dünyasına taşımaya çalışıyor.
Zaman zaman yazdım, farzı muhal, dedim, Türkiye’nin bir kesiminde PKK hâkimiyetinin gerçekleştiği bir düzen kurulsa, o düzenin nasıl bir cehennem niteliği taşıyacağı gözardı edilmemeli.
İşte Hüseyin Yıldırım, o cehennem düzeninin somut göstergelerini anlatıyor anlayana.
Hüseyin Yıldırım, o beladan kurtulmuş mu, herhalde henüz kendisi de bilmiyor, ama Kürtleri kurtarmak için Kürt-Türk herkesin seferber olması gerektiği açık.
Bu yazıyı, Hüseyin Yıldırım’ın PKK’nın dünyasından anlattığı son bir not ile bitirelim:
“Bekaa’da bir sürü kişiyi ajan diye kurşuna dizdiler. Bekaa’yı kazın, yüzlerce ceset çıkar.”
Bekaa neresi mi? Bir dönem, PKK’nın Suriye’de oluşturduğu kurtarılmış bölgedir.
PKK’nın nasıl bir yapı kuracağını görmek isteyenler, işte bu Bekaa Vadisi’nde olan bitenleri doğru okusunlar.
Ben şunu söylüyorum:
Terör örgütünün tasfiyesi, bugün, Kürt halkının kurtuluşunda önemli bir basamaktır.