|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Kalem İşleri 26 Temmuz 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ahmet Turan Alkan
a.alkan@aksiyon.com.tr

Son Yeniçeri ayaklanmasının kısa hikâyesi

Mehmet Ali Beyhan’ın “Saray Günlüğü” (1802-1808) adlı eserinden özetleyerek aktardığım kanlı olaylar zinciri, ne günlerden ve raddelerden geçerek demokratik kurumlara eriştiğimizi hatırlatmalı kanaatimce.

3.Selim’in “İstemezükçü” isyankâr takımınca hal’edilip yerine önce IV. Mustafa’nın ve ardından II. Mahmud’un geçmesi esnasında İstanbul, bir daha asla yaşanması temenni edilmeyecek korkunç bir iç çatışma ve kıtale sahne olmuştu. Klasik mânâdaki Yeniçeri isyanlarından sonuncusu sayılmak lazım gelen bu karmaşa günlerini ana hatlarıyla bir kere daha hatırlayalım. Hatırlayalım ki iktidar denklemini halkoylamasıyla çözdüğümüz bugünkü demokratik usullerin kıymeti anlaşılabilsin.

ÇARESİZ BİR PADİŞAH

Şehzade Mahmud, amcası III. Selim’in isyancılar tarafından katlini takiben yine bir grup yeniçerinin talebi üzerine 28 Temmuz 1808 Perşembe günü tahta çıktı. İsyanı bastırmak üzere Rumeli’nden İstanbul’a yürüyen Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşa’yı, “Ahali sadrazam olmamı istiyor, emir sizindir” talebi üzerine Sadârete tayin etti. Ertesi gün III. Selim’in cenaze namazı kılındı ve defnedildi. Cumartesi ve pazar günleri, maktul padişahın katlinden birinci derecede sorumlu olanlar yakalanıp idam edildiler ama bu, payitahtta II. Mahmud’un hükümran olduğu manasına gelmiyordu, zira yeni Nizamiye ordusundan memnun kalmayan Yeniçeriler, çevre garnizonlarda barınan az sayıdaki Nizamiye askerine rağmen İstanbul’daki en güçlü askerî birlikti. Osmanlı an’anesine aykırı biçimde kendi askeriyle İstanbul’a gelen Alemdar’ın sadareti bu açıdan ilginç bir anlam taşıyordu.

29 Eylül’de, Sened-i İttifak diye bilinen belge hazırlandı; II. Mahmud’un imza koymadığı bu belge, taşra ayanlarının merkezi iktidarda hissedar olmasına yönelik bir düzenlemeydi.

16 Kasım’da, kendini sadarette ve başkentte iyice emniyette hissetmeye başlayan Alemdar’ın konağı, Nizamiye karşıtı yeniçeriler tarafından basıldı. Alemdar öldürüldü ama bu esnada II. Mahmud’un kendi sadrâzamına destek olmak için harekete geçmediği dikkat çekiyor. Alemdar’dan sonra isyancılar Sadâret kethüdasını da konağında kuşatarak parçaladılar. Olaylar tırmanırken Üsküdar’da bulunan Nizamiye garnizonundaki sekbanlar mavnalara bindirilerek olaylara müdahale etmek üzere Topkapı Sarayı sahilindeki Balıkhane’ye getirildiler ve saraya alınarak savunma hizmeti için görevlendirildiler.

Ertesi günü yeniçeriler, “Bizim derdimiz Alemdar ileydi; padişah cürmümüzü affetsin” diye aracı göndererek af dilediyse de sarayı savunan komutanlar, “Cezaları ölümdür” diye cevap vererek Enderun mensuplarını silahlandırdılar. Akşama doğru sekbanlardan 600 kadar asker saraydan çıkarak rastladıkları yeniçerileri öldürüp yeniden saraya döndüler. Bunun üzerine yeniçeriler, “Bunlar İstanbul ahalisinin ırzını pâymâl edip evlerini yakacaklar” diye karşı propagandaya giriştiler. Ertesi gün hâlâ Şimşirlik denilen saray bölmesinde hapis tutulan bir önceki padişah IV. Mustafa’nın ölüm haberi duyuldu; böylece isyancıların II. Mahmud’u tahtından indirip yerine bir kere daha IV. Mustafa’yı geçirme hesapları boşa çıkarılmış oluyordu.

Çarşamba günü yeniçeriler, sarayın “Cebehane”sine saldırı düzenledilerse de hayli telefat vererek püskürtüldü. Bu esnada Yedikule Arnavutlarından 7 bin civarında isyancı asker yeniçerileri yardıma yetişti. Sarayda ise padişahı 3 bine yakın asker savunmaktaydı. Sarayın önünde Atmeydanı civarında savunma muharebesi veren padişaha bağlı birlikler geri çekilmeye başladılar. Ayasofya önünde kanlı çatışmalar cereyan etti. Neticede saray birlikleri sur-ı hakâni, yani Topkapı Sarayı’nın çevresindeki surlara kapanarak savunma durumuna geçtiler. İsyancılar saray kapısını top atışına tuttular, kapı dayandı, bunun üzerine topun namlusunu havaya dikerek  humbara gibi (obüs) saray bahçesine gülle attılar. Sarayın Sarayburnu civarını koruyan sekban askerlerinden bir kısmı, Ayasofya tarafına, Bâb-ı Hümayun’a nakledildi, yeni bir huruç harekâtı yapıldı. Bu sırada Ayasofya minarelerine çıkarak saraya tüfek atan yeniçerileri sindirmek maksadıyla saray içinden minarelere top atıldı; üç gülle minareye isabet etti ve yeniçeriler kaçıştılar.

Aynı gün üç kere sarayı savunan askerlerle dışarıdaki yeniçeriler arasında çatışma oldu fakat savunmacılara dışarıdan yardım gelmeyeceği anlaşılınca tamamen sur içine kapanıldı. Sarayın Ahırkapı tarafında zaafiyet olduğu anlaşılınca isyancılar, saray kapıcısını ikna ederek kapıyı açtırıp saray avlusuna girdilerse de durum erken fark edilince hayli kayıp vererek püskürtüldü.

Sarayda durum bu haldeyken donanmaya haber gönderilerek gemilerden Ağakapısı (Şehzadebaşı, Süleymaniye bölgesi) civarına top atışına başlandı. Evleri yıkılan ahali, isyancı yeniçerilere baskı yapmaya başlayınca yeniçeriler, saraya elçi gönderip “El aman” dileyip, “Bundan sonra şapka giy deseniz bile itaat ederiz” diye pişmanlık getirdiler. II. Mahmut top atışlarının durmasını emretti, atışlar durdu fakat isyancılar durumu lehlerine çevirip, donanma birliklerine sızarak etkisiz hâle getirdiler ve Humbarahane’yi basıp sorumlusunu öldürdüler; Tersane işgal edildi.

Bu esnada II. Mahmud saray içinde sünnet odası denilen yerde vaktini namazla geçiriyordu. Yapabileceği hemen hiçbir şey yoktu.

Perşembe günü isyancılar Tophaneyi de işgal ettikten sonra mavnalarla Üsküdar’a geçerek bu garnizondaki Nizamiye askerine saldırdılar ve içindekileri katledip kışlayı yaktılar. Donanmaya kumanda eden askerî erkân bu durumu görünce birer bahane ile sarayı terk ederek birer küçük gemi ile Çatalca taraflarına geçip Rumeli’ne doğru kaçtılar.

Sekban askerinden 400 kadarı hâlâ Levend çiftliğinde bulunmaktaydı. 2 bin civarında yeniçerinin Levent çiftliğine saldırması hezimetle sonuçlandıysa da o gece Sekban askerleri propaganda ile aldatılarak mevzilerinden çıkmaya ve başlarının çaresine bakmaya ikna edildiler ve Istıranca üzerinden Rumeli’ne doğru firar ettiler.

II. Mahmud artık direnmenin manasız olduğunu anlamış olacak ki yeniçerilerle anlaşmaya vardı; içerdeki savunmacı birlikler ise anlaşma gereği dışarı çıkarılırken yeniçeriler tarafından “koyun boğazlar gibi “katledildi. Cuma selamlığına çıkması için isyancılardan saray avlusunu terketmeleri istendiğinde buna razı olmamışlar ve padişah çıktıktan sonra saraya girmek arzusu göstermişlerdi. Nice minnet ve rica ile isyancılar saraydan çıkarılınca padişah Zeynep Sultan Camii’ne cuma selamlığı için gidebilmiş fakat o ana kadar isyancılar yakaladıkları sekbanları katle devam etmişlerdi. Bunun üzerine II. Mahmud yeniçeri ağasına cami avlusunda, “beni istemezseniz şimdi zehirli şerbet içerim, siz de canınız kimi isterse padişah edin” diye yakınacak raddelere gelmişti.

Cumadan dönüşte IV. Mustafa’nın cenaze namazı kılındı ve defnedildi.

Yeniçeri isyanlarından sonuncusu böyle sona erdi. Yeni tarz ordu düzenlemesi kaldırıldı; sekbanlardan haylicesi katledildi, artanı dağıtıldı. II. Mahmut, 1808’de gözleri önünde cereyan eden bu akılalmaz boğazlaşmanın hesabını, neredeyse yirmi sene içinde sakladı. Yeniçeri ocağı 1826 tarihinde yine kanlı bir imha hareketi ile ortadan kaldırıldı.

İBRET FASLI

Osmanlı yönetiminde iktidar denkleminin içyüzünü olduğu gibi aksettiren bu hadiseyi her okuduğumda insanın kanı donacak gibi oluyor adeta. Mehmet Ali Beyhan’ın “Saray Günlüğü” (1802-1808) adlı eserinden özetleyerek aktardığım bu kanlı olaylar zinciri, ne günlerden ve raddelerden geçerek demokratik kurumlara eriştiğimizi hatırlatmalı kanaatimce.