|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Kırılma Noktası 26 Temmuz 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ali Bayramoğlu
a.bayramoglu@aksiyon.com.tr

Türkiye’nin yükselişi: Gücümüz tarzımızdan geliyor…

Değişiyoruz, ama nasıl, hangi araçlarla, hangi yöntemle? Askerî cumhuriyetten sivil cumhuriyete, otoriter düzenden demokratik düzene geçiş sözünü ettiğimiz. Bu geçişi ilk yaşayan biz değiliz. Ama bu kadar farklı ve kendiliğinden bir yol izleyerek yaşayan tek örneğiz.

2006 güzünden bu yana, Aksiyon Dergisi’nde yazmaya başladığımdan beri, gerek bu köşenin, gerek Türkiye’nin değişmez gündem maddesi değişim oldu.

2000’li yıllar öncesinde herkesi, fikirleri, kalemleri kuşatan kriz teması, yerini umutlu bir yol alışa, bunun öyküsüne bıraktı.

Bu öykü, şüphe yok, karşımıza bir süreklilik içinde çıkar. Türkiye ve dünya dinamiklerinin üst üste oturmasıyla anlam kazanır. Özal dönemi, 28 Şubat ve 2002 seçimleriyle hızlanan AB macerası, birbirini üreten dönem ve gelişmeler olmuştur.

Bununla birlikte ekonomik ve politik kriz ikliminden yakamızı kurtarmamız, krize ancak değişim hamlelerinin oluşturduğu sarsıntı ve direnç girişimleriyle rastlar hâle gelmemiz, son 10 yılın, 2000’li yılların hadisesidir.

Bu 10 yılı nasıl tarif etmek gerekir?

Tarihçiler, ileride nasıl bakacaklar 2000 ile 2010 arasına?

Toplumsal ve siyasal hayat son derece karmaşıktır; algı, kişiye, kesime ve topluluğa göre değişir. Dolayısıyla sosyal arenada olup biten hakkındaki tarifler son derece çeşitli ve subjektiftir.

Biz her zaman vurguladığımız yönün altını çizelim.

Türkiye, 1923’te Osmanlı’dan önemli bir miras devraldı. Bu miras; devlet, siyaset, toplum hayatının her kertesine yerleşmiş askerî bir gelenekti. Ülke, bu mirasla askerî imparatorluktan askerî bir cumhuriyete geçti.

1923 sonrası ne yaşarsak yaşayalım, ana şemsiye, ana belirleyen, her zaman bu gelenek ya da diğer ifadeyle asker sorunu olmuştur. 87 yıllık cumhuriyet hayatında Türkiye, 3’ü doğrudan 5 askeri müdahale yaşadı. Ülkenin siyasi hayatının üçte biri sıkıyönetimler altında geçti. Normal dönemlerde asker ana karar verici ve denetleyici olmayı sürdürdü.

Geçtiğimiz 10 yıl Türkiye’nin işte bu gelenekten kurtulma çabası olarak özetlenebilir.

Sadece askerî gelenekten değil, bu geleneğin, yani askerî cumhuriyetin otoriter ve merkeziyetçi tortularından kurtulma çabası…

Ekonomik alanda, 1999 ve 2001 krizlerini takiben popülist ve içe kapalı bir komuta ekonomisinden sıyrılma hamlelerine ve bunun ciddi ve olumlu sonuçlarına tanık olduk ve olmaya devam ediyoruz… Dolar ve Avro karşısında ilk kez bu kadar güçlü ve kendisine güvenli Türk Lirası gerçeğini yaşıyoruz…

Toplumsal alanda ise sivil değerlerin gitgide farklı toplumsal kesimlerin ortak değeri haline geldiğini, cemaatçi ve faydacı bir varoluşun yerini adım adım ortak fayda etrafında oluşan ilke ve siyaset ilişkisine bıraktığını görüyoruz…

Siyasi alanda devlet-siyaset ayrımının kaybolmaya başladığı, meşru siyasi iradenin öne çıktığı bir yapıya ilerliyoruz. Özetle, askeri vesayet düzeni ve uzantılarından kurtulma politikalarının belirleyici olduğu bir dönemi soluyoruz…

Tüm bu gelişmelerde ve tüm bu sahalarda taşıyıcı unsur, tek kelimeyle demokratikleşmedir. Siyasette, devlette, tüketimde, rekabette, toplumsal algıda demokratikleşme…

Demokratikleşme, kaçınılmaz bir başka unsuru daha devreye sokar: Eşitlik, özgürlük, sivillik… Bizde bu unsurlar devreye girmiştir.

Diyeceksiniz ki ülke bu kadar güllük gülistanlık mı?

Bir açıdan öyle…

Ama açıktır ki bu yol kolay alınan bir yol değil, meşakkatli bir yol. Yol üzerinde engeller, krizler, dirençler, hız kesmeler kaçınılmaz olarak yaşanıyor. Yorumlarınızı sadece gündelik gelişmelere hapsederseniz, kendinizi sadece gündelik gelişmelerle sınırlarsanız, karşınıza çıkan tablo kaçınılmaz olarak daha sıkıntılı, hatta zaman zaman daha umutsuz olabilir…

Ama madalyonun gerçek yüzü bu değildir, böyle değildir…

Bu sonuca gündelik gelişmeler içinde bakarak dahi ulaşmak mümkündür.

Soru şudur: Değişiyoruz, ama nasıl, hangi araçlarla, hangi yöntemle?

Askeri cumhuriyetten sivil cumhuriyete, otoriter düzenden demokratik düzene geçiş sözünü ettiğimiz.

Anlamak için karşılaştırmada fayda var.

Bu geçişi ilk kez yaşayan biz değiliz. Ama bu kadar farklı ve kendiliğinden bir yol izleyerek yaşayan tek örneğiz.

Kapalı düzenden açık düzene, otoriter yapıdan demokratik alana geçişe ilişkin birçok benzer örnek temel olarak “kopuş”a dayanmıştır. Şöyle söyleyelim:

Kopuş; savaş, cuntaların sert hareketlerle yıkılması, ekonomik iflas ve toplumsal ayaklanmalar gibi unsurlarla bir rejim değişikliğidir. Bizim meselemiz de askerî vesayet düzenlerinin yıkılmasıdır.

Örnek pek çok: Arjantin cuntasını Falkland Savaşı, Yunan cuntasını Kıbrıs Harekâtı devirmiştir. Portekiz ve İspanya, benzer ekonomik kopuş örnekleri yaşamışlardır. Doğu Avrupa ülkelerinde kopuş sert olmuştur: Romanya, Rusya ve Polonya, bilinen yakın örneklerdir.

Türkiye’de ise demokratik oyun ve düzen devam etmekte, sert kopuş yaşanmak yerine tam bir süreklilik hâli gözlenmektedir. Böyle örnekler pek azdır, Türkiye tarzı ise tektir.

Türkiye tarzı değişimler, kurum ve kurallar çerçevesinde meydana gelirler. Ve bunları değiştirmeyi ya da korumayı hedefleyen çatışmalara ve kutuplaşmalara yol açarlar.

Bizim gibi durumlarda en önemli mesele kurumlaşma ya da kurumlar meselesidir.

Kopuş olan değişim modellerinde kurucu iktidarlar oluşur, her şeyi baştan kurar, eskiyi rafa kaldırırlar.

Biz ise bu işi mevcut yapıların içinden, mevcut aktörlerle ve onların üreteceği iç değişimle gerçekleştirmeye çalışıyoruz.

Türkiye bu zor işle uğraşıyor...

İki açıdan zordur.

Zordur, zira ciddi ve uzun süreli çatışmalar üretirler, kutuplaşmalara yol açarlar.

Zordur, zira faydayı ve egemenleri merkeze alan eski kurallar yerine, kişiyi ve ilkeyi dikkate alan yeni kuralların ve kurumların inşası önemlidir.

Gündelik gelişmeler içinden bakıldığında elbet ilk göze çarpan çatışmalar, kutuplaşmalar, dirençler, inişler ve çıkışlardır. Ama aynı gündeliğe farklı bir şekilde baktığınız zaman görürsünüz ki ihtiyacımız olan iç değişimi sanıldığından daha hızlı üretiyoruz.

İslami kesimin yaşadığı değişim dalgası, solda ortaya çıkan zihniyet yarılması, laik kesimin maruz kaldığı nispi demokratikleşme eğilimi bu duruma örnektir…

Silahlı Kuvvetler’in durumu da buna örnektir.

Asker hem değişim sürecine direnmiş hem de, çeşitli kereler bu süreci kesintiye uğratmaya çalışmıştır. Bununla birlikte değişim öznesi kadar nesnesi de olmuş, değişimi taşımak zorunda kalmıştır. Taşıyıcılık bir iç değişim dalgasının harekete geçmesidir.

Anayasa Mahkemesi’nin verdiği son kararın da bu açıdan önemli bir aşama olarak değerlendirilmesi gerekir. Referanduma imkân veren son karar, mahkemenin kendisini değişime uyarlama çabasıdır. 

Yolumuz ve ilerleyişimiz kuvvetlidir...