|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Keyfiyet 26 Temmuz 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Selim
a.selim@aksiyon.com.tr

Referandumun önemi

Biz normalliğin içeriğini unuttuk, normalleşmeyi onun için tam kavrayamıyoruz. Samimiyet, sevgi, utanma, mantık sahipliği, dürüstlük; normalliğin özellikleridir, şartlarıdır. Bu referanduma ‘evet’ denilmesi normalliğin, ‘hayır’ denilmesi anormalliğin tezahürü anlamına gelir.

Yazmaya başladığım ilk günden beri titizlikle uyguladığım bir ilke vardır: Yeterli ve tatminkâr bir bilgi birikimine sahip olmadığım konuda somut ve kesin yorum yapamam. Bir kanaat, bir tahmin, bir zan, bir sezgi sahibi olmayı yeterli bulmam. Tahmini, zannî sezgisel bir kanaat sahibi olabilirim, kendimce bunu değerlendiririm; ama yazamam. Çünkü yazmak bireysel bir olay değil, ayrı bir sorumluluğu var.

Önemli bir durumun varlığını düşünüyorsam, araştırarak, danışarak bilgi eksiğimi tamamlamaya çalışırım. Bir yeterlilik seviyesi belirlerim, oraya ulaşmak için elimden gelen gayreti gösteririm.

Ayrıntı deyip geçmeyin. Öyle ayrıntılar vardır ki bir yorumun, değerlendirmenin bütününü etkiler. Ve bazı eksiklikler, sonucu bir miktar eksik bırakmaz, tamamen değiştirebilir. Aynen matematikteki problem çözümü gibi… Veri eksik ise o problem çözülmez, mevcut verilerle ille de bir yere varmak isterseniz bambaşka sonuçlara varırsınız. Takribî, tahminî çözüm olmaz. Evet, matematikte de sezgi vardır; ama veriler tamamlandıktan sonra... Hangi veriyi nasıl kullanacağınız bahsinde çeşitli gidiş yollarının hangisini tercih edeceğinizi belirlerken sezgi çok işe yarar. Fakat sezgi, bilgisiz olmaz, bilgiye dayanmak durumundadır.

Bir denersiniz “acaba eldeki bilgiler yeterli mi?” diye. En zor tarafı da budur düşünce üretmenin. İçinizde bir tatmin hissi her şeye rağmen oluşamıyor ise, “bu bilgiler yetmiyor” kanaati zihninizi kurcalamaya devam ediyor ise, orada durup her şeyi yeniden ele alacaksınız. “Bir şeyler daha lazım bana” diyeceksiniz.

Milliyet’in 1950’li, 1960’lı yıllar arşivine bakıyorum… Bildiğim bazı olaylar var, ama başka türlü kayda geçmiş… Mesela, 1953’te bir olay var. Birisi bir kahvehaneye gitmiş, oradaki biriyle tartışmış falan. Ben olayı 15 yıl sonra o kişinin yakınlarından dinledim. Tartışma falan yok. Pusu ve tek taraflı eylem var… Benzeri bir olaya daha rastladım, o da öyle. Tanıyanlar, işin doğrusunun böyle olmadığını anlayabilir… Gelen kişi için, muhatabı kim? Gelen kişinin çapı ve gücü, öyle bir karşılıklı mücadeleye yeter mi? Gülümseyip geçiyorum, arşivi incelerken.

Bilgi kirliliğini de fark edebilir durumda olmanız gerekir. Eksikliği de fazlalığı da doğru yorum yapma titizliğini ilke edinenler hissederler ve bu meleke zaman içinde tecrübeyle gelişir. Bilimsel makale yazmak, yorum yapmaktan çok daha kolaydır. Öyle bilinmez, fakat öyledir. Bazı şeyler yorucudur ama kolaydır; bazı şeyler de çok yorucu olmamakla beraber çok zordur.

Yorum, kaynağı itibariyle kişiseldir. Ne var ki yayınlanmak üzere yazıldığı zaman, toplumsal bir sorumluluk devreye girer. Özel sohbetlerde rahat yorumlar yapabiliriz; bunu dostlarınız, yakınlarınız dinleyecektir. Gelin görün ki insanlar TV programında bir yanılsama yaşıyor ve o konuşmaların yayınlandığını adeta unutup stüdyo grubunu bir arkadaş çevresi gibi görmeye başlıyor. Program yöneticisi, “Konuş canım, açık konuş.” dedikçe de daha bir rahatlıyorlar!

Bazen bu, röportajlarda da oluyor. İnsanlar, karşısında bir kişi var diye sere serpe konuşuyor. Yarın onları on binlerin, yüz binlerin okuyacağını, o iki kişilik samimiyet dekorunda bir zaman için unutuyor. Usta röportajcılar bu unutma işini özellikle kullanıyor. Kibarlığı ile, centilmenliği ve zerafeti ile muhatabını oraya doğru kaydırıyor ve bunu da bir meslek ustalığı olarak görüyor.

Ünlü bir Batılı yazarı mikrofon başına çağırmışlar, “Benim işim yazarlık. Kusura bakmayın ben konuşmam, konuşamam.” demiş. Bu çok rasyonel bir tutumdur. O, düşüncelerini “kalem” disipliniyle ifade etmeye alışmış. Mikrofon başında iken, özel sohbetlerindeki gibi konuşmaya başlaması riskini göze almaz. Mikrofon disiplinini de kazanmadan bunu yapmaz. Yazarken bile kendini zaptedemeyenlerin, özel hayatlarındaki dillerini doğrusu çok merak ediyorum.

Bir sürü lüzumsuz bilgi var, aktüel planda. Lüzumsuz, gereksiz, mahzurlu, abes… Ama ihtiyaç duyulan bilgiler eksik. Sanki bu eksiklik göze çarpmasın diye, ötekilerle insanları etkileyip şaşırtmak istiyor birileri. İnsana öyle geliyor.

Geçenlerde Zaman’da enfes bir makale yayınlandı. Prof. Nuri Yurdusev’in makalesi, “Türk Kimliği Nedir?” başlığını taşıyordu. Hem bilimseldi, hem de fikrî bir çerçeve zenginliğine sahipti. O yazının altına imzamı atarım… Türk Kimliği’nin etnik anlamı, tarihseldir; pratik, güncel, bireysel açıdan bugün çok anlamlı değildir. Hangimiz dedemizin dedesini biliyoruz? Ben dedemin babasını biliyorum; benim torunum da ancak o kadarını bilecektir. Hiçbirimizin Orta Asya’dan belgesi yok… Türk Kimliği’nin dini anlamı İslam’dır. Rumeli’de ihtida edene “Türk oğlu” denilirdi. Hıristiyan Arap vardır, Hıristiyan Türk yoktur. Burada dinî özelliğe bağlı olarak millî kimlik özelliği de ortaya çıkar. Millî özellik aynı zamanda siyasidir; millet olgusu siyasidir çünkü. Türk Kimliği’ni bir etnik bağlam içine hapsedip eşitlikler ve karşılıklar oluşturmak tarihle ve hakikatle alay etmektir. Türk de var, Laz da var, Çerkez de var, Kürt de var derken; bunu yaptığımızın farkında değiliz.

Bu çok karmaşık, muğlak, çapraşık bir mesele değildir. Biraz ihata ister, o kadar. Tabii biraz da iyi niyet, samimiyet gerekir. Olan şey asimilasyon değil, terkiptir (sentezdir); tarihin eseridir. “Ya entegrasyon ya asimilasyon” tarzındaki Batı ikilemi bizi ifade edemez. Asimilasyon kasıt taşır; böyle bir kasıt yok, gönüllü beraberlik var. Hem de bazı etnik özellikleri zevkle ve neşeyle koruyan bir beraberlik. Niçin Batılı, Müslüman olana “Türk oldu” diyordu? Biz mi azmettirdik?! Görünen oydu da ondan. Yaşayışımız öyleydi, yansıyan oydu. Bunun baskıyla, rolle, pozisyonla, empoze ile ilgisi yok; bunu tarih yaptı, ördü, dokudu.

Anlamak istemeyene kimse bir şey anlatamaz, görmek istemeyene kimse bir şey gösteremez, duymak istemeyene kimse bir şey duyuramaz.

Pascal’ın çok sevdiğim enfes bir sözü var. Diyor ki: “Siyaset gibi nefsaniyete açık olsaydı, biz matematikte de başarı sağlayamazdık.” Olay tastamam budur. ‘Sosyal bilimler aslen ideolojidir’ sözleri de bunun için söylenmiştir. İtiraza mecal bırakmayan şeyler söylüyorsun, birileri kabul etmiyor. Ret gerekçesi tamamen demagojik, iler tutar tarafı yok.

“Bilimsel durum” böyle olunca, olay bilgilerindeki kirliliği tasavvur etmek hiç zor değil. Gerçekten de bazı hâllerin ve olayların bilgisine sağlıklı biçimde sahip olamıyoruz.

Bazı konularda bilgi eksiğimizin var olduğunu düşünüyorum. Olayların değil de fikirlerin aktüalitesine yakın durmam, hem ihtiyatlılığın gereği hem de bilgi eksikliğinin tamamlanmasını mümkün kılan gelişmelerin ancak bu yolla gerçekleşebileceğine inanmış olmamın sonucu.

Zamanla anlaşılıyor ki “bu kadarı da olmaz” diye doğruluğunu kabullenemediğimiz bazı şaşırtıcı ihtimalleri bile ciddiye almak gerekiyor. Bir kısmında abartı olsa bile gerçeklik payı, o abartıyı silik bırakacak kadar önemli. “Keşke o abartı olmasa da istismar kapısı açık bırakılmasa” demekten de insan kendini alamıyor.

Demokratikleşme adımları atılmaya devam ettikçe, bunun fikrî niteliği aydınlandıkça, eksik bilgilerin hepsini tamamlayan gelişmelerin yaşanacağı muhakkaktır. Ama o noktaya gelene kadar itidalli olma dikkatlerini çok canlı tutmaya mecburuz.

Önümüzde referandum var. Bu geçidi başarıyla geçebilirsek, millet olarak en büyük sağduyu sınavlarından birini kazanmış olacağız. Ortalık önemli ölçüde aydınlanacak.

Biz normalliğin içeriğini unuttuk, normalleşmeyi onun için tam kavrayamıyoruz. Samimiyet, sevgi, utanma, mantık sahipliği, dürüstlük; normalliğin özellikleridir, şartlarıdır. Biz anormalliği, sadece çarpıcı garipliklerle sarsıldığımızda fark ediyoruz. Bu referanduma ‘evet’ denilmesi normalliğin, ‘hayır’ denilmesi anormalliğin tezahürü anlamına gelir. ‘Hayır’ denilirse bilgi, düşünce kirliliği ve yorum sefaleti devam edecek demektir.

Bir olayın, bir gelişmenin yorumunu yapmak yerine, onlarla da ilgisi olan soyut değerlendirmelere yönelmek daha uygundur. Olayların değil, fikrin aktüalitesine ağırlık vermek; gerekli bilgi ve vuzuh eksikliğinin giderilmesine de yardımcı olur. Belirsizliklere, müphemiyetlere ışık tutar. Sadece olaylar değil; kavramlarla, duygularla, ilkelerle, değerlerle ilgili konular var, düşünceler var. Fikrî aktüaliteyi gözeterek bunlar üzerinde durmak, demokrasinin ve demokratik gelişmenin niçin hayatî bir zaruret olduğunu izah eden; tam bir hakikatseverlik bilinciyle, edinilmiş tecrübelerden de yararlanarak itidali ve istikrarı savunan aydınlanmalar yapan yaklaşımlarda bulunmak bu millete olan borcumuzdur. Unutmayalım ki her demokratik gelişme adımı biraz daha aydınlık demektir.

Sisli, puslu, kirli havalardan, haberlerden, bilgilerden, yorumlardan, duygulardan bıktık usandık.

Vuzuhun, berraklığın temiz aydınlığına o kadar muhtacız ki. Ve bu referandum oraya gidişte önümüze çıkan engellerin çok önemli bir kısmını aşmamızı sağlayacaktır. Normalleşmeye ve temizlenmeye evet diyeceğimize inanıyor, başka bir ihtimali düşünmek istemiyorum. Aksi halde yorum yapamaz, bilgileri ve haberleri süzemez, durum tespitlerini başaramaz, önümüzü göremez hâle gelebiliriz.