|  
  |  
  |  
  |  
  |  
 
Ana Sayfa
  |  
Kara Kutu
  |  
Dosyalar
  |  
Ekonomi
  |  
Kültür Sanat
  |  
Teknoloji
  |  
Diraksiyon
  |  
Hayat Bilgisi
  |  
 
Kırılma Noktası 05 Temmuz 2010, Pazartesi 0 0 0 0
Ali Bayramoğlu
a.bayramoglu@aksiyon.com.tr

Kürt meselesi ve bir arpa boyu yol…

Kürt siyasi alanında, siyaset içinde iktidar kavgalarının, ilkesizliği tahrik ettiği, düşüncenin içini boşalttığı, daha da öte ilkeler, düşünceler üzerine bu denli tahakküm kurduğu bir dönemden geçiyoruz. Bugün ülkenin kendi sorununu tartışması dahi meşru sayılmıyor.

Kürt meselesinde gelinen nokta insanın canını acıtıyor. Alınan önemli bir yol var, azımsamıyoruz, bunu sıkça belirtiriz, belirtiyoruz.

Bu demokrasi, insan hakları, sorunun tabiileşmesi açısından, toplumsal algının farklılaşması açısından önemli, her şeyden önce…

Bununla birlikte başka bir açıdan sonuca baktığınız zaman, değişmeyen bir yön var. Yiten canlar, şehitler, çocuklarını askerlik yapmaya göndermiş insanların onların ölümlerine tanıklık etmesi…

Diğer ifadeyle şiddetin, silahın hâlâ bu sorunda en önde koşan; en belirleyici unsur olmaya devam etmesi…

2005’te “devlet gerekirse özür diler” diyen başbakandan demokratik açılıma, demokratik açılımdan 1300 kişinin tutuklanmasıyla sonuçlanan KCK operasyonlarına ve bugün gelinen acı noktaya bakıldığında belli bir açıdan gelinen sonuç gerçekten hüzün vericidir?

Bu neden böyle?

Soruya konjonktürel ve siyasal pek çok yanıt verilebilir.

Örneğin son gelinen noktada AK Parti hükümetinin demokratik açılımı iyi yönetemediği, Kürtleri dikkate almadan çözüm fikri geliştirdiği, bu yaklaşımın PKK’yı tasfiye paniğine ve direnmeye ittiği söylenebilir.

Siyasi iktidarın demokratik açılım sonrası aldığı kimi asayiş tedbirleriyle, Kürt sorununu sivil alanda siyaseten temsil etmeye çalışan kişileri tutuklayarak siyasi alanı daralttığı da söylenebilir.

PKK’nın örgüt varlığını Kürt sorununun önüne alan politikalarını sadece silah ve ölüm üzerinden yürütebildiği gerçeğini unutmamak gerekir. Silahlar sıkıldığında biliriz ki PKK bu açıdan zora düşmüştür denilebilir.

İşin bir de başka yüzü, yapısal yönü var…

Nasıl?

Türkiye uzun yıllardır derin bir girdaba kapılmışçasına keskin politik tartışmaların içinde kavrulup gider. Kendisiyle, kendi farklılıklarıyla, kendi tarihiyle tanışmayan, barışmayan bir toplumsal dokunun dışa yansımasıdır aslında bu girdap.

Kendisiyle kavga eden, kendisine ait kültürel, tarihî, dinî her unsuru güne yönelik siyasi işlevlerle faydacı bir şekilde tanımlayan, böyle yaptıkça o unsurlarla ya da o unsurlar etrafında çatışma yaşayan ve çatışmayı siyaset olarak tanımlayan bir dokudur bu.

Bu dokunun milliyetçiliği de, solculuğu da, İslamcılığı da, liberalliği de kendisine has olmuştur.

Malum çatışmadan, dipsiz bütünleşme krizinden, aşırı siyasallaşmadan ve faydacılıktan beslenir.

Türkiye’nin temel sorunlarından biri kendi kültürü, tarihi, en önemlisi toplumsal farlılıkları ve dinamikleriyle yüzleşme sorunudur.

Bir ülkenin, bir kültürün kendisiyle konuşmasının, kendisiyle yüzleşmesinin kimi ön koşulları vardır.

İlk ön koşul siyasi ve entelektüel açıdan üzerindeki “kavrukluğu” bir kenara atabilmesi, özellikle düşünceyi, düşünce faaliyetini sorgulamayı ve korkmadan sonuna kadar gitmeyi, faydacı tutum karşıtlığı ya da ilkesel duruşun öncüsü haline getirebilmesidir.

Şöyle bir soralım örneğin, Kürt meselesi karşısında düşünsel dünyamız, fikir dünyamız nerede duruyor?

Kabul etmek gerekir ki, Kürt sorunu denince yasaklanmak, kısıtlanmak bir yana, düşüncenin kendi dinamiğiyle sindiği, silindiği bir evreden geçiyor Türkiye.

Kürt siyasi alanında, siyaset içinde iktidar kavgalarının, ilkesizliği tahrik ettiği, düşüncenin içini boşalttığı, daha da öte ilkeler, düşünceler üzerine bu denli tahakküm kurduğu bir dönemden geçiyoruz.

Bugün ülkenin kendi sorununu tartışması dahi meşru sayılmıyor.

Düşünce insanları dahi ideolojik faydayı esas almaya itiliyor.

Ne var ki, özgür düşünce ve fikir üretimi, bir toplumun can damarıdır.

Demokrasinin anlamı da burada gizlidir.

Tartışmanın temel işlevi “ötekini” dinlemek ve anlamaksa; anlamak farklı görüşler arasında etkileşime yol açıyorsa; etkileşim de zengin ve yaratıcı bir kimlik üretiyorsa...

Bu, eşitlikçi, özgürlükçü ilke ve kuralların kendiliğinden oluşumu ve onun etrafında şekillenen bir toplumsal mutabakat demektir, demokrat bir zihniyet demektir...

Demokrasiden beslenen ve demokrasiyi besleyen de işte bu mutabakat ve zihniyettir...

İş kelimelere dökülünce basit görünür.

Ama pek de öyle değildir.

Bu mutabakatın olmadığı, bu zihniyetin yerleşmediği diyarlarda, demokrasi yalnızca kendi çıkarlarımız adına kullanacağımız bir silaha dönüşür çünkü. Demokratlık, bir siyasi mücadele aracı haline, çıkar savunmak için edinilmiş geçici bir kimlik haline geliverir.

Türkiye ne yazık ki bazı açılardan bu diyarlardan birisi...

Oysa demokrasi ve demokratlık, bizde olanın tersine, her şeyden önce kendini sorgulama ve mutlak kılmama çabasıdır. Ve bu çabanın ötekilerin, bizden farklı olanların varlığıyla, talepleriyle ilişki içinde olmasıdır.

Bu tanım siyasetçiden vatandaşa herkes için geçerlidir...

Mesele bu tanımı değiştirebilmek ve bunu zorlayabilmektir...

Girdaptan başka çıkış yolu yok...

Kürt meselesi de bu açıdan bir taşıyıcıdır...

 

Kişisel duruş

 

Tartışmadan söz ediyoruz. Tartışmayı engelleyen kimi meseleler var, bunlar sözünü ettik, bir tür zihniyet unsurlarıdır. Zihniyet meseleleri yasaklar kadar takıntılara işaret eder…

Örneğin Kürt meselesinde tartışabilmek için kaçınılması gereken takıntılar nelerdir?

Kişisel olarak altını çizdiğimiz ve sık çizmek istediğimiz uzak durulması gereken beş nokta var.

Şöyle:

1.  Kürt sorununda son yaşanan tüm tıkanıklıkların faturasını, Kürt politikasını koltuğunun altına alarak, sadece siyasi iktidarların yetersiz ve eksik politikalarına bağlamak...

2.  İkincisi mağduriyetçi tutuma dayanan, “Kürt sorununu hâkim Kürt politikasına ya da örgüt tutumuna kilitleyerek karşımıza çıkan pozisyon refleksi...

3.  Üçüncüsü, PKK’nın sosyolojik yönünün diğer yönlerini, özellikle politik ve şiddet yönünü adeta örtüp doğruladığı bir yol tutturarak şiddet-siyaset-hukuk arasındaki sınırların belirsizleşmesini meşrulaştırmak…

4.  Dördüncüsü mağduriyetçilikten güç alan, zımni bir şekilde yapılan, satır aralarına ve analizlere sızan haklı-haksız, zorunlu-keyfî, meşru-gayrimeşru, doğru-yanlış milliyetçilik ya da kimlik tanımları, hukuk okşamaları, şiddet analizleri kuvvetli bir şekilde faydacılığın altını çizmektedir.

5.  Siyasanın toplum karşısında, hedef ya da ütopyanın ilke karşısında hâkimiyeti öne çıkmaktadır.

Bunlar tartışmanın önündeki engellerin kaldırılmasını ifade eden kaçınılmazlardır.

Tavsiye olunur…