|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Mavi Rüya 05 Temmuz 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Melda Bekcan
m.bekcan@aksiyon.com.tr

Artık yaşayan bir ceset gibi araba kullanıyorum…

Arabayı servise götürdüğümde karşıma çıkan

yetkili ‘Ben 13 yıldır bu işin içindeyim, böyle kaza görmedim!’ diye hayret etti.

Düşündüm de topu topu bir hafta önce bilgisayarın başına oturmuşum, son Mavi Rüya’yı yazmak için.

Gelin görün ki aradan haftalar, aylar geçmiş gibi geliyor!

Geçen birkaç güne o kadar çok şey sıkıştırdım ki beynim sanki tonlarca yük taşıyor.

Ama sadece zihnim değil, bedenim de yorgun.

Hani hızlı yazı yazanlar için ‘parmakları âdeta dans ediyor’ derler ya!

Nerdee?

Yazı yazarken ellerim klavyenin üzerinde aksaya aksaya dolaşıyor; ayaklarıma kara sular inmiş,  her biri ‘Artık adım dahi atamam!’ diye feryat ediyor.

Anlayacağınız hiç de sıradan bir hafta geçirmedim.

Hatta sıra dışı sayılabilecek gelişmeler yaşadığımı söyleyebilirim.

Neyse lafı daha fazla uzatmadan anlatayım…

Her yıl olduğu gibi bu yıl da ‘geleneksel trafik kazası günleri’ nedeniyle oradan oraya koşturdum, durdum.

Yalnız bu seferki deneyimlerimi diğerleriyle aynı kategoriye koymuyorum; nitekim arabayı servise götürdüğümde karşıma çıkan yetkili bile, ‘Ben 13 yıldır bu işin içindeyim, böyle kaza  görmedim!’ diye hayret etti.

Zaten ben de kazadan sonra günler boyunca kendime gelemedim, üstüne üstlük arabamın servisten çıkmasından birkaç gün geçmesine rağmen bugüne kadar kapısının koluna dokunmaya bile yeltenemedim.

Kararım kesin; artık normal hayata geri dönebilmek için, yaşadığım travmayı unutmaya çalışacağım.

Ama son defaya mahsus olmak üzere olan biteni sizlerle paylaşacağım…

Sabahın erken saatleriydi.

Daha önce defalarca park ettiğim yolun kenarında arabamı durdurduktan sonra vitesi park konumuna getirdim ve her zaman olduğu gibi el frenini çekerek kahvaltılık bir şeyler almak üzere koştura koştura yolun karşı tarafına geçtim.

Zil çalan karnımın eşliğinde, poğaça, böreklerin albenisine kapılmış ‘Bir tane şundan, bir tane de bundan’ diye pastane sahibini sipariş yağmuruna tutarken, ansızın bir çarpma sesi geldi, caddenin bulunduğu bölgeden.

Gayr-i ihtiyari olarak sesin geldiği tarafa yönelmemle birlikte ne göreyim; benim arabam park ettiğim yerden kayarak yolun ortasına kadar gelmiş, arkasında da peş peşe arabalar sıralanıyor.

O an dondum kaldım!

Gözlerim, karşımda duran manzarayı beynime aktarıyor, olan bitenin farkına varıyorum ama sadece bakıyorum, yerimden kımıldayamıyorum.

Hani ‘kal’ geldi falan derler ya, herhâlde öyle bir şey yaşıyorum. 

Pastanenin sahibiyle aynı istikamete doğru bakarken ona dönüp son derece sakin bir ses tonuyla ‘Biliyor musunuz; bu benim arabam’ diyerek her şeyi orada bırakıp sükunet içinde olay yerine doğru ilerliyorum.

Bu arada trafik darmadağın!

Arabanın yanına geldiğimde, birbirine girmiş olan araçların sahipleri, aralarındaki konuşmayı kesip ‘Araç sizin mi hanımefendi?’ diye soruyorlar.

Sadece kafamı salladığımı hatırlıyorum.

Yanıma gelip beni süzdükten sonra ‘Üzülmeyin hanımefendi, olacağı varmış, çok şükür kimsenin canına zarar gelmedi!’ diyorlar.

Garip! Sanki oynadığım filmlerden bir sahneyi tekrar çekiyorum.

İçimden ‘Ne kadar iyi insanlar’ diye geçiriyorum ama yine de onlara tepki veremiyorum.

Aradan biraz zaman geçiyor, polis memuru geliyor, arabalar kenara çekiliyor, tutanak tutuluyor, bende hâlâ tık yok; sanki başka bir dalga boyunda yaşıyorum.

Gerekli işlemleri hallettikten sonra servisi arayıp kazadan bahsediyorum ve randevu talep ediyorum.

Arabaya biniyorum binmesine ama elim ayağım birbirine dolanıyor, on dakikalık mesafeye saatler sonra ulaşıyorum. Yine de her şey çözümlenmiyor.

Yaşadıklarımın tesirinden günler boyunca kurtulamıyorum, aklımda hep ‘Ya birisinin canına zarar verseydim!’ sorusu dolanıyor.

Geçen süre zarfında toplu taşıtlardan başka hiçbir arabaya binemiyorum, uzun mesafeleri dahi yürüyerek katediyorum.

Nihayet bu sabah arabayı kullanmaya cesaret ediyorum ama eskisi gibi müzik dinlemek falan yok, bildiğiniz ceset gibiyim.

Haa bir de yeni tik sahibi oldum; arabayı park edip uzaklaştıktan sonra dönüp dönüp ardıma bakıyorum ve yerinde olduğunu görünce, derin bir ‘Oh!’ çekiyorum.

‘Cana geleceğine mala gelsin’ derler ya yine de hâlime şükrediyorum, inşallah haftaya bomba gibi bir yazıyla karşınıza çıkıyorum!